Rapor doğruyu söylüyor

10 Kasım 2010

Avrupa Birliği’nin ilerleme raporu doğruyu söylüyor, Türkiye temel özgürlükler, ifade ve basın özgürlüğü alanında tam bir mehter yürüyüşü halinde. İleriye doğru atılan adımlar ya başka bir adım dolayısıyla ya da o ileri adımı uygulamaya niyeti olmayan zihniyet tarafından bozuluyor.Bu zihniyet bir siyasete münhasır da değil. Devletin yapısı bu zihniyetin ağır etkisi altında, yargı aynı zihniyetten kurtulamıyor, en tepedeki siyasiler de, kendisine muhafazakâr-demokrat diyenler de, kendisine sosyal-demokrat diyenler de aynı zihniyetin elinde.***En basit örnek “karikatür”e bakıştır.Başbakan Erdoğan, hoşuna gitmeyen bütün karikatürlere dava açtı. Dava açmasını eleştirenler de, CHP’nin Genel Başkanı’yla ilgili bir karikatürü beğenmediklerinde bağırmaya başladılar. Beklenirdi ki taraflar önce birbirlerine baksın sonra kendisine baksın ve durumu görsün.Hayır, öyle olmuyor ve Başbakan çıkıp “benim için neler çizdiler, hayvan olarak çizdiler o zaman bunlar ağızlarını açmadılar” diyor. Kısaca “müstahaksınız” diyor.***“Bana yapılınca olmaz, başkasına yapılırsa olur” zihniyetinin ifade ve basın özgürlüğünün “sınırlı” olduğunu söylemesinde de şaşılacak bir şey yok.Evet, bir sınır vardır, o sınır da hakaret, aşağılama, özellikle ırkçı ayrımcı aşağılama, suça teşvikten oluşan sınırdır.Bunun somut olarak ne anlama geldiğini görebilmek için özgürlüklerin güvence altında olduğu ülkelerde çizilen karikatürlere, basınla ve fikir açıklamakla ilgili davalara bakmak yeterlidir. Başbakan da genel başkanlarının dansöz kıyafetine öfkelenen CHP’liler de herhangi bir demokratik ülkeden siyasilerle ilgili karikatürler getirtip baksınlar, ağızları açık kalır.***Erdoğan dün başka bir konuda “Bu başbakan size bir şey söylüyorsa orada bir oturun, düşünün” diye bir cümle sarf etmiş. Öneri: Avrupa Birliği raporunun ifade ve basın özgürlükleriyle ilgili bölümünü tam olarak okusun, hatta ilgili kadrosuna da okutsun; dahası, bu konuda içeride yazılmış yazıları da okusun ve okutsun, ondan sonra “burada bir durup düşünelim” desin.

Devamını Oku

CHP’nin suları

9 Kasım 2010

Duruldu mu? Durulmadı mı? Durulacak mı? Durulabilir mi?.. CHP’nin sularıyla ilgili sorular, beklenti ve niyetler hiçbir dönemde eksik olmadı.1965’te İnönü “ortanın solu” dedi sular karıştı. 1972’de Ecevit İnönü’yü devirdi, sular karıştı. Ecevit Erbakan ile koalisyon yaptı, sular yine karıştı. 12 Eylül’den sonra Ecevit CHP’yi terk etti. CHP’lilerin bir bölümü Halkçı Parti ile bir bölümü SODEP ile siyaseti yine o karışık sularda yapmaya çalıştı. Sonra SHP tırmanırken Baykal CHP’yi kurarak tekrar suları bulandırdı.***CHP’nin suları hep karışıktır, hep bulanıktır. Baykal’ı alkışlarken gözleri dolanların genel başkanlarına bir günde sırt çevirmeleri de suların hep karışık olmasındandır.Bu kez suların çabuk durulmasını, CHP’nin seçime güçlü bir şekilde hazırlanmasını isteyenler bu beklentilerini haklı olarak dile getiriyor.Buna karşılık, eski genel sekreter Önder Sav içeriği tam belli olmasa da partinin “kırmızı çizgileri olduğunu ve o çizgilerin aşılmasına izin vermeyeceklerini” açıkladı. “Kırmızı çizgiler” arasında “türban” meselesinin olduğunu seziliyor. Yine açıkça söylenmese de “Kürt açılımı” ya da “demokratik açılım” konusundaki CHP’nin muhafazakâr çizgisinin de “kırmızı çizgiler”in arasında olduğu tahmin ediliyor.Nitekim Kılıçdaroğlu dün Meclis grup toplantısı konuşmasında “küçük” bir açılım yaparak, Erdal İnönü dolayısıyla SHP’nin, yazıldığı dönem için oldukça ileri demokratik öneriler getiren “Kürt Raporu”na değindi. Sadece hatırlattı. Ve beklentilerin tersine, bu konuşmasında SHP’nin Kürt raporu’nu anmak dışında “yeni CHP” ile ilgili bir “ipucu” vermedi.***Eski yönetimin politikalarıyla yeni yönetimin getirmek istediği politikalar arasındaki farkı ortaya koymadan idare edebildiği kadar gitmek niyetinde olan CHP’nin yeni yönetimi seçimli ya da seçimsiz kurultay konusunda da karar vermiş değil. Yeni Genel Sekreter tüzük kurultayını seçimden sonraya bırakma kararını açıklamış olmasına rağmen merkez, örgütün kurultay konusundaki fikrini öğrenmeye çalışıyor.Seçime yedi ay kalmışken sadece CHP değil, bütün partilerin örgütleri tek bir meseleye kilitlenir. Milletvekilliği, yerel yöneticilerin doğal olarak birinci hedefidir. Kılıçdaroğlu daha önce milletvekili listelerinin belirlenmesinde ön seçim vaadinde bulunmuştu. Ancak genel merkezin ön seçim sonuçlarına uyma mecburiyeti yoktur. Genel merkezin “iki başlı” olduğu, parti meclisi ve Meclis grubunda yeni genel başkan ve yardımcılarının daha zayıf olduğu bir dengede sağlıklı aday listeleri oluşturmak da kolay değildir.CHP’nin suları fokurdamaya devam edecek, milletvekili listelerinin hazırlanması gündeme geldiğinde fokurtu zirve yapacak, seçim akşamı alınan sonuç da “yeni CHP”nin kaderini belirleyecektir.

Devamını Oku

12 Eylül’ün korumaları

8 Kasım 2010

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylülcülerle ilgili davada görevsizlik kararı verdi. Kararın gerekçesi belli değil. Ancak anlaşılan, yargı 12 Eylül meselesine bulaşmak istemiyor.Bu isteksizliğin temelinde Türkiye’de yargının işlevi ve göreviyle ilgili bir anlayış yatıyor olabilir. Bu anlayışa göre “devlet” ya da kendisine “devletin sahibi, bekçisi” diyenler ne yapıyorsa doğrudur, yaptıkları sorgulanamaz ve yargı “devleti kollamak”la yükümlüdür.Böyle bir yargı ve adalet anlayışının geçerli olmasının “adalet” kavramıyla ne kadar ilişkili olduğunu açıklamak mümkün değildir.Zaten 27 Mayıs 1960 sonrasındaki yargı, 12 Eylül 1980 sonrasındaki yargı faaliyetleri, darbecilerin desteklenmesi ve onların isteklerine göre oluşturulan “adalet,” tarih kitaplarında kendisine yakışan yerde duruyor.***Yargının karşısına almak istemediği 12 Eylül’ün ne olduğunu dün bir grup vatandaş Ankara’da hatırlattı.İlhan Erdost yayıncıydı, sadece kitap yayınlıyordu. Ama kitap yayınlamak da kitap satmak da 12 Eylül kafası için büyük tehlikeydi. İlhan Erdost bir askeri aracın içinde asker kişilerin talimatıyla, asker kişiler tarafından dövülerek öldürüldü. Otuz yıl önce.İşte yargı bunu yargılamakta tereddüt ediyor.Cinayet emrini verenlerin, cinayeti işleyenlerin üniformalı kamu görevlileri olması dolayısıyla tereddüt içinde kalan yargının asıl görevinin adaleti sağlamak olduğunu unutması bu ülkenin en büyük prangalarından biridir.12 Eylül’ün yargılanmasına karşı direnen bir sistemin, Abdi İpekçi cinayetini, Uğur Mumcu cinayetini, Ahmet Taner Kışlalı cinayetini ve yüzlerce faili meçhul cinayeti aydınlatmayı en önemli görevi olarak görmesini beklemenin fazlaca bir iyimserlik sayılmasına şaşılmamalıdır.***Ama yine de iyimser olmak zorundayız. Ve Türkiye’nin gerçek bir yargı reformunu başarmasını, yargı ve adalet kavramlarının basitçe, “devleti ve kendisinin devlet olduğunu iddia edenleri” korumak olmadığını gören bir yargıya kavuşmasını umut etmekten başka yapacak bir şey yok.12 Eylül’ün yargılanması ulaşmak zorunda olduğumuz yargı düzeni için bir “milat” olabilir.O zaman, rahatlıkla bu ülkede yargıçlar ve savcılar olduğunu göreceğiz ve gelecek için daha umutlu olacağız.

Devamını Oku

Ayıp ötesi

7 Kasım 2010

Adalet Bakanı söyledi, haber, yazı, kitap yazmak ve yayınlamak, fikrini ifade etmek nedeniyle 4 bini aşkın dava ve kovuşturma devam ediyormuş. On yıl sonra dünyanın en gelişmiş on ülkesi arasında yer alma iddiasında olan bir ülkede böyle bir manzara ayıbın ötesinde bir durumu gösteriyor.Bir basın yasası vardır, ama o yetmez, diğer kanunların her yerine onlarca madde, insanların istenildiği zaman susturulmasını sağlamak üzere serpiştirilmiştir ve bunlar genel “havaya” göre uygulanır.Bu maddelerle ilgili olarak başta basın örgütleri olmak üzere birçok kuruluş çalışma yapmış, ayıp listelerini yayınlamıştır. Ama, şu anda bu durum hükümetin de dikkat alanı içinde değildir, muhalefetin de bu ayıbı temizleme konusunda ciddi bir çalışma yaptığını söylemek mümkün değildir.Muhalefet vekillerinin zaman zaman adlarının basında yer almasını sağlamak üzere verdikleri yasak savma babından önergeleri ciddi bir çalışma olarak görmek de mümkün değildir.***Bir ülkede fikrini beyan eden, haber yazan, yazı yazan, kitap yazanlar hakkında 4 bini aşkın dava ve kovuşturma olduğunu dünya biliyor. Bu rakamın Türkiye’yi dünyadaki gelişmişlik sıralamalarında iyice altlara ittiğini de sık sık görüyoruz.AKP sözcüleri, kendi hükümet dönemlerinde demokrasi yönünde atılan adımlar dolayısıyla her fırsatta övünüyor. AKP’nin ilk hükümet döneminde yapılan basın kanunundaki değişikliklerin yetersizliği o sırada da defalarca belirtilmiş olmasına rağmen aynı yasa yürürlükte. Bu yasada hapis cezalarının yerini ağır para cezalarının almış olması olumlu bir değişiklik olarak görülmüştü. Ancak para cezalarının yüksekliği, mali açıdan çok güçlü olmayan her yayın organını ya da gazetecinin, yazarın kendisini “aşırı” bir tehdit altında bırakıyor. Üstelik bu yasada para cezası getirilen birçok fiil için ceza yasasında öngörülen hapis cezaları temizlenmemiştir.***Bu ayıplardan kurtulmak zor değildir, buna karşı çıkan da olmayacaktır. Ama bunun için de, Türkiye’nin gerçekten fikir ve ifade özgürlüğüne sahip bir ülke olmasının hiçbir zararı olmayacağını, bu ayıbın kendi ayıbı olduğunu kavrayabilen siyasi iradeler henüz ortada görülmüyor..

Devamını Oku

CHP dolayısıyla bir hatıra

6 Kasım 2010

CHP’deki son kavganın tarzı, tarafların üslupları, bundan 20 yıl önce Cumhuriyet Gazetesi’nde yaşananları hatırlattı. Bu anıyı pazar yazısına saklamıştım, önceki gün Hasan Cemal de Milliyet’teki yazısında o yılları anlattığı kitabına atıfta bulunarak Cumhuriyet Gazetesi’nde yaşananlarla CHP’deki kavga arasındaki benzerliğe bir cümleyle değindi.***1990’da Cumhuriyet Gazetesi’nde bir “yasal yönetim” iş başındaydı. Bu yönetim gazetenin her bakımdan modernleşmesi için küçük adımlar atıyordu. Gazetenin geleneksel ideolojik çizgisinin “sahibi” konumundaki İlhan Selçuk ise bu küçük adımların gün gelip büyük adımlara dönüşeceği kaygısını taşıyor, yasal yönetimi frenlemeye çalışıyordu.Frenlemenin bir yolu olarak, yasal yönetimin yetkilerini daraltmak, başka bir organla paylaştırmak tedbirini düşündü ve “yazı kurulu” adında, karar alma yetkisi tartışmalı bir kurul oluşturulmasını sağladı.Gazete yönetiminin her kararı bu kurula gelecek, burada tartışılacaktı ve İlhan Selçuk’a göre kurulun kararları esas olacaktı. Aslında iki taraf da gazetenin geleceğiyle ilgili kavramsal ya da ideolojik bir tartışma içinde değildi. Mücadele tek tek olaylar üzerinden sürüyordu.Sonunda patlama ekonomi sayfasında yayınlanan bir köşe yazısındaki siyasi önerme üzerinden gerçekleşti.Osman Ulagay imzalı yazıda, o sıralarda kurulmasına çalışılan hükümetin ANAP-DYP koalisyonu olmasının daha mantıklı olacağına, çünkü bu iki partinin programlarının hemen hemen aynı olduğuna değiniliyordu. Oysa İlhan Selçuk ve “yayın kurulu”nun (parti meclisinin) bazı üyeleri SHP-DYP koalisyonu istiyor, hatta bunun için çaba gösteriyordu.Ve “kurul” ekonomi yazarlarının (Ulagay ağırlıklı olarak ekonomi üzerine yazıyordu) siyaset yazmaması yolunda bir karar aldı. Yasal yönetim bu karara karşı çıktı. Gazeteyi iş başındaki yasal yönetim mi yönetecekti yoksa bu yönetimin gazeteyi (partiyi) sağa çektiğinden kuşkulanan, yasal yönetime güvenmeyen yayın kurulu mu (parti meclisi mi)?Kongreye gidildi. En yetkili organ olan kongre, yani gazeteyi yayınlayan şirketin hissedarları “yetki yasal yönetimdedir” şeklinde karar aldı.Bunun üzerine İlhan Selçuk, kendisini destekleyen yazar ve gazetecilerle birlikte gazeteden (partiden) ayrıldı. Yeni bir gazete (parti) mümkün değildi. Cumhuriyet varken onunla rekabet etmek için çıkarılan hiçbir gazete başarılı olmamıştı. Üstelik o sırada Cumhuriyet ortalama 140 bin günlük satışıyla etkili bir konumdaydı.***Ayrılanlar, İlhan Selçuk’un liderliğinde Cumhuriyet’i boykot kampanyası başlattılar. Bu kampanyanın etkisi başta sınırlı oldu. Ama İlhan Selçuk ve birlikte ayrılan “parti meclisi üyeleri” sıkı bir ideolojik mücadele yürüttü: Liberalizmin etkisi altında kalan yönetim davaya ihanet etmişti. Bu kampanyaya rağmen gazetenin satışı 80 bin dolayında oturdu. Okurun önemli bir kısmı “düşünüyor”du.Gazetede kalan yasal yönetim herhangi bir siyasi tartışmaya girmedi, yapmaya çalıştıkları düzgün ve çağdaş gazeteciliği okurların “göreceği” iyimserliği içindeydiler.Ancak kalanların hesaba katmadığı, önemli bir okur kitlesinin yılardır birkaç formülün tekrarıyla davaya bağlılığını göstermekle yetinmeye alıştığı, herhangi farklı fikir üzerine kendi kendine düşünme alışkanlığını dahi kaybettiğiydi.Yine de önemli bir okur kitlesi “ortada” durmaya ve gazeteyi almaya devam ediyordu.O sıralarda Mehmet Barlas adı, “Özal liberalizminin gazetecilikteki en öz temsilcisi” olarak Cumhuriyet okurunun en sevmediği birkaç isimden biriydi.Ortada duran, tereddüt içindeki okurların da gazeteyi almayı bırakması, “Cumhuriyet’in başyazılarını imzasız olarak Mehmet Barlas yazıyor” şeklindeki bir “haber”in yayınlatılması ve yayılmasıyla sağlandı. Yasal yönetimin “ihaneti” böylece belgelenmiş oluyordu. Ve gazetenin satışı 50 bine kadar düştü, bu “haber” 30 bin okurun hızla gazeteyi terk etmesine yol açmıştı.***Yasal yönetim, böylece hiçbir “siyasi” tartışmaya, polemiğe girmeden (“lüzum” kalmadan) “seçimi” kaybetmiş oldu.İlhan Selçuk ve kendisiyle birlikte ayrılanlar geri döndü, yasal yönetim ve yasal yönetimi desteklemiş gazeteciler ayrıldı.Eski yönetimin (parti meclisi) dönmesiyle birlikte geçen 18 yıl içinde Cumhuriyet 60 bin dolayında bir günlük satışla ve aynı fikri aynı şekilde savunan “parti meclisi”yle yayın hayatına devam etti, ediyor.Bu hikâyeyi en merkezinde yaşamış olmakla birlikte objektif olarak bir kez daha anlatmaya çalıştık.Kemal Kılıçdaroğlu ile Hasan Cemal’i, Önder Sav ile İlhan Selçuk’u benzetmek gibi bir niyetimiz de yok. Sadece CHP’deki son kavga dolayısıyla gözümüzün önüne gelen yirmi yıl önceki görüntüleri aktardık.

Devamını Oku

Siyasi farkları var mı?

6 Kasım 2010

CHP ile ilgili yorum yapmak kolay değildir. Kuvvetli bir CHP’li grup var, beğenmedikleri her yoruma en ağır şekilde, bazen de küfür kıyamet tepki gösteriyorlar.Baykal genel başkandı, onun politikalarını eleştirdiğimiz zaman aynı şiddetle tepki gösterirlerdi.Sonra Baykal gitti, genel başkanın değişmesini alkışlamayanlara yine aynı tepki gösterildi.Şimdi de yine aynı tepkiler gösteriliyor.Bu CHP’lilere göre parti ve kim olursa olsun yöneticileri, hep desteklenmek zorunda. Eleştiren AKP “uşağı”, vatan haini, “satılmış”.Bunlar şu anda da herhangi bir siyasi tahlil yapılmasını istemiyor, “ne güzel oldu CHP birlik ve bütünlük içinde ilerliyor, hatta haziran seçimini kazanma ihtimali de artıyor” denilmesini istiyorlar.***CHP 1946’dan beri seçim kazanamadı. Bunu yeni genel başkan Kılıçdaroğlu da yüksek sesle söyledi. 1972’de Ecevit’in liderliğinde üç kez ve kısa ömürlü koalisyon hükümetlerinin büyük ortağı oldu. 90’larda SHP ve CHP olarak küçük koalisyon ortağıydı.CHP’liler ülke açısından umut bağladıkları partinin uzun süre iktidar adayı ya da alternatifi olamamasının nedenlerini tartışmadılar.Parti içi çatışmalar, son mücadele de dahil, hep “koltuk” çevresinde gerçekleşti. Baykal’ın gitmesine sevinirken de, bu genel başkan değişikliğinin yaratabileceği imkânları ve gerçek değişimleri tartışmadılar.Önder Sav, geçen gecenin heyecanı içinde durumu aşağı yukarı söyledi: CHP’nin kimliğiyle ilgili tartışmalar hep CHP’nin dışında yapılıyor.Genel Başkan ile Genel Sekreter arasında patlak veren çatışmanın, hukuki olarak bu aşamada Genel Başkan lehine gelişmiş olması da parti içinde “siyasi” tartışmaların yolunu açmadı.***Önder Sav önceki gece bir “laiklik” sözü etti, Kemal Kılıçdaroğlu da dün “twitter” adlı kısıtlı iletişim kanalından bir “türban” sözü etti.Eğer CHP’deki çatışmanın siyasi boyutu “türban”dan ibaretse, partide değişim bekleyenler, iktidar adayı olmayı bekleyenler maalesef daha çok bekleyeceklerdir.Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alanlarla, eski genel sekreterin yanında yer alanlar arasında ne gibi siyasi farklılıklar olduğunu taraflar söylememeye hâlâ dikkat ediyor. Bu konudaki sorular da geçiştiriliyor. Ancak Baykal’ın yanında durmaya devam edenlerin dile getirdikleri gibi bir kurultaya gidilirse taraflar görüş farklarını açık olarak ortaya koymak zorunda kalacaklardır. Biraz daha uzun vadeli bakan CHP’liler de bunu bekleyeceklerdir.

Devamını Oku

Kırılmanın siyasi boyutu

5 Kasım 2010

CHP’de, Kılıçdaroğlu’nun yeni yönetimi hukuki olarak kazanmış görünmesine rağmen suların kolay durulmayacağı kesindir.Partide üç ayrı güç merkezi vardır.Kılıçdaroğlu’nun aynı siyasi ilkeler üzerinde birleşmiş olup olmadığı henüz belli olmayan kadrosu genel merkeze hâkim olmuştur. Eski genel sekreter Önder Sav, uzun süredir fiilen yönettiği örgüt ve Meclis grubunda güçlüdür ve siyasi olarak partiye getirilmek istenen her türlü yenilenmeye karşıdır.Üçüncü güç de hâlâ kendisine bağlı partililer bulunan eski genel başkan Baykal’dır.***Kırılmanın yaşandığı gece söylenenlerde bazı siyasi görüş farkları seziliyor. Eski genel sekreterin “laiklik” konusunu açmasını herkes yeni yönetimin türban meselesindeki tavır değişikliğinin vurgulanması olarak anlamıştır.Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin 54 yıldır iktidar olamadığını söylemesinin yanında “korku imparatorluğu vardı” sözünü etmesi de parti içi demokrasinin yokluğunu ifade etmesi olarak görüldü.Bunların dışında kavga bir iktidar kavgası görüntüsü vermeye devam ediyor. Nitekim birçok yorumda “Kılıçdaroğlu ilk kez lider oldu” gibi tespitler yapıldı.Halen tarafların “siyasi” olarak birbirlerinden farkları netleşmiş değil. “Yeni CHP” sözünü eden ve bunu hızla geri alan genel başkan ve kadrosu siyasi bir konuşma yapmamaya özen gösteriyorlar.***Siyasi görüş farkları ortaya açık olarak konulmadığı sürece, bu kavganın nedeni olarak parti içi iktidar çekişmesi görülecek, bu da partinin yeni yönetiminden beklentisi olanları tatmin etmeyecek, kamuoyunun genel algısının da bu yönde olması CHP’nin halk desteğinin azalmasına yol açacaktır.CHP’nin mevcut muhafazakâr-devletçi siyasetlerinin “sol” ile bir ilgisi olmadığını söyleyenler çok sert tepkilere hedef oluyordu.Eğer CHP’nin tekrar sola dönmesi yeni yönetimin amacıysa bu politikaların masaya yatırılması ve “21’inci yüzyılda sosyal demokrat olmanın” içeriğinin doldurulması gerekiyor.Eğer yeni yönetim, parti içindeki kırılmayı engelleme ya da en az hasarla atlatma yöntemi olarak siyasi tartışmaya girmemeyi benimserse, “neden oradasınız” sorusunu cevaplamakta güçlük çekecektir.

Devamını Oku

CHP’nin intiharı

3 Kasım 2010

Kılıçdaroğlu, CHP’nin yerleşik politikaları, çağ dışı anlayışlarıyla iktidar olmasının imkânsızlığını gören kesimdendi ve genel başkan olduğu zaman parti içinde bir “umut” yarattı.CHP’nin, Baykal yönetiminde kökleşmiş muhafazakâr-devletçi politikaları ve yapısıyla “ebedi muhalefet” olarak kalacağı kanaati partiye oy verenlerde de yayılmaya başlamıştı.Yeni yönetimle CHP’ye yeni ve çağdaş bir siyaset anlayışının geleceğine ilişkin işaretler, Kılıçdaroğlu tarafından oldukça “mahcup” bir üslupla aktarıldı. Bu yenilenmenin fazla bir ayrıntısını parti de kamuoyu da öğrenme imkânına sahip olmadı.Ve CHP dün fiilen “iki başlı” hale gelerek siyasi bir intihar süreci içine girmiş bulunmaktadır. Bundan sonraki gelişmeler ne yönde olursa olsun bu “iki baş”ın bir arada durmasının, birlikte siyaset yapmasının mümkün olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.***İki “baş”tan birinin CHP’den ayrılıp yeni bir parti kurması zordur, ama hukuki mücadeleyi hangisi kazanırsa diğerini parti dışına atacağı da bellidir.CHP’nin intiharının, soldaki, kendini solda hissedenlerde oldukça etkili olan kavram kargaşasının giderilmesine yol açacağı da düşünülmelidir. Kendine sol, sosyal-demokrat diyen CHP’nin en tutucu en devletçi ve çağ dışı siyasetleri yürütebilmesi bu kavram kargaşası sayesinde mümkün olmuştur.CHP’nin muhafazakâr-devletçi politikaları partinin iktidar alternatifi olmasını engellemiştir. Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olmasıyla birçok araştırmada CHP’ye oy desteğinin yüzde 30’u aştığı bile görülmüştür. Ancak CHP’de “yenilenme” geciktikçe bu oy desteği tekrar yüzde 23-24 düzeyine inmiştir.Partinin iki başlı hale gelmesinin çok açık bir sonucu önümüzdeki seçimle ilgili olarak bellidir. Bu kriz dolayısıyla CHP’nin haziran 2011 seçiminde yüzde 20’lik bir oy oranına ulaşması bile zorlaşmıştır.Bunun anlamı seçimlere AKP’nin neredeyse rakipsiz olarak girmesidir. Yüzde 20’lere inmiş bir ana muhalefet ile yüzde 10’lara inmiş bir radikal sağ muhalefet karşısında AKP çok kolay bir seçim başarısı alacaktır.AKP, CHP’ye ne kadar teşekkür etse azdır.

Devamını Oku