Çizerin kuvveti

20 Kasım 2010

Son günlerin karikatür muhabbetleri, tartışma düzeyindeki düşüklükle birlikte belli bir gerilemenin de göstergesi oldu.Tayyip Erdoğan’ın kendisini çizenleri mahkemeye vermeye devam etmesinin yanında Kılıçdaroğlu karikatürü yüzünden Salih Memecan’a “neden Başbakan’ı çizmiyorsun” denmesi de aynı gerilemenin iki yüzü olarak hatırlanacak...***Turhan Selçuk yıllarca ve yıllarca Demirel çizdi, çevresini çizdi, kimse kalkıp ona “Neden Ecevit çizmiyorsun” demedi.60’ların sonunda ortaya çıkan yeni kuşak çizerlerin elinden hiçbir siyasi kurtulamadı.Karikatür, toplumu ve insanı damarından yakalayan, büyük bir gözlem becerisi ve zekâ isteyen bir sanattır. Doğası gereği vurucudur, kırıcıdır; hatta daha ilerisi, argo deyişle “kodu mu oturtur.”Oturan fazlaca ağlar, karikatürde anlatılanı anlamamakta direnirse bu durum defalarca tekrarlanır. Ama ilk darbede oturan şahıs karikatürün ne olduğunu anlama, kendisinin neden konu edildiğini görme çabası içinde olursa; çizerin zihinsel zenginliğinin düzeyinde bir zihinsel çaba gösterirse karikatürle savaşmasının mümkün olmadığını da görebilir.***Bu karikatür meselesi bazı zihinleri şu ya da bu şekilde meşgul ederken bir kitap, daha doğrusu dev bir kitap, son derece zamanında; geçen hafta yayınlandı.“Karikatürk” (NTV Yayınları) 1923’ten 2008’e kadar olup bitenleri, toplumsal değişimin yanında, ülkenin “kanaat önderi” geçinenlerin boşluklarını ve doluluklarını çizgilerle aktarıyor.Kitabı hazırlayan Turgut Çeviker’in çalışması müthiş, her dönemde çizerin kuvvetini göstermiş.Ferit Öngören’e ait bir sözü de sunuşta aktarıyor:“Faşizm mizahın gübresidir.”Murat Belge ve Ahmet Kuyaş’ın metinleriyle birlikte Türkiye tarihini başka bir gözle; en zeki ve en vurucu bakışların kılavuzluğunda okumak isteyenler bu kitabı mutlaka edinsin. Ayrıca kitapta çizerin kuvvetini görecek, onunla savaşmaya çalışanlar için üzüleceklerdir.Bu önerimiz Erdoğan için de geçerlidir.Aşağıda, Latif Demirci’nin 12 Kasım 2010 Cuma günü Hürriyet’in birinci sayfasında yayınlanan bir karikatürünü aktarıyoruz. Erdoğan da onunla aynı ruh halinde olanlar da belki bir kez daha düşünürler diye.

Devamını Oku

Onlara rüzgâr ne gerek

18 Kasım 2010

Son yıllarda çok tüketilen kavramlardan biri de “empati”. Bu kavram “sempati”den türeme ve bir kişiyi anlamak için kendini onun yerine koyarak düşünmeyi anlatıyor.“Kendini karşısındakinin yerine koymak,” karşıdakinin bir davranışını ya da belli bir fikri neden savunduğunu anlama çabasıdır.Empati, sonuç olarak ille de karşıdakinin tavrını ya da fikrini haklı bulmayı, doğru kabul etmeyi gerektirmiyor. Zaten amaç, karşıdakinin davranışını ya da fikrini tahlil etmek; karşı çıkmadan ya da eleştirmeden önce bir başkasının durumu üzerine düşünmektir.Bilerek, isteyerek, planlayarak cinayet işlemiş birisi hakkında empati mümkün müdür? Mümkündür de, “empati” sonucunda katilliğe gerekçe oluşturmaya kalkışmak başka bir şey olur.***Kemal Tahir’in bir sözü vardı. Mealen şöyleydi: “İnsanları seviyorum diyemeyiz, çünkü ‘insanlar’ın içinde pek çok sevgimizi hak etmeyenler de var. Ancak sevilmeyi hak edenleri sevebiliriz.” Kelimesi kelimesine böyle olmayabilir ama aşağı yukarı böyle.Bu durumda bir katille, insanlık suçu işlemiş birisiyle, bir işkenceciyle, bir ırkçıyla empatiye gerek var mı? Katilin, insanlık suçu işlemiş olanın, işkenceci ve ırkçının neden o hale geldiğini sormak, buna cevap aramak “empati” diye açıklanırsa başka sulara girilmiş olunur.O sularda da, eğer bilinçli bir “odak kaydırma” çabası yoksa bir “düşüncesizlik” haydi biraz “empati” olsun, “saflık“ durumu var demektir. Ama sonuçta bunların birbirinden farkı yoktur, aynı noktaya varırlar.***İster empati olsun ister kendi yaptığına başka isimler versin, insan büyük sulara çıkıyorsa hangi limana ulaşmak istediğini bilmek zorundadır. O limanın, suya açılmış olanın kendisinin koyduğu bir adı vardır.Bunu söylüyor bir Danimarka atasözü:“Hangi limana doğru gideceğini bilmiyorsan, senin için uygun bir rüzgâr yoktur.”Hangi limana gitmek istediğini bilmeyenlere rüzgâr ne gerek, onlar her rüzgâra göre hedef değiştirebilir. Her hedef değiştirdiklerinde de gerekçelerini güzel güzel ve bol empatiyle anlatabilirler.

Devamını Oku

6 milyon 'zanlı'

17 Kasım 2010

Gizli dinlemelerle ilgili olarak ortaya çıkan son bilgiler, çeşitli yetkililer karmaşık beyanlarla ne kadar kafa karıştırmaya çalışırsa çalışsın, dinlenenlerin sayısının 6 milyonu bulduğunu gösteriyor.Dinleyenler, bugüne kadar açıklananlardan anlaşıldığına göre, birkaç “mihrak”ta toplanıyor. Hepsi de resmi kamu kurumları.Gizli dinleme yapabilmek için, belli bir teknoloji gerekiyor ve bu imkâna her isteyenin ulaşabilmesi mümkün değil. Ancak çok güçlü kurumlar bu teknolojiye sahip olabiliyor.İkincisi, bu kurumlar güçlü olacaklar ki özel telefon şirketlerini de kendilerine bilgi vermeye, destek olmaya razı edebilecekler.Başbakan’ın bile gizlice dinlendiği, bakanların, üst düzey kamu yetkililerinin telefonda konuşmaya çekindiği bir ülkede yaşıyoruz. Ve o 6 milyon içine her birimiz girebiliriz.***Ergenekon soruşturmalarında, bu çevreye gizli dinlemelerden sağlanan bigilerin ulaştığı tespit edilmişti. Öte yandan, çeşitli yayın organlarında da bunların “karşısındaki” çevrelerin dinlenmesinden sağlanan bilgiler de geniş şekilde yer alıyor. Sonuçta muslukların başında iki ana mihrak olduğu ve esasen bunların birbirlerini izlerken, kendilerine göre “potansiyel suçlu” gördükleri kişileri de dinledikleri, izledikleri anlaşılıyor.İşin ilginci, bu iki “ana mihrak” bağıra çağıra kendilerinin izlendiğini söyleyerek karşı tarafı suçlarken, iki mihrakın da kendileri dışındaki 6 milyon vatandaşla ilgili bir kaygısı bulunmuyor.Bir tek vatandaşın bile, elde kanıt olmadan dinlenmesi ile 6 milyon kişinin dinlenmesi aynı suçtur. Ve bu suçu işleyenlerin kimler olduğu da aşağı yukarı bellidir. 6 milyon kişinin izlendiği anlaşılıyor ama dinleyenlerden bir kişi bile daha yargı önüne çıkmadı. Tek istisna, Başbakan’ın gizli dinlenmesinin kayıtlarını yayınlayan Aydınlık dergisi yöneticileridir.***Yargıya taşınmış bir olay da, eski emniyet müdürü Avcı’nın iş yerinde bulunduğu iddia edilen gizli dinleme kasetleriyle ilgili olarak yakın zaman önce açılan soruşturmadır.O kayıtların önemli bölümü, on beş yıl öncesine, 28 Şubat günlerine kadar gidiyor. Kasetleri elinde bulunduran Avcı suçlanacaktır, ancak bir tek emniyet yetkilisinin bu dinlemeleri tek başına gerçekleştirmesinin mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle soruşturmanın genişletileceğine ilişkin bir işaret de henüz görünmüyor.Gizlice dinlenen 6 milyon vatandaşın dinlendiğini tespit ettirip, sorumluları hakkında bilgi edinip onları yargı önüne sürüklemesi mümkün olmadığına göre, gizli dinleme rezaletlerinin son bulmasını sağlayacak olan tek güç siyasi iktidardır.Avcı’nın kasetleriyle ilgili soruşturmanın gidişatı siyasi iktidarın böyle bir niyeti olup olmadığını da gösterecektir.O iradenin ortaya çıkmasına kadar da 6 milyon vatandaş, belki üstüne bir 6 milyon vatandaş daha, potansiyel suçlu muamelesi görmeye devam edecektir.

Devamını Oku

Bu kadar da olmaz... mı?

16 Kasım 2010

Geleneksel kıyım haftalarının birini daha yaşıyoruz. Her yıl iki hafta, ikisi de dini bayramlara denk geliyor. Araçlara doluşup kendimizi yollara vuruyoruz, ölüyoruz, öldürüyoruz.Dünyada uzun süredir yapılan “gelişmişlik düzeyi” sıralamalarının kriterleri arasında trafik meselesi de yer alıyor. Eğer gelişmişlik düzeyi sadece trafiğe bakılarak tespit edilseydi, kuşkusuz dünya sıralamasının en diplerinde bir yerde olurduk.***İnsan hayatının değerini bilmede notumuz epeyce kırık. Kazılıp öylece bırakılmış çukurlardan su baskınlarına kadar bir yığın özensizlik içinde yaşamayı kader olarak kabullendik. Bütün bunları kötü yöneticilere, özensiz memurlara bağlıyoruz.Ama iki uzun bayram tatilini her yıl istisnasız olarak birer kıyım haftasına çevirmenin sorumlusu kim, onu bulamıyoruz.Bazen işin peşine düşenler de oluyor. Acılı ana babalar herkesin dikkatini bu konuya çekmeye çalışıyor. Ama üç beş gün sonra herkes unutup gidiyor.***Bir yandan trafik cezaları ağırlaştırılıyor ama bir yanda da çok açıkça suç işlemiş, direksiyon başında ağır ihmalle insan öldürmüş kişilerin cezadan kolayca kurtulabildiği vakalar birbirini izliyor.Bazen “kan parası” alanların ifadeleri sayesinde raporlar değişiyor, bazen de herkesin bildiği şeyler oluyor ve suçu düpedüz cinayet olan kimileri kurtuluveriyor.Trafiğe verilen yıllık kurban sayısı teröre verilenden az değil. Ama kazalardan ilk anda yaralı olarak çıkıp ardından hayatını kaybedenler istatistiklerde “yaralı” hanesinde yer aldıkları için kıyımın boyutları olduğundan daha küçük görünüyor.***Ağır cezalar içeren bir trafik kanunu mu çıkartılır... Trafikte insan yaralayan, öldürenlerin hiçbir ceza indiriminden yararlanamaması mı sağlanır... Ölüme yola açabilecek ağır ihmal suçları ceza kanunu kapsamına mı alınır... Yargı bu meselede kendisinin de rolü olduğunu düşünerek tavizsiz, torpilsiz bir sistem mi kurar... Ağır cezaların rüşvet sistemini azdırmaması için ikinci bir trafik denetim gücü mü oluşturulur...Yoksa bunların hepsi birden, konuyla daha ciddi bir şekilde ilgilenmiş olanların önerdiği tüm önlemler hep birlikte mi hayata geçirilir...Göz göre göre bu kadar insanın telef olmasını engellemek için, “işe temel eğitimden başlanmalı” gibisinden bahanelerini tekrarlamak yerine bir tür seferberlik ilan etmenin zamanıdır.***Ama ne oluyor, son açıklanan mali affın kapsamına sigara yasağı ile ilgili cezalar alınmıyor. Çünkü Başbakan öyle istemiş.Buna karşılık trafikte başkasına zarar verenlerin, trafik kurallarını çiğneyenlerin; örneğin ihlali en az sigara kadar ölümcül sonuçlar doğuran emniyet kemeri takma kuralına uymayanların, sorunlu araçla trafiğe çıkıp başkası için tehlike olşturanların cezaları af kapsamına alınıyor!Bu kadar da olmaz... mı? Oluyormuş...Bu anlayışla, trafik seferberliğini görmek bir yana, önümüzdeki bayramlarda yine büyük kıyımlar göreceğiz demektir.

Devamını Oku

Güzel bir günde

15 Kasım 2010

Yılda iki gün, iki dini bayramın birinci günleri herhalde gazete okumaya en az zaman ayrılan günlerdir.O harika büyükleri ziyaret, ailelerin bir araya gelmesi gelenekleri devam etsin de isterse gazetelere daha da az zaman ayrılsın...Özel günlerde yazı yazmak en zor işlerden biri. Ulusal bayramlarda, eğer o günün anlam ve önemini yazmazsanız çok ağır tepkilere hazır olmanız gerekir. Ancak zorluk her yıl aynı gün, aynı ulusal günle ilgili farklı bir şey yazabilmekte. Bu yüzden bir meslektaşımız yıllarca 10 Kasımlarda aynı yazıyı köşesine koymuş ve kimse bunu fark etmemiş.***Bayram günleri, hele böyle dokuz gün tatil durumu ortaya çıktığında siyaset ve yarattığı gerilimlerden de kurtulma günleri oluyor. İnsanları germe konusunda uzmanlıklarını sürekli geliştiren kişiler neyse ki bayram günlerinde susabiliyorlar.Tabii birkaç günlük bir sükûnetten sonra tekrar aynı gerilimlere döneceğimizi bilmek insanı daha baştan yoruyor.Ancak gazetede yazı yazmanın başka yorucu yanları da var; mesela bazı gergin okurların kendi gerginliklerini en ağır şekilde aktarma ihtiyaçlarından vazgeçmemeleri...Gazete yazarları için kendilerine gelen okur tepkilerini zaman zaman köşelerinde aktarmak bir alışkanlık oldu. Birçok yazarımız kendilerine gelen olumlu tepkileri aktarır, olumsuz tepkileri aktarmaz. Ancak bize göre ikinciler daha ilginç, çünkü çok farklı ruh hallerini ve toplumsal manzaranın önemli bir yanını ortaya koyuyorlar.Örnek bir: Okuduğumuz bir yazı üzerine, Vatan’ın kitap ekinde “neden okuyorum” konulu bir yazı yazmıştık. Bu yazıyı ilginç bulmuş bazı dostlarımız ve okurlarımız gazetede tekrar edilmesini önerdi. Pazar gününe uyar diye yayınladık. İşte tepki:“Peh peh çok entel takılmışsın Okay neden okuyorum diyerek. Okuyanlar senin ve diğer liboşlar gibi olacaklarsa hiç okumasınlar. Sizlerin okuduğunuz filan yok. Hür vicdan hür fikir olmadıktan sonra oku Allah oku. Önce iplerinizi koparmanız lazım, millete o zaman martaval atmaktan kurtulursunuz.”Bu arkadaşın öfkesinin kabarmasına yol açan yazıda sadece okumanın iyi bir şey olduğu, insanın dünyasını zenginleştirdiği söyleniyordu, o kadar.***Örnek iki: CHP, cumhuriyeti kuran, demokrasiyi getiren, kendisini sosyal demokrat olarak yenilemeye çalışan bir siyasi parti, bu partinin taraftarlarından bazıları en küçük bir eleştiri ya da tahlile tahammül edemiyor. İşte tepki: “Bak sana daha önce de yazdım bir daha yazıyorum. Dışarıda dolaşan köpekler CHP ile ilgili yazı yazsalar ilgileniriz ama senin CHP ile ilgili yazdıklarını okumayız kendini heder etme. Sen onlardan daha aşağılıksın bunu unutma.”Herhalde bunu yazanın da bir çevresi vardır ve övünerek bu yaptığını anlatmıştır. İçinde bulunduğu ruh halinin CHP’yi bugünkü durumunda tutmaya devam ettiğini görmesi de mümkün değildir.Ama ne yapsınlar, öyle öğrendiler. Siyasetçilerden öyle öğrendiler, köşe yazısı olarak yıllardır öyle yazanlardan böyle öğrendiler.Herkese iyi bayramlar.

Devamını Oku

Hem ilkel hem gülünç

14 Kasım 2010

Sansürle, yasaklarla o kadar uzun süre yaşadık ki düştüğümüz gülünç halleri bile göremiyoruz.Son karikatür tartışmalarını açanlar ve bu tartışmalara katkıda bulunanlar halimizi pek güzel anlattı. Gerçi onlar bunun için konuşmadılar, kendilerini çizerlere nasıl karikatür çizmeleri gerektiğini söylerken görseler belki durumdan bir parça kuşkulanırlardı.Yasakçı, sansürcü ruhun ne kadar gülünç hâle düştüğünün örneklerini sıkıyönetim dönemlerinde yaşardık. Öyle yayın yasakları gelirdi ki gazetelerin yazı işlerinde herkes gülmekten katılırdı.Bu kafanın en gülünç hallerinden biri sürekli olarak bütün televizyon kanallarında tekrarlanıyor. Konu, sigara yasağı. Sigaranın sağlığa zararlı olduğu için birçok kısıtlamaya tabi olmasının anlaşılır bir yanı var. Kuşkusuz, gençleri sigaraya yönlendirecek yayın yapılmaması gerekir.Birçok ülkede, kitle iletişim araçlarında sigara tüketiminin teşvik edilmemesine özen gösteriliyor.Ama bize gelince, o sansürcü ruh öyle bir hortluyor ki, hem kendisini hem de bütün toplumu gülünç duruma sokuyor.Bütün televizyon kanallarında, herhangi bir filmin herhangi bir sahnesinde bir kişinin elinde sigara ya da puro varsa “buzlanma” uygulanıyor. Gerçi adamın ağzından dumanlar çıkıyor, ama sigarası görünmüyor.Casablanca adında bir film var. Dünya sinemasının en önemli klasiklerinden biri. Zaman zaman bizde de gösteriliyor, ama Bogart’ın sigarası buzlanıyor.***Orijinal adıyla “Mad Men” dizisi dünyada çok izlenmiş, başarılı bir dizi, Amerika’da reklamcılığın “patlayışının” hikâyesini ilginç kişiler üzerinden anlatıyor. O yıllar, bütün Amerikalıların emzik gibi sigara tükettikleri bir dönem. Kadın erkek herkesin elinde sigara var. Ama bir tek bizde bu dizide sigaralar buzlanıyor.Yeni gösterilen bir dizi de büyük sinema ustası Martin Scorcese’nin çektiği bir mafya dizisi. 20’li yıllarda Amerikan mafyasının bir kesiminin hikâyesini anlatıyor. Bütün mafya mensuplarının elinde puro var, hepsi buzlanıyor.Bu buzlama işi öyle gülünç bir halde ki, bazen filmin kişileri uyuşturucu alım satımından ya da çok ağır bir cinsel konudan söz ediyor ama ellerindeki sigaralar buzlanıyor.***Bu uygulama sigara meselesine takmış olan Başbakanımızın talimatı üzerine yapılıyorsa, birisi ona durumun gülünçlüğünü anlatsın da bundan vazgeçilsin.Ama sansürcü ruhun seçkin temsilcileri bunu Başbakan’ın gözüne girmek için yapıyor; yapmasınlar, gerçekten gülünç oluyorlar.“Sansürcülüğün, yasakçılığın uzanmadığı alan var mı” sorusunu sorup bu sigara buzlamasının önemsiz bir örnek olduğunu düşünenler olabilir. Olabilir, ama kuşkusuz en gülüncü budur.

Devamını Oku

Neden okuyorum?

13 Kasım 2010

Başlık, Fransızların genç kuşak parlak yazarlarından Frédéric Beigbeder’in bir yazısının başlığı. Beigbeder, aylık kitap dergisi Lire’de her ay yazı yazıyor. Ben bu yazıları kitaplarına göre kendime daha yakın buluyorum.“Neden okuyorum” başlıklı son yazısına Charles Dantzig adlı yazarın “neden okuyoruz” sorusuna verdiği cevapla giriyor: “Hiçbir işe yaramadığı için okuyoruz.”Sonra Beigbeder kendi okuma gerekçelerini sıralıyor. Her maddeyi okuduktan sonra, “ben neden okuyorum” sorusuna cevaplar üretmek çok kolay.Ben neden okuyorum? Birinci cümle Begibeder’e ikinci cümle bana ait:- Okuyorum çünkü hayat bana yetmiyor (Pessoa’nın dediği gibi).Hayat yetebilsin diye okuyorum.- Kadınlara saçma laflar etmemek için okuyorum.Kadınlar okuyanları sevdiği, hatta onlardan biraz korktuğu için okuyorum.- Dizi seyretmemek için okuyorum.Dizi seyrederek okuyabildiğim için okuyorum.- Başka yerde olmak için okuyorum.Başka yere gitmemek için okuyorum.- Sen olmak için okuyorum.Ben olarak çoğalmak için okuyorum.- Okuyorum çünkü dünyada hem tek başınayken hem yanında biri varken yapabileceğin tek şey okumak.Yanımdakilerle ilişkimi kesmeden okuyabildiğim için okuyorum.- Montaigne’in kafasına girebilmek için okuyorum.Aynen.- Montaigne, Flaubert ve Gide bana kim olduğumu öğretsin diye okuyorum.Onlar gibi yazamayacağımı bildiğim için okuyorum.- Ölüleri dinlemek için okuyorum.Canlıları dinlemek için okuyorum, çünkü kâğıt üzerindeki her şey ölü bile olsa canlıdır.- Dışarı çıkmadan ‘çıkmak’ için okuyorum.Nerede olduğumun farkında olmadığım için okuyorum.- Yaşlanmamak için okuyorum.Aynen.- Toplumdan olduğu kadar kendimden de kaçmak için okuyorum.Aynen, ama okudukça hem toplumun içine hem de kendi içime biraz daha fazla tıkılıyorum.- Özgür olmak için okuyorum.Okumayanlardan çok daha özgür olduğumu hissettiğim için okuyorum.- Rahatsız edilmemek için okuyorum.Rahatsız edilsem bile okuyabildiğim için okuyorum.- Telefona cevap vermemek için okuyorum.Telefona cevap verdikten sonra okumaya aynen devam edebildiğim için okuyorum.- Burada değil orada olmak için okuyorum.Aynen.- Hiçbir neden olmadan okuyorum.Okumaya başlama nedenimi hatırlamadığım için okuyorum.- Okumak için okuyorum.Aynen.***Beigbeder’in cevapları içinde birkaç “fazla Fransız” gelecek olanı da vardı, onları atladım. Ama bu eldeki malzeme de herkesin neden okuduğunu düşünüp anlayabilmesi için yeterlidir.NOT: Bu yazı Vatan Kitap’ın son sayısında yayımlandı. Ancak editörümüz Aytekin Hatipoğlu’nun önerisi ve iki okurumuzun isteği üzerine, bir “pazar yazısı” olarak tekrarladık.

Devamını Oku

Gerçekten bıktık

13 Kasım 2010

Cumhurbaşkanı Gül’ün, türban konusunda söylediği, kuşkusuz ülkenin büyük çoğunluğunun duygusunu yansıtıyor: Bıktık.Sadece türban değil, son derece basit bir şekilde ve biraz mantıklı olmakla çözülebilecek birçok meselenin hâlâ sorun ve kavga konusu olmasından bıktık.Türban üniversitenin meselesidir, reşit olmuş kişilerin bireysel özgürlükleriyle ilgili bir meseledir.Baskılardan korunmaları gerektiği için, reşit olmayanlara böyle bir yol açılması söz konusu değildir.Kamu hizmetinde herhangi bir ayrımcılık ihtimali ortaya çıkmaması için de “dini simgeler”in kullanılması bir özgürlük sorunu olarak ele alınamaz; tam tersine, hizmet alanların özgürlüğü için dini simgelerin kullanılmaması gerekir.Çözümü bu kadar açık olan bir mesele üzerinde birilerinin hâlâ sıçrayıp durmasının altında “güvensizlik” bulunuyor olabilir. Ancak o “güvensizliğin” de reşit olmuş kişilerin özgürlüklerini kısıtlama nedeni olarak ortaya konulması söz konusu olamaz.***Gül’ün açık olarak söylediği Avrupa Birliği standardında “isteyen istediğini giysin, isteyen istediğini yazsın” düzenine ulaşılamaması için Türk toplumu hâlâ çok taraflı baskı ve kısıtlamalar altında.Türkiye’de özgürlüklerden, demokrasiden korkan bir yapı varlığını koruyor. Bu yapı “korku” üzerinde duruyor. Korkunun konusu kimileri için türban, kimileri için Kürtçe, kimileri için de yazma ve çizme özgürlüğünün, başkalarının haklarının çiğnememe dışında bir sınırı olmaması.Değişik kesimler bu korkularıyla yaşarken, karşı cephelerde gibi görünenler aslında birbirlerini besliyor, birbirlerinin güvencesi oluyor.Türbandan korkan karikatürden korkanı, karikatürden korkan Kürtçeden korkanı ayakta tutuyor.Bir azınlık, bütün bu korkuların canlı kalması için yoğun şekilde faaliyet gösteriyor ve korkuların tümü ortadan kalkmasın diye uğraşıyor.Sonuna kadar uğraşıyorlar, çünkü bu sorunların çözüldüğü, artık sorun olmadığı bir toplumda kendi varlık nedenlerini de kaybetmekten korkuyorlar.Türban sorun olmaktan çıktığında Kürtçe de sorun olmaktan çıkacaktır.O zaman da o azınlıklar “iktidar” kaynaklarını, siyaseten nemalanma alanlarını kaybedeceklerdir.O zaman karikatürü, yazıyı, eleştiriyi suç olarak görebilenler seslerini çıkaramayacaklardır.

Devamını Oku