Öncelikle yargıçları haklarında açılan davalara karşı korumayı amaçladığı anlaşılan yasa önerisi de “günü kurtarma” mantığının bir ürünüdür.Bu öneri yasalaşırsa, “devlet”, devleti yöneten siyasi irade yargıçların dava konusu icraatları hakkında karar sahibi olacaktır.Türk yargısında, ana “devletçi” ruh egemendir. Özetle vatandaş ile devletin karşı karşıya geldikleri durumlarda yargının terazisinde vatandaş değil devlet ağır basar.Uygulamada vatandaş şikâyetçi olduğu yargı mensubu hakkında yargıya gidemeyecek, devlet aleyhine dava açacaktır.Bu durumda bakanlığın bu davaları izlemekle yükümlü hukukçuları bir yargıcın davasında belli bir şekilde davranabilir, yani davayı kovalar ya da kovalamaz. Bir yargıç korunur bir başkası korunmaz. Devlet adına davaya giren hukukçular bir davada şikâyetçi vatandaşın haklılığını kabul eder bir diğerinde davayı sonsuza kadar uzatır.***İddiaya göre bu yasa önerisi hazırlanırken, asıl amaç, Ergenekon davaları sürecinde yaşananlar ve bazı yargıçların mahkûmiyetinin Yargıtay tarafından onaylanmasıdır.Bu davalar cumhuriyet tarihimizin en önemli siyasi davaları arasındadır. Konusu demokratik düzene şiddet ve kamu imkânlarını kullanarak müdahalelerin son dönemdeki örnekleridir. Bu kadar önemli bir meselede davaların yürütülme şekliyle ilgili bazı kaygılar olması da doğaldır. Ama bu davalar çerçevesinde yaşananlara bakıldığı zaman yargının da ciddi bir bölünme içinde olduğunu görmek zor değildir.***Devletin başka önemli kurumları gibi, Silahlı Kuvvetler gibi, emniyet gibi, yargı da demokrasinin en temel unsurlarından biri olan “şeffaflık” yerine geleneksel kapalı toplumun temel unsurlarından biri olan “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla kendini savunma eğilimindedir.Bu “kapalı toplum-asgari şeffaflık-hesap vermeme” sisteminin tümüyle değişmesini hedeflemek yerine günü kurtaran yasalar çıkarmak derde deva olamaz.AKP hükümetinin gösterdiği yorgunluk işaretleri de günü kurtarma girişimlerinin tekrarlanmasına yol açıyor. Bütün önemli meseleleri seçim sonrasına bırakırken yargıyla ilgili bir yasa değişikliğini araya sokmak da bundan başka bir şey değildir.
İstanbul’da protesto gösterisi yapma girişiminde bulunan öğrencilere atılan ağır dayak üzerinde durmaya devam etmeliyiz. “İlk defa olmuyor ki” diyerek dudak bükmek, aynı sahnelerin bundan sonra da yaşanmasına yardımcı olacağı için devam etmeliyiz.Dayağın atıldığı günün akşamı, görüntüler birçok televizyon kanalında yayınlandı. Yere düşmüş kıza atılan tekmeyi herkes gördü.Ertesi günkü gazetelerin bazıları bu dayak atılması haberine geniş yer vermişti. Ama bazıları olayı ya hiç vermemiş ya da görülmesi çok zor olacak kadar küçük ve “farklı” vermişti.Bu gazetelerin tümünün daha çok AKP’ye yakın olmalarının ötesinde; o gazetelerde çalışan meslektaşlarımızın ağır bir yanlışını tespit etmek zorundayız.İstanbul’un göbeğinde yaşanan olay, doğrudan doğruya bir dayak atma olayıdır. Kimilerine göre polis “orantısız güç” kullanmıştır, ama zaten durum orantısızdır. Polis güç kullandığı anda orantılı olması da mümkün değildir.Habere birinci sayfada yer vermeyen gazetelerin ikisinde olay iç sayfalarda da verilmedi, ikisinde ise iç sayfalarda, fotoğraf altlarında verildi. Birinde “polisle eylemciler arasında arbede yaşandı” denilmiş, diğerinde de “yumruk yumruğa” başlığıyla sanki eşit bir kavga durumu varmış gibi bir izlenim yaratılmak hedeflenmiş.HABER GİZLENEMEZBir gazetenin, herhangi bir siyasi partiye yakın olmasının, yayın politikasının belli bir siyasi eğilimle örtüşmesinin bir sakıncası olmadığı gibi, gazeteyi yayınlayanın ve hazırlayanların yaptığı bu “seçim”e karşı okur da bir “seçim” yapar ve gazeteyi okur ya da okumaz.Ama kendileri de birer genç olan polislerin öğrenci gençleri kıyasıya dövmesi haberdir, bu haberi gizlemek de aslında mümkün değildir. Belki sadece o gazeteyi okuyanlar bu olaydan, gençlerin nasıl dövüldüğünden bilgi sahibi olmayabilir, ama aynı akşam o kişilerin birçoğu ellerinde uzaktan kumanda aletleriyle kanallar arasında gezinirken ya da internet sitelerine baktıklarında olaydan haberdar olacaklardır.Artık hiçbir haberi insanlardan gizleme imkânı kalmadı. İran’da ve Çin’de toplum bütün teknolojik kısıtlamalara rağmen dünyadan haber alabiliyor. Şu anda kendi halkını dünyadan tecrit etme “başarı”sını sürdürebilen tek yönetim Kuzey Kore’deki yönetimdir.İstanbul’da öğrencilerin kıyasıya dayak yemelerini gizlemek mümkün olmadığına göre, gizleme girişiminde bulunanlar öncelikle kendi okurlarına sonra demokrasiye ve üçüncü olarak da kendilerine yakın buldukları AKP’ye ayıp etmekte, haksızlık yapmaktadır.Buna benzer “haber gizleme” olaylarının “ilk olmadığını” söylemenin bir faydası olmadığı gibi, birbirlerini rakip olarak gören gazete ve gazetecilerin “o da şunu yaptı” demeleri de sadece bu mesleğe zarar veren bir tavır olmuştur.Son öğrenci dayağı, medyamızda da kendisini gözden geçirme ve başkası yanlış yaptı diye kendinde de yanlış yapma hakkı görme devrinin kapanmasına yardımcı olursa, biz de bundan büyük bir yarar sağlamış oluruz.
Biliyoruz, her gün de örneklerini görüyoruz. Toplumumuz ağır bir şiddet hastalığıyla malul. Evde şiddet var; sokakta, okulda, siyasette şiddet var. Bu hastalık bulaştığı her alandan bir diğer alanı besliyor, en tepede de devlet bulunuyor.Bir protesto gösterisi yapmak isteyen gençlere atılan dayağın hiçbir açıklaması olamaz. Gösteri barışçıdır, herhangi bir şiddet unsuru yoktur, ama medeni bir ülkede asla hoş görülmeyecek bir şiddetle karşılaşmıştır.Yaşıtlarına bu kadar sert davranan “kamu” görevlileri, herhalde evde babalarından, annelerinden dayak yemişlerdir; okulda kendilerine sert davranılmıştır. Yoksa bu hunharlığı neden yapsınlar.Elinde herhangi bir saldırı, hatta savunma aracı da olmayan yaşıtlarına bu muameleyi yapabilenlerin ruh durumu ancak tıbbi deyimlerle açıklanabilir.Ama bu “bastırma” operasyonu için talimat veren amirlerin, müdürlerin, en tepedeki sorumluların, İçişleri Bakanı’nın sorumluluğu o genç polisten az değildir, hatta fazladır.***Böyle olaylarda hemen bir “eğitim” bahanesi ortaya çıkarılır, birileri “personelimizin eğitim eksiği var” der. Eğitin o zaman, işiniz ne.Ama eğer eğitmiyorsanız; bunun anlamı, bakan koltuğuna kadar sorumlu ve yetkili olanların, toplumu kemiren bu şiddet hastalığını ciddiye almadığıdır. Gençler ve herkes, her şeyi protesto etme hakkına, her konuda fikrini ifade ve tepkisini şiddete başvurmadan gösterme hakkına sahiptir. Devleti yönetenler bunu içlerine sindirmediği zaman da, üniformalı genç üniformasız genci kıyasıya döver.***Bu gibi olayların ardından, toplumdan gelen tepkiye göre, sorumlu mevkidekiler göstermelik tedbirler alır. Onların yönetmek ve eğitmek durumunda olduğu personel de o tedbirlerin göstermelik olduğunu bilir ve aynı olaylar tekrarlanıp durur.Bu çirkinliğin sona ermesi ihtimalinin ne zaman belireceği de bellidir. Üniformalı gençlere “vurun” diyenler ve o emri coşkuyla yerine getirenler gerçekten ceza gördükleri an ders başlamış olacaktır.***Yaşanan bu son şiddet örneği hakkında, ülkeyi yönetenler arasından kimse tepki göstermezse, onlar da sorumludurlar, toplumu şiddet hastalığından kurtarma görevlerini yerine getirmemiş oldukları için suçludurlar.İstediğiniz kadar yol yapın, bina dikin, üniversite açın, her gün defalarca “demokrasi” deyin, yaptıklarınızla övünün; gençleriniz böyle dövüldüğü sürece ülkeniz ve toplumunuz “geri”dir ve bunun gereğini yapmayan herkes suçludur.
Evimin yakında bir okul var. Genellikle eğlenen, oynayan çocukların keyifli uğultusu geliyor. Cumaları ve diğer tören günlerinde ise çocukların neşeli uğultusunu bastıran, bağıran öğretmenlerin sesi oluyor.Çocuklar öğretmenin her dediğini hemen yapmıyor. Eğlenmeyi hemen bırakmak istemiyorlar, haklı olarak. Ama öğretmen sabırsız, hemen hizaya girmelerini, gülmeyi, konuşmayı kesmelerini istiyor. Çocuklar direniyor, öğretmen daha çok bağırıyor.Onların bağırması çocukları uysallaştırmıyor, öğretmenin talimatlarını dinlemekte yine de acele etmiyorlar. Ama öğretmen bağırıyor...Bağırmak bir öfke ifadesi, bazen isyan ifadesi, bazen de korunma yöntemi. İnsanın anlık öfkesine yenilerek sesini yükseltmesinin anlaşılır bir yanı var. Bir haksızlığa tepkinin ifadesi olarak bağırmanın anlaşılır çok yanı var.Ama bir zorunlu ikna, susturma yöntemi olarak, bir korunma yöntemi olarak bağırmanın anlaşılır bir yanı yok. Bu saiklerle bağıranlarla empatiye de gerek yok.***En iyi savunma saldırıdır, diye bir söz vardır. Bağırarak saldırmak, karşısına aldığı neyse ona en baştan hakaret yağdırmak, daha çok bu deyişi bilerek ya da bilmeyerek, bir mücadele yöntemi olarak seçmiş olanların tarzıdır.Bağıranın amacı korkutmaktır. Karşıdaki, herhangi bir nedenle bağırana aynı şekilde karşılık verme imkânına sahip değilse susar ve bağıran kazanmış olur. Kazanmış görünür, “nasıl da susturdum” diye kendisinden memnun kalır.Bağıran bir de bağırılandan yukardaysa, bağıranın keyfine diyecek olmaz. Bağırılan çocuklar bağıran öğretmene cevap verme, bağırma imkânına sahip değillerdir. Bağıran öğretmen isterse onların hayatlarını karartır.***Toplumun en etkili ve yetkili kişisi, bağırmayı bir ifade ya da savunma yöntemi olarak benimsemişse, her defasında en yakındakiler, onun görebileceği kadar yakınında olanlar alkış ve desteklerini göstermek zorundadırlar. Yoksa onlara da bağırılır.Sürekli bağıran, parmağını sallayarak tehdit eden birisinin, en yakın insan çemberi dışındakilerden sempati görmesi kolay değildir.Birkaç basamak yukarıda duran, kürsüye ve mikrofona hâkim olan bağırınca herkes çekinir, “ben çekinmem” diyenler de çekinir ve iletişim yolları iyice çarpık hale gelir.Öğretmenim lütfen bağırmayın.En az bağıran, hatta hiç bağırmayan öğretmenler en sevilen ve sözü en fazla ağırlık taşıyan, dinlenen öğretmenlerdir.
CHP’de bir süredir tam bir sükûnet egemen. Genel Başkan’ın isteği üzerine ekranlarda boy göstermeler de en aza indi, sadece Kılıçdaroğlu konuşuyor.Bir heyet Kürtlerle görüşmeler yaptı, rapor hazırlayacağı söylendi, ama henüz bir rapor çıkmadı.Parti içinde sıkıntı yaratan türban ve özgürlüklerle ilgili bir siyasi çıkış da yapılmadı.Bu sessiz bekleyiş, parlamenter sistemin en doğal ve kaçınılmaz beklentisinin sonucu. 18 Aralık’taki kurultayda yeni Parti Meclisi seçilecek. Ama örgüt ve partinin bütün bünyesi bu meclisin oluşmasına tek bir açıdan bakacak: Milletvekili aday listelerini kim, nasıl oluşturacak?Parti örgütlerinde çalışanların birinci hedefinin milletvekilliği, sonra da bakanlık olması bu sistemin en doğal yanlarından biridir. Sonuçta bir güç oyunu olan siyasette, oyunu biraz daha yukarda oynamak, daha güçlü olmak, yine sistemin temel mantıklarından biridir.CHP’de de, görüldüğü üzere kimse Kürt raporunu beklemiyor, türban konusunda genel başkanın çizgisinin daha netleşmesini de beklemiyor, ama kurultayın ardından ortaya çıkacak yeni yönetimin milletvekili aday listelerini nasıl belirleyeceği bekleniyor.***Kılıçdaroğlu, genel başkan seçilmesinin hemen ardından “ön seçim”den söz etmişti. Ön seçim, milletvekili adaylarını parti üyelerinin ya da il ve ilçe delegelerinin seçimle belirlemesi anlamına geliyor.Bu yöntemdeki sorun, örgütün her zaman genel merkezin ana saikleriyle değil yerel koşulları ve güç dengelerini düşünerek hareket etmesidir.Bu yöntemde daha fazla etkinlik elde etmek için aslında partiyle ilişkisi olmayan, ama parti içinde önemli kişilerin başta hemşehrilik olmak üzere çeşitli bağları kullanarak bol miktarda üye ve delege yapmış olmalarıdır.1999’daki seçim yenilgisinin ardından Baykal’ın istifası sonrasında yeni yönetim bu sakatlığı gidermek için üyelik kayıtlarına yönelik ülke çapında bir çalışma yapmak istemiş, ancak tamamlamaya ömrü yetmemişti.Genel Başkan’ın yeni parti meclisi listesini kendisinin belirleyeceğini söylemiş olması, bütün sorumluluğu ve seçim sonucunun da sorumluluğunu üstlenmesi anlamına gelecektir.CHP örgütü de seçime bu ihtimali değerlendirerek gidecektir.CHP için “o” gün aday listelerinin açıklandığı gün olacaktır.
Otuz yıl önce DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler insanların gözü önünde vurularak öldürüldü.Otuz yıl önce.Ve bu otuz yıl boyunca dava görüldü! Ve de otuz yıl sonra dava zaman aşımından düştü!Davanın nasıl olup da zaman aşımından düştüğünü, haberi okuyan herkes görebilir. Okuyan herkes de ortada bir gariplik olduğunu görecektir.Gariplik çok açık: Ülkemizin onurunu yaralayan birçok cinayetin failleri sanki gizli eller tarafından korunuyor, bu davalar çıkmaza götürülüyor.Yargı bağımsızdır...Türkiye bir hukuk devletidirBu cümleler milyonlarca kere tekrar ediliyor. Bu cümleleri söyleyenler, başta siyasi iktidar sahipleri ve yargı olmak üzere, bu davaların nasıl böyle sonuçlanabildiğini açıklamakla yükümlüdür.***Yargıtay var, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu var, üst mahkemeler var, özel yetkili mahkemeler var. Ama herkesin gözü önünde işlenen cinayetlerin failleri bir şekilde kurtulabiliyor.Abdi İpekçi’nin katilinin askeri cezaevinden nasıl kaçırıldığının cevabı hâlâ ortada yok.Aynı katilin hapishaneden erken salınmasını sağlayacak bir uygulamaya giden yargı mensupları hakkında nasıl bir işlem yapıldığını kimse bilmiyor. Bu yargı mensuplarından birinin eşinin o katilin avukatı olması da ne baroları rahatsız ediyor ne de HSYK üyelerini.***Hrant Dink’in katili yine herkesin gözü önünde “çocuk” yapıldı ve yine herkesin gözü önünde az bir hapis cezasıyla kurtulacak; sonra toplumdaki “mümtaz” yerini alarak “kahraman muamelesi” görecek. Belki o da korunduğuna güvendiği için gazetecileri tehdit etmekten çekinmez.Bu cinayetlerin açıkça görüldüğü gibi “uyutulması”, katillerin gizli eller tarafından himaye edilmesi bütün ülke için utanç vericidir, gerçekten onur kırıcıdır.Hâl böyleyken bir hukuk devletinden söz etmek de düpedüz yalancılıktır. Bu davalar bu şekilde “temizlendikçe” Türk yargısı kuşku altında olacaktır.***Yüksek yargı var, barolar var, hukukçuların örgütleri var. Herhalde bu olaylar karşısında onların arasında da uyku uyuyamayanlar vardır.“Muasır medeniyet” yolu, gerçek hukuk devleti yolu bu pisliklerin temizlenmesinden geçtiği içindir ki; yargıçlar, savcılar, bütün hukukçular şu andaki korkunç durumdan “vazife çıkarmak” zorundadırlar.
WikiLeaks sayesinde, hepimizi bir süre meşgul edecek hem eğlenceli hem de heyecan verici malzemelere kavuştuk. Şu ana kadar ortaya çıkan “kripto”lar sayesinde öğrendiğimiz en önemli konu, bazı Amerikalı diplomatların fena halde dedikoducu oldukları.Kimden, nasıl, hangi bağlamda elde ettikleri belli olmayan “bilgi”leri kendi üstlerine aynen aktarmışlar. Eğer ABD başkentinde birileri bunlara dayanarak politikalar oluşturuyorsa, en süper gücün dünyada yaşadığı sorunların da kaynağı anlaşılmış oluyor.***Aslında Ankara’dan yollanan raporlar bir ölçüde Türkiye’deki yaygın ruh hallerini de yansıtıyor. 2002 seçimlerini kazanmasının ardından AKP ile ilgili çeşitli kuşkuların bu raporlara yoğun biçimde yansıdığı görülüyor.Başbakan’ın İsviçre’de banka hesapları olduğuna ilişkin kripto, elbette kimilerinin çok hoşuna gitmiştir. Ancak hiçbir kaynak ve belge gösterilmediği için, bunu bir siyasi yıpratma malzemesi olarak kullanmanın yakışık almayacağını da görmek gerekir.Bu dedikoduyu olduğu gibi üstlerine aktaran diplomatların, yine şu anda öğrendiğimiz kadarıyla, ciddi bir siyasi tahlil yapmadıklarını da görüyoruz. Görev yaptıkları ülkelerde, en geniş kesimlerle ilişki kurmakta her zaman çok başarılı oldukları bilinen Amerikalı diplomatlar herhalde Türkiye’deki çalışmalarında dedikodularla yetinmemişlerdir.***İlk belgelerin ortaya çıkışından itibaren, bunların içeriğinin yoğun şekilde AKP karşıtı unsurlarla dolu olması üzerine bazı yorumcular, “AKP’yi ABD destekleyip iktidar yapmıştır” teorisinin de çöktüğünü söyledi. O belgelerden bunu çıkarmak zordur, ama tersini çıkarmak da zordur.Belgeler ortaya çıktıkça herkes kendi görüşünü destekleyen bir ya da birkaç belge bulacak ve bunları kullanmaya çalışacaktır.***Ankara kaynaklı raporlar en azından şunu gösterdi: ABD istediği kadar rakipsiz bir süper güç olarak dünyaya nizam vermeye çalışsın, onu da insanlar yönetiyor. İnsanlar da her türlü kusurlarıyla vardır ve örneklerini görmeye devam ettiğimiz gibi, rakipsiz bir süper gücü de yanlışa sürükleyebilirler.Yine de WikiLeaks sayesinde eğlenceli günler geçirmemizi sağlayacak bol miktarda malzememiz olacaktır, bunun için de WikiLeaks’e teşekkür edelim.
Mayıs 1968’in heyecanlı günlerinde akıllı bir genç, Paris’in bir duvarına “yasaklamak yasaktır” diye yazmıştı.O söz 42 yıldır yaşıyor ve döndü, Erdoğan’dan üniversite rektörlerine “yasakları yasaklayın” talimatı oldu.O yılların dünyaya getirdiği özgürlükçü rüzgârların hâlâ geçerli olduğu bu talimat dolayısıyla da anlaşılıyor.Bu sözün 2010 Türkiye’sinde tekrar edilmesi, diğer yandan da üniversitedeki özgürlük durumunun, gençlere reva görülenlerin hiç de iç açıcı olmadığını ortaya koyuyor.***Erdoğan bu sözü söylerken, izleyenlerin tümü sözünü “türban” konusuyla ilgili olarak algılamış. Metin okunduğunda da Başbakan’ın üniversitelerdeki özgürlük sorununu esasen bu konuya bağlı olarak düşündüğü anlaşılıyor.Daha birkaç gün önce, kendisinin katıldığı bir üniversite açılışında aleyhte gösteri yapan gençlere bir yılı aşkın hapis cezaları verildiğinde, Erdoğan’ın ya da başka bir siyasi iktidar sözcüsünün buna tepki gösterdiğini görmedik.Üstüne üstlük olaya tepki gösteren gençlere Başbakan tepki gösterdi.***Türkiye’de üniversitelerde özgürlük sorunu vardır ve bu sorun türbandan ibaret değildir.Özgürlük sorunları üniversite ile de kısıtlı değildir, bütün ülkenin ciddi özgürlük sorunları vardır.Bu sorunun temelinde de özgürlüğü kendi talepleri ve yaklaşımlarıyla kısıtlı görmek gibi bir zihniyet vardır.Bir siyasi aleyhine bağıran gençlerin özgürlüğünü savunmayanlar sadece kendi görüş açıları içinde yer alan bir özgürlük anlayışını savunduklarında bu zihniyet en kuvvetli şekilde kendisini göstermiş oluyor.***Başbakan “yasakları yasaklayın” dediği zaman tabii ki hiçbir üniversite rektörü kalkıp “yasakları yasaklamaya siz başlayın biz de sizi izleyelim” dememiştir, diyememiştir.Eğer birisi bunu söyleseydi, çok sert bir tepkiyle karşılaşması büyük olasılıktı.Türkiye hâlen “yasakların yasaklandığı” değil, “yasakların esas” olduğu bir ülke durumundadır. Birçok konuda sağlanan önemli gelişmelere rağmen bu “esas” hâlâ geçerlidir.Başbakan Erdoğan “yasakları yasaklama” faaliyetine başladığına ve bütün yasakları yasak olarak gördüğüne halkı inandırdığında rektörlere verdiği talimat da bir anlam kazanmış olacaktır.