İki general ile bir amiralin, ilgili bakanlar tarafından açığa alınmalarına yönelik ilk günkü sert tepkiler çabuk dindi. Yasal bir hükümetin ağır bir suçtan yargılanacak olan kamu görevlilerinin görevlerine devam etmemeleri kararının hukuki dayanakları da fazlaca tartışmaya gerek görülmeden kabul edildi.Ancak olayın ilk anından itibaren ortaya konulmuş olan açık bir tespitle ilgili olarak hükümet kanadında sadece sessizlik var.Türkiye’de ağır suçlamalarla yargılanan veya yargılanması engellenen kamu görevlilerinin sayısı ne yazık ki pek çok.Örgütlü suçlara, hatta cinayetlere çeşitli şekillerde karıştıkları iddia edilen kamu görevlilerinin bazılarının “siyasi koruma” altında olduklarının örnekleri de var.Ağır suçlamalarla yargılanan kimi kamu görevlileri hakkında da, yargılamanın sonuna kadar açığa alma işlemi “adamına göre” uygulanıyor.***Siyasi iktidar sahiplerinin kamu görevlilerini “bizden olan memurlar, bize karşı olan memurlar” olarak ikiye ayırıp belirgin şekilde çifte standart uygulaması yeni bir durum değildir. “Benim memurum senin memurun” ayrımını, siyasi iktidarların çalışacağı kişileri seçme hakkı olarak görmenin tartışılır yanları olabilir. Ama eğer konu “suç” ise siyasi iktidarların “seçme hakkı” olamaz.Tam tersine, bazı kamu görevlileri için yapılan işlemi yine ağır iddialarla yargılanan başka kamu görevlilerine uygulamamak, hem açık bir ayrımcılık hem de suçtur.Toplumdaki bölünme ya da kamplaşmaları en çok körükleyen, siyasi iktidarların bu tür çifte standart uygulamaları olmuştur. Siyasiler, konu suç olunca hiçbir ayırım yapmadıklarını topluma gösterirlerse kamplaşmaların törpülenmesine gerçekten katkıda bulunmuş olurlar.***Kamu görevlileri, görev alanları ne olursa olsun halka hizmet vermekle, devlete değil halka hizmet vermekle yükümlüdürler. Onları “benden-karşıdan” diye ayırarak farklı uygulamalara gitmek bu kamu görevlilerini de “taraf” olmaya, bir tarafı seçmeye yöneltir.İki general ile bir amiralin açığa alınması bir ilk oldu, ama bu tasarrufun herhangi bir açıdan “farklı” bir uygulama olarak görülmesinin önüne geçmek, bu yöndeki kuşku ve kaygıları gidermek de siyasi yetki sahiplerinin görevidir.
V. S. Naipaul İngiliz yazar olarak anılıyor, Trinidad doğumlu, Nobel ödülü sahibi. İstanbul’da edebiyatçıların, yazarların katılacağı bir toplantıya Naipaul da davet edilmişti.Sonra Hilmi Yavuz, bu yazarın “Müslümanlara ve Müslümanlığa hakaret ettiğini” ifşa etti, ortalık birbirine girdi. Toplantıya katılan yazarlar dörde ayrıldı:1- Konuya uzak duranlar.2- Gelmesin, diyenler.3- Gelseydi de dersini yüzüne karşı verseydik, diyenler.4- Bir sözü yüzünden linç etmek ayıptır, diyenler.***Aslında Naipaul’ün ne zaman, tam olarak ne dediği, neyi kastettiği bu gürültü içinde pek anlaşılmadı. Batı’da yaşayan Müslümanlar için “parazit” kelimesini kullandığı, bunun da Müslümanlara ve İslam dinine hakaret olduğu peşinen kabul edildi.Naipaul davetliydi, anlaşılan tepkiler üzerine gelmemesi rica edildi. Başka tatsızlıklar çıkabileceği kuşkusuyla yapılan bu ricaya İngiliz yazar uydu ve gelmedi.***Şimdi bunun tersini düşünelim...Batı hakkında, Hıristiyanlık hakkında ağır sözler sarfetmiş yazarımız az değildir. Eğer bunlardan birisi, bir Batı ülkesinde toplantıya davet edilmiş, ama Hıristiyan dünyasıyla ilgili sözleri sonradan öğrenilmiş olsa...Dini bütün Hıristiyan yazarlar “gelmesin” diye bağırsa, bazıları da “gelsin de gününü gösterelim” dese...Naipaul’e ateş püsküren arkadaşlar ne yapardı?Söyleyelim: Ne Batı dünyasının ikiyüzlülüğü, ne çifte standartçılığı kalırdı. Önce çağırıp sonra gelmemesini rica edenlere hep bir ağızdan “korkak” diye bağırılırdı. Kimileri istenmeyen yazarımıza “git de onlara derslerini ver” diye savaş çağrısında bulunurdu.***Ama şu var; bu yazarımız eğer gitmeyecekse, gitmeyişinde can korkusu etkili olmazdı, çünkü kimsenin fiilen lince teşebbüs etmeyeceğini bilirdi. Belki yumurta atmaya kalkan bir iki fanatik olurdu, ama onlar da asla “yazar”lar arasından çıkmazdı.Kendisine “gelme” diyen organizatörlerin aklına da asla “saldırıya uğrayabilir tehlikesi“ gelmezdi.***Naipaul olayına tersinden bakarsak göreceğimiz manzara gürültüyü koparanlar için bir şey ifade eder mi, bilemeyiz. Ama şunu da bilelim; oralarda Hıristiyanlıkla ilgili çok daha ağır sözler edenler var, onlara kimse bir şey yapmıyor.
Seçimli bir kurultaya gidilmesi konusunda CHP’nin yeni yönetimi beklenen kararı almış görünüyor. Parti içindeki üç kesim de buna göre hazırlık yapıyor.Çarşaf liste, blok liste tartışması aslında şu anlama geliyor: Kılıçdaroğlu ve kadrosu, diğer grupların, Önder Sav ve Deniz Baykal’a bağlı olanların da yönetimde temsil edilmesine razı olacak mı?Eğer Kılıçdaroğlu, yeni yönetimde Baykal ve Sav’ın da yer almasını kabul ederse yetkilerini paylaşmayı da kabul etmiş olacaktır. Bunun diğer sonucu da genel seçimlerde milletvekilliklerinin de paylaşılmasıdır.CHP’nin yeni yönetimi için bu seçim son derece kritik bir hale gelmiştir. Parti yönetimini paylaşmamanın, milletvekili aday listelerinin tümüyle Kılıçdaroğu tarafından belirlenmesinin açık riski, parti örgütünün bir bölümünün seçimlerde çalışmaması ya da gönülsüz çalışmasıdır.Baykal ve Kılıçdaroğlu’na yakın isimler, yeni yönetimde etkili olmaları, dolayısıyla milletvekili aday listelerinde de istedikleri ağırlığı taşımamaları durumunda ne yapacaklardır?***CHP kamuoyu da şu anda bunu tartışmaya başlamıştır. Eğer Kılıçdaroğlu yönetimi, diğer gruplar açısından bir tasfiye olarak görülecek adımlar atarsa CHP’den ayrılmaların ve yeni parti arayışlarının gündeme gelmesi kaçınılmaz görünmektedir.Baykal ve Sav grupları şu anda, yönetimi paylaşmaya razı görünmektedirler. Ancak Kılıçdaroğlu, istedikleri paylaşmayı yapmazsa kurultayda zorunlu olarak güçlerini deneyeceklerdir.Kılıçdaroğlu genel başkan olarak, birkaç isim dışında Baykal ve Sav’a yakın isimler tarafından “kuşatılırsa” bugünkü durum devam edecek, eski yapı Kılıçdaroğlu’na “adım attırmayacak”tır.Genel seçimler bu kadar yakın olmasaydı, CHP içindeki dengeler daha yavaş işleyen bir süreç içinde tekrar kurulabilirdi. Ancak seçime 6 ay vardır ve CHP’nin bu seçime nasıl bir yönetimle, hangi politikalarla gideceği belli değildir.***Kılıçdaroğlu yönetimi paylaşmayı, milletvekili listelerini de buna göre belirlemeyi kabul ederse de CHP’nin seçim kampanyasında çok farklı, hatta birbiriyle çelişen sesler yükselmesini de engellemek mümkün değildir.Ecevit küçülerek büyümeye karar vermişti ve başarılı olmuştu. Kılıçdaroğlu ve kadrosunun böyle bir siyasi cesaret sahibi olup olmadığını önümüzdeki günler gösterecektir.
İçişleri ve Milli Savunma bakanları ilk kez yasal yetkilerini kullandılar, Balyoz operasyonu davasının sanığı üç generali açığa aldılar.Bu yetki ilk kez kullanılıyor.Hukuk açısından bakıldığında herhangi bir sorun yoktur, asker üzerinden siyaset yapma alışkanlığından vazgeçemeyen CHP’lilerin dediği gibi sivil darbe de yoktur. Söz konusu üç general ciddi bir davanın sanıkları arasındadır. Bu davaya konu olan faaliyet, sanıkların asker kimliklerini ve görevlerini kullanarak suç işlemiş olmalarıyla ilgilidir.***Bu işlemin “askeri yıpratma” faaliyetinin bir parçası olduğunu savunanlar, artık hiçbir demokratik ülkede kalmamış olan bir düzeni korumaya çalışıyor.Demokratik düzende olmayacak olan, olmaması gereken hemen her şey bizde yaşandı. 27 Mayıs... 22 Şubat... 21 Mayıs... 12 Mart... 12 Eylül... 28 Şubat... 27 Nisan...Bu tarihlerin her biri olmaması gerekenlerin olduğu ve şiddetle olduğu tarihlerdir.Bu tarihlerin her birinde siyasete, topluma yasal yetkiler aşılarak, anayasa çiğnenerek müdahale edilmiştir. Sadece 22 Şubat ve 21 Mayıs’ın genç subayları cezalandırılmış, 12 Mart’ta ise suçu işleyenler değil işleyemeyenler cezalandırılmış, diğerlerinin hiçbir sorumlusu hiçbir takibata uğramamıştır.Askeri asıl yıpratanlar bu tarihlerdeki müdahaleleri yapanlar ve “memleket elden gidiyor yetişin” diyerek onları bu müdahalelere yönlendirenlerdir.Askeri yıpratanlar 33 köylüyü kurşuna dizen general Muğlalı kadar, onun adını bir kışlaya vermenin vefa olduğunu zanneden başka askerlerdir.***Türkiye, bir gecekonduda askere ait el bombalarının ele geçirilmesiyle birlikte asker sivil ilişkilerinin ve demokraside askerin konumunun normalleşmesiyle sonuçlanacak bir sürece girdi. Bu süreçte birçok yanlış yapılmış olabilir. Yapıyı iyi bilmeyenlerin acemilikleri de söz konusu olmuştur, sadece askeri yıpratmayı düşünenlerin girişimleri de.Ama Türkiye bütün bu iniş çıkışlara rağmen yeni düzene geçmek zorundadır.Geçiş sürecinde askerin yıpranmaması önemlidir ve bunu sağlayacak olan, yine askerin kendisidir.Kimse kendi silahlı kuvvetlerinin, ülkesinin güvenliğinin bekçisinin moralinin bozulmasını istemez. Ama demokraside bunun karşılığı da asla “kimse bana karışamaz” tutumu değildir.***CHP de, 12 Eylül’le ilgili “dostlar alışverişte görsün” önergeleri verirken, “sivil darbe” diye ortaya çıkarak demokrasi ile ilişkisinin zayıflığını, asker üzerinden siyaset yapmaktan vazgeçemediğini gösterdi.MHP’nin, haklarında hırsızlık, rüşvet, çetecilik gibi suçlamalarla dava açılmış bütün kamu görevlilerinin ve belediye görevlilerinin açığa alınması önerisi de son derece yerindedir. Hemen uygulanmalıdır.
Seçime altı ay kala, siyasi partilerin seçim ittifaklarını düşünmeye başlamalarında herhangi bir gariplik yok. Gariplik, tartışmanın en olmayacak ittifak ihtimali üzerinden başlamış olmasında.CHP’liler ve BDP’liler bayram ziyareti sırasında ayaküstü bir şeyler konuştular ve iki partinin seçim ittifakı ciddi ciddi tartışılmaya başlandı.CHP Genel Başkanı’nın dün bu ihtimali kesin olarak reddetmesi herhalde konunun kapanmasını sağlayacaktır.Buna karşılık BDP’nin sosyalist-komünist partilerle seçim ittifakı yapması birçok açıdan makul olarak görülebilir.BDP Eşbaşkanı’na göre partisi “sol” bir partidir ve seçime geniş bir “sol ittifak” ile girilebilir.Bu ittifakın yüzde 10 barajını aşması kesin olmasa da iyi düzenlenmiş bir bağımsız adaylar sistemiyle BDP Meclis’e daha çok milletvekili sokacağı gibi sosyalist-komünist partilerin birkaç temsilcisinin de Meclis’e girmesi siyasete ciddi bir canlılık katacaktır.***Diğer tarafta da, henüz açık olarak konuşulmamakla birlikte AKP’nin Kurtulmuş’un Has Parti’si ile BBP’yi kendi listelerinden Meclis’e sokması ihtimali bulunuyor. Bu ittifak AKP’ye kaç puan daha kazandırır, şimdiden bilinmez ama hem MHP’ye hem de Saadet Partisi’ne yönelmiş seçmenin bir kesiminin oylarının bu sayede AKP’ye gitmesi mümkündür.CHP’ye ise seçim ittifakı ihtimali olarak sadece DSP kalıyor. Rahşan Ecevit’in de manevi desteğini açık olarak CHP’nin yeni yönetimine vermesinin ardından bu partinin oyunun iyice aşağıya inmesi kaçınılmazdır. Ancak geçen seçimde Baykal’ın yaptığı ittifakın önümüzdeki seçimde de tekrarlanmasını bu kesimdeki seçmenin olumlu bulacağı kesindir.***Haziran 2011 seçiminden sonra oluşacak Meclis’in ilk ve önemli işinin yeni anayasa hazırlamak olacağını Başbakan defalarca ifade etti. Bu konuda AKP’nin çalışma yöntemini belirleyecek olan birinci unsur kuşkusuz seçimdeki oy oranı ve Meclis çoğunluğunun durumu olacaktır.Her durumda yeni Meclis’te en geniş siyasi yelpazenin yer alması Meclis’in temsil niteliğini artıracağı gibi siyasi ortamı da zenginleştirecektir.
Milletvekili dokunulmazlığı öteden beri siyasetin temiz olmayan yönlerinden biri olarak görülür. Kendisini Meclis’e atmış kimilerinin, bazen daha önceki suçlarının hesabını vermekten böylece kurtulduğunun, bazen de elde ettiği bu yeni imkânla yeni suçlar işlediğinin sayısız örnekleri vardır.Milletvekillerinin en azından Meclis’te bulundukları süre içinde takibattan kurtuldukları suçlar arasında en fazla trafik suçları ve ticari suçlar yer alırdı. Şimdi ise daha farklı bir görüntü var. Sadece sözleri yüzünden, büyük çoğunluğu BDP’li olmak üzere milletvekilleri hakkında toplamda binlerce yıllık hapis cezası istenen davalar bu vekillerin Meclis’ten ayrılmasını bekliyor.***Yargının bir kesimi, vatandaşlar gibi vekillerinin de fazla konuşmasını istemiyor.Üstelik yargıda bir kesim de yok, birkaç kesim var.Ergenekon davaları, Yargıtay’ın çalışma ve ceza sistemi de göz önüne alındığında milletvekili dokunulmazlığının bugünkü hukuki ve “ruhi” koşullarda kalkması durumunda ne olacağı belli. Ülkenin dört bir yanında her kesimden milletvekillerinin beyanları hakkında soruşturmalar açılacaktır.Eğer önce AKP’liler için soruşturma ve davalar başlarsa, başkaları da CHP’liler için soruşturma ve davalar açmaya başlayacaktır. Tersi de olabilir. Ama “kimin başlattığı”nın bir önemi olmayacak, sonuçta milletvekilleri bir davadan öbür davaya ülkenin dört köşesini dolaşıp duracaklardır.Bir kısım cevval yargıçlar bir kesim için, diğer cevval yargıçlar da diğerleri için tutuklama kararı alacak, BDP’liler ise vekillik dönemlerini hapiste tamamlayabilecektir.Sade vatandaşların fikir beyan etmesinden hoşlanmayan sistem, iki tarafıyla birlikte vekillerin de üzerine gidecektir.***Bunun çözümü yok mu? Tabii ki var. Oturur yasalardaki bütün anti-demokratik hükümleri temizlersiniz, bütün vatandaşların aynı “dokunulmazlık” içine alınmasını sağlarsınız, milletvekili dokunulmazlığını da kaldırırsınız.Bugün koşullardaysa dokunulmazlığı kaldırdığınız anda ne olacağı fazlasıyla belli.Meseleyi basit bir demagoji aracı olarak kullananlar da bundan vazgeçer ve önce eksiksiz fikir ve ifade özgürlüğü için çaba gösterirlerse milletvekili dokunulmazlığının kalkmasını gönül rahatlığıyla isteyebilirler, çünkü artık gereksiz olacaktır.***Din üzerinden siyasetDün bu köşede yayınlanan yazıyı “hızlı” okuyan bazı okurlarımız “AKP’nin din üzerinden siyaset yapmadığı”na ilişkin örnek verişimizi, açıklamamızı istemiş.Dünkü yazı tümüyle Kürt meselesiyle ilgiliydi ve AKP’nin bu meseleyle ilgili açılımlarında bazı beyanlar dışında fiilen bir “dini kullanma” uygulaması olmadığı söylenmişti.Kürt meselesinde din kullanıldı. Üstelik askeri yönetim, askeri otoriteler tarafından bol bol kullanıldı. Kürt meselesinde dinin kimler tarafından nasıl kullanıldığını anlatan çok sayıda kaynak bulunmaktadır. Bunları bulmak da kolaydır.
Kılıçdaroğlu önce ince mesajlar verdi, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etti, Talabani ile görüştü, sonra Diyarbakır’a geldi.Burada şunu söyledi: “AKP gibi inancı, BDP gibi etnik kimliği siyasete alet etmeden üçüncü bir yol açabiliriz.”Bu söz üzerinden geriye dönük tartışma da yapılabilir. Çünkü, AKP “demokratik açılım” girişiminde din unsurunu kullanmadı. Bu süreçte AKP’nin yanlışları ve başarısızlıklarını eleştirmek tabii ki herkesin hakkıdır, ama bu süreçte “inancı alet ettiğini” söylemek fazla olur.BDP de en basit deyişle “Kürt davası siyaseti” yapmak üzere kurulmuş bir partidir. Bu partinin demokratik talepleri de “bütün ülke”ye değil, tümüyle Kürtlere odaklanmıştır.CHP genel başkanının “üçüncü yol” ifadesindeki “açabiliriz” fiili de “henüz düşünüyoruz” anlamına gelebilir.***CHP’nin yeni yönetimi Kürt meselesinde ve terör meselesinde halen genel barış ve dostluk mesajları dışında bir öneri, eski yönetimden farklı bir politika ifade etmiş değildir. Belki çeşitli heyetlerin hazırlamakta olduğu raporlar bekleniyor. Partinin yeni yönetimi de herhalde bu raporlar üzerine tartışarak “yeni” bir politika oluşturmaya çalışacaktır. Kılıçdaroğlu’nun sözlerinden en iyimser sonuç olarak bunu çıkarabiliriz.Ancak manzaranın tümüne bakıldığı zaman bu “üçüncü yol”un “demokrasi yolu”, bütün ülke için “demokrasi yolu” olduğunu görmek için fazla bir tartışmaya da gerek yok.***AKP demokratik adımlarda, birçok alanda tıkanıyor. Bunun partinin “muhafazakâr” kökleriyle ilgisi olduğu gibi, siyasi vizyon eksikliklerinden kaynaklandığı da söylenebilir.BDP “Kürt davası” hattından çıktığı anda zaten başka bir parti olur. MHP de toplumun “demokrasi korkusu” içindeki kesiminin temsilcisi olmaya, “askeri çözüm” politikasına devam etmektedir, o da bu hattı terk edemez.CHP, Genel Başkanı’nın ifade ettiği gibi “üçüncü yol”u açabilirse, diğer siyasi partilerden farklı olduğuna, yüzünü tekrar sola döndüğüne inandıran bir siyasi güç olarak demokratik gelişmelere ağırlığını koyabilir.“Üçüncü yol” bütün Türkiye için demokrasi, hakları budanmış bütün kesimler için daha ileri haklar anlamı taşıyan bir içerik kazandığı zaman, siyasetin düzeyine ve ülkenin geleceğine yeni bir umut getirme yolları da açılmış olacaktır.
“Beyaz Türk” kavramıyla ilgili “fikir” oynatmalar, hatta bu kavramla “övünme” çabaları devam ediyor. Aslında “Beyaz Türk”ün ne olduğunu, bu ibareye nasıl bir anlam yüklenmek istendiğini anlamak için fazla uzağa gitmeye gerek yok.Bir şeyin beyazı, siyahı da olursa vardır. “Beyaz Türkler”den söz edebilmek için “Siyah Türkler” de olmalıdır. Ve bu beyaz-siyah ayırımıyla kendiliğinden ortaya çıkan da bir “üstünlük” hatta bir ırkçılık vurgusudur.“Beyaz Türk” olmakla övünmek, kendisini bir “üstte” konumlamak demektir. Yani altta Siyah Türkler var, üstte de birilerinin mensup olmakla övündüğü Beyaz Türkler...Türk toplumundaki en ırkçı bölünme de bu şekilde ortaya çıkmış oluyor. Çünkü asil sınıfın olmadığı, burjuva sınıfının üçüncü kuşağa henüz ulaşabildiği bir toplumda “Beyaz Türk” kavramı ancak ırkçı bir nitelik taşıyabilir.***Bizim toplumumuzda “Beyaz Türk” olmakla övünmek, bir tür sınıf atlamış olmanın, “diğerlerinin üstüne çıkmış” olmanın keyfinin ifadesi olabilir.Siyah Türk doğup Beyaz Türklüğe “terfi” etmenin mutluluğunun diğer yanında da kaçınılmaz olarak tekrar Siyah Türklüğe dönme korkusu vardır.Naziler, marangozluk, işçilik, öğretmenlik, çiftçilik yapan “Siyah” Almanları “Beyaz Almanlığa” terfi ettirdi.Mütevazı aile babaları, efendi gençler, zaten ırk olarak “üstün” olduklarına inandırıldı. Ve o insanlar kendileri gibi olmayanlara hayat hakkı tanımayarak üstünlüklerinin tadını çıkardılar. Tekrar “Siyah Alman” olmamak için o “başkaları”na daha çok eziyet etme “hakkını” kullandılar. “Siyah Almanlıktan Beyaz Almanlığa” yükseldikten sonra tekrar mütevazı birer Siyah Alman olmak istemiyorlardı. Onun için daha bir şevkle, heyecanla, kendi konumlarını, üstünlüklerini korumak için öldürdüler.***Irkçılık, kendisi gibi olmayanı aşağı görme, kendine tanıdığı hayat haklarını o aşağıdaki diğerlerine tanımama hastalığının adıdır.Ve bu sıradan ırkçılık en olmadık anda, en olmadık ağızlarda ortaya çıkıverir.“Beyaz Türk” övünmesi de içerdiği bütün üstünlük iddialarıyla, sınıf atlamışların konumunu kaybetme korkularıyla, “Siyah Türkler”le araya mesafe koyma çabalarıyla ırkçılık hastalığının güncel bir pörtlemesi olmaya adaydır.