Kayseri ile Deniz Feneri

16 Aralık 2010

CHP Genel Başkanı, ilk bütçe konuşmasında ortaya bir yolsuzluk iddiası attı.Doğrusu, hangi gazetede okursanız okuyun, CHP’nin internet sitesine konulan belgeleri defalarca inceleyin, suçlamanın ne olduğunu çıkarmak son derece güç bir iş.Olay Kayseri’de bir belediye çalışanının bazı kişileri dolandırmasıyla başlıyor. Bu şahıs aldığı paraların AKP’ye gittiğini söylüyor. İddiası kanıtlanamıyor, ama daha sonra olayın içine Ergenekon bağlantılı kişiler, sahte senetler vs. de girince olay iyice karmaşık bir hal alıyor...***Ana muhalefet partisi genel başkanının, üstelik partisi için çok önemli bir kurultay öncesinde bütçe konuşmasının ana unsurunu anlaşılması, açıklaması çok güç bir iddiaya dayandırması, kaçınılmaz olarak kamuoyunda bir heyecan yaratmadı.Hangi siyasi iktidar söz konusu olursa olsun; yolsuzluk iddiaları iki tarafı keskin bir bıçak gibidir. İddiaları ortaya atanlar kanıtlayamadıkları zaman kendilerini zor duruma düşürürler, buna karşılık suçlananlar da hep bir şaibe altında kalırlar.Çok fazla iddia ortaya atılınca da kamuoyundaki duyarlılık azalır, her türlü yolsuzluk kanıksanmaya başlanır. ***AKP, özellikle de belediyeleriyle ilgili olarak yıllardır bir takım iddialara hedef oldu... İddialara inanan olsa bile, AKP’yi ciddi olarak karalayacak bir kanıtlama da olmadı.Buna karşılık Deniz Feneri soruşturmasının kaplumbağa hızıyla ilerlemesi AKP için ciddi bir sorun olarak ortadadır. Bu konunun açılması, hatırlatılması AKP tarafından tepkiyle karşılansa bile kamuoyunu tatmin edecek bir hukuki sürecin yürümemesinin faturası hükümete çıkacaktır.Kayseri olayında verilen rahat cevaplar ve açıklamalar Deniz Feneri olayında görülmemişti. Kamuoyunda da olayın unutturulmaya çalışıldığı izlenimi de kaçınılmaz olarak yerleşti.***Her siyasi iktidarla birlikte yeni bir “zenginleşen çevre” ortaya çıkar. Bu durum her zaman “yolsuzluk” diye nitelenebilecek suç sayılan bir sonuç doğurmaz ama yine de “siyasi etik” açısından toplumu rahatsız eder...Bazı “nüfuz suiistimali” olayları AKP’yi yaraladı, ancak bazı olaylarda “gereğinin yapılması” da lehine oldu.Vatandaş her zaman iktidarın yolsuzluklar konusunda daha duyarlı olmasını, muhalefetin de elinde sağlam belge olmadan alelacele karalamaya kalkışmamasını ister. Bunun adı da hem “temiz toplum” hem “etik siyaset”tir.

Devamını Oku

Yüzde 42’ye değil yüzde 12’ye

14 Aralık 2010

12 Eylül referandumu sonrasında, Başbakan Erdoğan’ın evet oyu vermeyen yüzde 42’yi anlamak istediği söylenmişti. Bunun için bazı araştırmalar yapılmış, “ileri” nitelik taşıyan anayasa değişikliğine onay vermesi gerekenlerin hangi saiklerle hayır dedikleri araştırılmıştı.Aslında bu araştırmalara fazla gerek de yoktu. Çünkü toplumun bir kesiminin AKP ve liderinin gelecekle ilgili “hayalleri” konusunda kuşkusu devam eden ciddi bir kitle vardı. Bu kitle hâlâ var.Öğrenciler kıyasıya dövüldüğü ve Başbakan da dayağı onayladığı zaman bu kitle de meşru bir soru soruyor: “Hani anayasa değişikliği ileri demokrasi için yapılmıştı?“Bu meşru sorunun cevabı da çok belli: Türk toplumunda bireyler olarak, kurumlar olarak, çevreler olarak, partiler olarak bir zihniyet devrimi gerçekleşmediği için dünyanın en ileri anayasasını getirmek, beraberinde uygulanma garantisini de getirmiyor.***Son dönemde Başbakan Erdoğan’ın, Dolmabahçe dayağı olayında olduğu gibi “ileri demokrasi” iddiasıyla çelişen çıkışlarının arttığı AKP’ye oldukça yakın çevrelerin de dikkatini çekmiş durumda. Kürt meselesi sanki sona ermiş gibi davranmanın yanında, AKP’ye yakın bazı yayın organlarının bu meseleyle ilgili her türlü gelişme ve tartışmaya en genelgeçer devletçi tepkiyle yaklaşmasının da bir anlamı olsa gerek.O “anlam” elbette ki altı ay sonra yapılacak genel seçime ilişkindir.Seçimin Erdoğan açısından bir “anlamı” daha var; bu seçimin sonuçları, kendi siyasi kariyeriyle ilgili gelecekteki adımları bakımından da belirleyici olacaktır.Bu unsurları, Erdoğan’ın son birkaç aydaki çıkışlarıyla birleştirince ortaya açık bir sonuç çıkıyor. Erdoğan, referandumda “bile” -bile dedik çünkü bu paketin içinde gerçekten her vatandaşın oy vermesi gereken maddeler vardı- AKP’nin işine yarayacak düşüncesiyle evet oyu vermeyen yüzde 42’den “umudunu” kesmiştir.Bu durumda AKP’nin oyunu artırmasının yolu “radikal sağa” açılmaktan geçiyor. Radikal sağda, dini referanslı tavırların da müspet etkisi oluyor. Bunun yanına muhafazakâr çevrelerin en hassas olduğu alanlara, ya Kürt meselesinde olduğu gibi, dokunmamak ya da öğrenci gösterileri meselesinde olduğu gibi, en katı şekilde yaklaşmak, bu kesimden puan kazanma ihtimalini ortaya çıkarıyor.***Erdoğan, yüzde 42’nin büyük bölümünden AKP’ye oy gelmesinin mümkün olmadığı kanısıyla MHP’nin yüzde 12-14 oyunun üzerine gitme taktiğini benimsemiş görünüyor.Bu taktiği benimsemek için Kürtlerden gelecek oylarda da bu dönem için sınıra gelindiğine inanmak gerekir.Eğer bazı araştırmaların iddia ettiği gibi MHP’nin yüzde 10 barajının altında kalma durumu da ortaya çıkarsa, AKP’nin milletvekili sayısı oy oranının çok daha üstüne çıkabilecektir.Bu taktik seçim kampanyası süresince zaman zaman “esneyebilir.” Ama şu andaki veriler Erdoğan’ın hedefinin yüzde 42’nin sadece yüzde 12’lik bölümü olduğunu gösteriyor.

Devamını Oku

Seçmene ne söylenecek

13 Aralık 2010

Kurultaya beş gün kala CHP’de konuşulan, sadece liste meselesi. Kılıçdaroğlu ile birlikte partinin politikalarını yenilemek istediği “tahmin edilen” gruptan da, Deniz Baykal ve Önder Sav’a yakın isimlerden de tek bir kişi “siyaset” konuşmuyor, CHP’nin seçime nasıl bir yapıyla gitmesi gerektiği üzerine fikir beyan etmiyor.Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasıyla birlikte CHP’lilerde ve CHP’ye oy veren seçmende haklı bir umut havası ortaya çıktı. Baykal’ın politikalarını açıkça eleştirmeyenler, hatta o politikalara katılanlar bile eski yapısıyla CHP’nin iktidar adayı olamayacağı görüşüne katıldılar ya da katılmış göründüler.Ancak Kılıçdaroğlu’nin genel başkanlığı ve sadece onun bildiği yeni yönetim yapısıyla CHP’de neyin değişeceği, CHP’nin hangi politikalarla iktidar adayı bir parti olabileceği konusundaki durgunluk ve sessizlik sürüyor.***Baykal döneminde, küçük bir ara dışında, esas olarak gündelik siyasete yoğunlaşmış, neredeyse bütün güncel meselelerde muhafazakâr ve devletçi tepkiler vermek üzerine bir siyaset anlayışını benimsemiş olan CHP, seçmenini de bu kalıplar içine sıkıştırdı.Baykal döneminin belirleyici özelliklerinden biri de, her konunun AKP ekseninde ele alınması oldu. Bu da, Kürt meselesi gibi hayati bir konuda en muhafazakâr tepkilerin geliştirilmesine yol açtı.Yeni parti yönetimi, kendi sosyal demokrat vizyonunu ortaya koymakta ayak sürürken belli ki en kaba devletçi-muhafazakâr kalıplarla düşünmeye ve tepki vermeye alışmış bir yapıyla karşı karşıya kalacağını biliyor.Seçmene gidildiği zaman “yeni” CHP çok açık sorularla karşı karşıya kalacaktır:- Kürt meselesini ve terörü nasıl çözeceksin?- Düşünce ve inanç özgürlüğüyle ilgili sorunları nasıl çözeceksin?- Türk toplumunun mozayiğini oluşturan unsurlardan her birinin kendisini güvende hissetmesi için ne yapacaksın?- Gelir dağılımındaki adaletsizliği nasıl çözeceksin?- CHP’nin, askeri müdahalelerle ilgili sabıkalarından kurtulması için ne yapacaksın?***CHP’nin yeni yönetiminin yukarıdaki sorulara cevap verebilmesi için önce kendi iç yapısında bu meselelerle ilgili tutucu anlayışları kırması gerekiyor.Sosyal demokrat olmanın, solcu olmanın muhafazakâr devletçi olmakla aynı şeymiş gibi sunulduğu, insanların buna inandırıldığı uzun bir dönemin ardından partililere ve seçmene bunun yanlışlığını anlatmak kolay değil...Ama sonuçta böyle bir niyet varsa, anlatmaya bir yerden başlamak gerekiyor.Başlama noktasının bu kurultay olması durumunda CHP’nin tekrar sosyal demokrat bir parti olarak hayatiyet kazanması umutları da canlı kalabilir.

Devamını Oku

Çarşafla blok, sakalla bıyık

12 Aralık 2010

CHP’de şu andaki sıkıntı, hafta sonu yapılacak kurultayda aday listesinin nasıl belirleneceği. Çarşaf liste ile blok liste arasındaki fark çok önemli bir fark.Blok liste şu: Genel başkan 80 kişilik parti meclisi için seksen kişilik bir liste yapar. Tüzük gereği buna yetkisi var. Kurultaya katılan delege bu listeyi alır bakar, ya zarfa koyup sandığa atar ya da beğenmez, atmaz.Çarşaf liste de şu: Genel başkanın belirlediği 80 kişinin yanı sıra parti meclisine girmek isteyen herkes adaylığını divan başkanlığına bildirir. Bütün bu isimlerin yer aldığı bir liste basılır. Her delege sandık başında eline listeyi alır; seçilecek kişi sayısı olan 80 isim kalacak şekilde isim çizer. Üstü çizilen gider, çizilmeyen kalır.***Çarşaf liste yönteminin daha demokratik olduğuna kuşku yoktur, çünkü isteyen, parti meclisine aday olma hakkını kullanabilir.Fakat çarşaf listenin uzunluğu başlı başına bir derttir. Çünkü genel başkanla uyum halinde olmayan grupların temsilcilerinin yanında bireysel adaylıklar ve eğlenmek isteyen adaylar da ortaya çıkar ve “çarşaf” uzar gider.Çarşaf listeyle oy kabinine giren delegenin işi gerçekten kolay değildir. İsimleri tek tek okur, önce “en sevmediklerini” çizer, sonra kalanları sayar, biraz daha çizer, bazen yanlış isim çizer, çıkar yeni bir listeyle tekrar içeri girer.Blok liste bu açıdan kolaylık sağlar. Delege listenin tümüne bakar ve ya “tamam” der ya da “olmaz” der. Oylama kısa sürede yapılır, delegeler bir an önce evlerine dönebilir.***Çarşaf liste uygulamasında genel başkanın istediği listenin tam çıkması çok zordur, “liste “delinir” yani genel başkanın istemediği isimler de seçilir. Bu durumda önemli olan, istenmemiş isimlerin sayısıdır. 80 kişilik parti meclisi için 20’lik bir “delinme” büyük zorluk yaratmaz, ama “delinme” sayısı 30’u aşarsa yönetmekte güçlükler ortaya çıkar.Blok listede ise genel başkan açısından başka bir sorun vardır. Bu yöntemde “demokrasi” sadece evet-hayır ikilemi üzerinde olduğu için ve hayır diyenler sayılmadığı için listenin hukuken onaylanmaması ihtimali yoktur. Ama kurultaya katılan delegelerin arasında blok listeye evet demiş olup oy verirken listeyi sandığa atmamış olanların sayısının genel başkanın otoritesini sarsacak bir miktara yükselmesi ihtimali de her zaman vardır.***Baykal-Sav ikilisi CHP’yi yönetirken çarşafı değil bloku tercih eder, böylece araya kimsenin sızmamasını sağlar, Sav da örgüte hâkim olduğu için listeleri büyük bir onayla çıkardı.Baykal-Sav bu nedenle de parti içi demokrasiyi işletmemekle eleştirilirdi.Kılıçdaroğlu ise daha önce çarşaf liste olabileceğini söylemişti. Ancak anlaşıldığı kadarıyla Genel Başkan kurultaya blok liste diye gidecek, eğer çarşaf liste için önerge verilirse de oylama yapılmak zorunda. Ve bu oylamanın sonucu (salt çoğunluk gerektirdiği için) kurultayın sonucunu da gösterebilecek.Ama bu oylamadan Genel Başkan ve kadrosu, önceleri demokratik bulmadıkları “blok liste” için destek alırlarsa da Baykal’a yapılan eleştirilerden kurtulamayacaklar.Kılıçdaroğlu “yeni CHP” demişti, sonradan vazgeçse de öyle demişti.Bunu söylerken önündeki yolun bu kadar dikenli olduğunu herhalde biliyordu. Girdiği ilk ciddi siyasi sınavda, referandumda durumu “idare etti”. Şimdi kurultay sınavında hem yeni CHP’nin işaretlerini vermeye devam etmek hem de sakal-bıyık durumundan yara almadan çıkmayı başarmak zorunda.

Devamını Oku

Her şeyi öğrenme çağı

11 Aralık 2010

WikiLeaks belgelerinin bugüne kadar açıklanan bölümünden fazla bir şey çıkmasa da, artık herkesin her şeyi öğrendiği bir çağda yaşadığımız kanıtlandı.Amerikalı diplomatlarının merkeze gönderdikleri kriptolar, adı üzerinde “gizli” yazılar olduğu için, yazanların ellerini çok serbest bırakmış olmaları bir açıdan rahatsız edici oldu. Ama Amerikalı diplomatların nasıl çalıştıklarını, hangi bilgilere ya da dedikodulara itibar ettiklerini öğrenmiş olduk.***Herkesin her şeyi öğrenme hakkı fiilen hayata geçmeye başlarken yine WikiLeaks’in son faaliyetinden yola çıkarsak, bilgi kirliliği olasılıklarının da çok daha fazla arttığı da ortada. Kriptoları yazanlar ellerini serbest bıraktıklarının farkındadırlar, belki yazdıklarını okuyacak olanlara da bunu bildirmişlerdir, ama sonuçta o kriptolar yazılmış ve ortaya dökülmüştür.Bu andan itibaren başlayan “bilgi kirlenmesi” itibar edilmesi gereken bilgi ile edilmemesi gereken bilgi arasındaki farkları ayırt etmekte çeşitli nedenlerle ortaya çıkacak sorunlardan kaynaklanıyor.WikiLeaks belgelerinin arasına sahte bilgi ve belgeler yerleştirmek de mümkündür. İnternet sitelerinde asla güvenilmeyecek bilgilerin de dolaşıma girdiğinin, çoğu kişinin de o bilgiye inandığının birçok örneği görüldü.***Herkesin her bilgiye ulaşma hakkıyla birlikte ilerleyen bilgi kirlenmesinin ardından gelen “yorum kirlenmesi” de bu bilgiler arasında ayrım yapmayı zorlaştıran bir durum olarak yaygınlaşıyor.Bilgi ve genel yeterlilik açısından ehliyeti kuşkulu kişilerin kuşkulu bilgiler üzerine yaptıkları “büyük yorumlar” sadece internette değil, bazen itibarlı ve profesyonel kanallarda da yayılma imkânı buluyor. Bilgi ve yorum kirliliğinin giderilmesinde en büyük sorumluluk bunları yayma görevini taşıyanlardadır.Bu sorumluluğun gereklerinin, özellikle şu anda bizim toplumumuzun içinde bulunduğu gerilim ve bölünme ortamında tam olarak yerine getirildiğini söylemek de kolay değildir.***Herkes her şeyi öğrenecektir ve artık bu noktadan geriye gitmek olanaksız. Öte yandan, bu ortamın yarattığı bilinçli ya da bilinçsiz kirlenmeleri giderecek sistemler de henüz şekillenmiş değil.Ancak bunun yolunun yasaklardan geçmediğini biliyoruz.Herkes her şeyi öğrenmeye devam edecektir bunun önlemenin de hiçbir yolu yoktur. Bilgi ve yorum kirlenmelerinin etkilerini daraltmanın sonuç verecek tek yolunun ise şu anda “şeffaflık” olduğu görülüyor.

Devamını Oku

Men dakka dukka

10 Aralık 2010

Çok tehlikeli laflar vardır. Birisi için böyle bir lafı eden bir gün bakar ki aynı laf kendisine de söylenmiş. Bunu anlatır Arapça “men dakka dukka” deyişi. Yani “çalma kapımı, çalarlar kapını”, “ne edersen onu bulursun”, “ne ekersen onu biçersin”; kısacası, “bugün bana yarın sana...”İnsan ilişkilerine “men dakka dukka”nın anlamı açısından bakıldığında da bu sözün sonsuza kadar tekrarlanabileceği görülür.Ama... Bütün bir toplumun sorumluluğunu taşıyan kişiler “bugün bana yarın sana” şeklinde değil de “bugün bana yapılan haksızlık, senin bana yaptığın haksızlık yarın sana yapılmasın” şeklinde baktıkları takdirde “gelişme” umudu da varolabilir.***Yumurta bile atmayan öğrencilere ağır dayak atıldığında “men dakka dukka” diyerek “oh oldu!” gülümsemesiyle sevinebilmeyi açıklamak çok güçtür.Toplumdaki katı bölünmenin nedenleri yıllardır tartışılıyor. “Yüzde 42”yi anlamaya çalışıyorlar.Ama “men dakka dukka” dediğiniz zaman toplumdaki keskin bölünmeyi, “yüzde 42”yi anlamanın fena halde uzağında kalırsınız.“Men dakka dukka”da hiçbir anlama çabası yoktur, “vurursan vururlar” vardır ki, bunun insan ilişkilerine, adalet kavramına, hoşgörü ve insan haklarına karşı hassasiyetle bir ilgisi yoktur, tam tersine olan zihniyetlerle ilgisi vardır.Gençlerin protestoları çevresindeki gelişmeler, beyanatlar birçok kimsenin eteklerindeki çürük yumurtaların ortaya saçılmasını da sağladı. İyi ki bu protestolar olmuş. Toplum olarak, topluma yön verme iddiasındakiler olarak durumumuzu bir kez daha görebildik.Karşı karşıya olduğumuz manzara bir kez daha, hiç de iç açıcı değil. Gençleri anlamamak için bin dereden su getirenlerin yanında “men dakka dukka” diyerek Dolmabahçe dayağına sevinenler de eteklerindeki çürük yumurtaları ortaya döktü.***O gün Dolmabahçe’de öğrenciler toplanırken, güvenlik güçlerine “sakın vurmayın” denilseydi, “aralarından üç kişi seçsinler, gelsinler dertlerini söylesinler” denseydi, o üç genç içerde konuşurken dışarıdakiler de istediklerini seslendirseydi... Öğrencilere teşekkür edilseydi...Bu olmadı, çünkü “men dakka dukka” demek çok kolaydır, hele bütün güç elinde olanlar için aşırı kolaydır. Rahattır. Böyle alışmışlardır, böyle devam ederler.

Devamını Oku

Dinlemek yerine suçlamak

9 Aralık 2010

Bir gün önce, öğrenci protestolarından çok rahatsız olan siyasi iktidara “tahrikçi aramayın” demiştik.Gözlerine biber gazı sıkılan, yerlerde tekmelenen gençlerin söylemek istediklerine kulaklarını tıkayanlar “tahrikçi” arayarak toplumu kandırdıklarını sanırlar.Fakat daha da beteri oldu. Başbakan, bu gençler için “illegal örgüt üyesi tipler” dedi.SBF’de yumurtalara hedef olan Burhan Kuzu “askeri göreve çağıranlar”dan söz etti.Anlaşılan gösteri yapanlara kesilmek istenen ceza bu kez “yasa dışı örgüt üyesi olmak” suçlamasından geçecek.Ama bu gençleri yasa dışı örgüt üyesi olmakla suçlayanlar güvenlik güçlerinin şiddet kullanmayan göstericilere ağır şiddet kullanmasının da yasa dışı olduğunu düşünmüyorlar.***“Askerin göreve çağırılması” konusu ise, 1968’de Türkiye’de başlayan gençlik hareketlerinin o dönemde bazı cunta faaliyetleri tarafından kullanılması çabalarından kaynaklanıyor olmalı. Gerçekten de o dönemin gençlik hareketlerinin içinden doğan bazı örgütlenmeler “sol cunta” örgütleyen asker ve emekli asker çevreleriyle işbirliği içinde olmuştu. Ama bugünkü durumda birdenbire kırk yıllık bir hayaleti, gençleri suçlamak için ortaya sürmek “orantısız güç” kullanmanın devamı olan “orantısız suçlama”dan başka bir şey değildir.Eğer gençlerin dertlerini dinlerseniz, kendilerini ifade imkânları dayakla, gazla, hapisle kısıtlayıp ellerinden almazsanız, illegal örgütler de askeri göreve çağırmak isteyenler de kendilerine o kesimde alan bulamaz.Hele yumurta atılmasına “şiddet eylemi” diyenlerin öğrencilerin yerlerde sürüklenmesine sessiz kalması en azından bir vicdani haksızlık örneğidir ve tekrar tekrar hatırlatıldığı gibi ancak gençlerdeki öfke ve tepkiyi besleyen bir haksızlıktır.***Hükümet kanadından gelen işaretler, gençleri dinlemeye yönelme konusunda bir ilerleme olmadığını, tam tersine “düşmanca” ve suçlayıcı tavırların devam edeceğini gösteriyor. Bu yanlıştan hemen dönmeyen herkes de yönetici değil sadece tarih bilmeyen “körükçü” olarak kalır.Bir hatırlatma daha: Fransa’da 1968 olaylarının sonunda, kendisini çok güçlü gören Devlet Başkanı General de Gaulle emekli olmak zorunda kalmıştı.

Devamını Oku

“Tahrik” aramayın

8 Aralık 2010

Yumurta şenliklerinin devam edeceğini göremeyenler gençleri hiç tanımıyor. Ankara SBF’de hem AKP sözcüsünün hem CHP sözcüsünün protestolardan nasibini alması, gençlerin tepkisinin tek boyutlu bir siyasi tepki olmadığını da gösteriyor.12 Eylül Türk gençliğini kuzuya çevirmişti. Gençlere öyle ağır zulüm yapıldı ki sonucunda gençler yirmi yıl “kuzu kuzu” bekledi.Kendilerini ifade etmeye çalıştıkları her durumda gençlere reva görülen muamele 12 Eylülcülerin reva gördüğünden farklı olmadı. Dayak ve ağır hapis cezalarıyla, sivil siyasi iktidarlar da gençlerin “kuzu kuzu” hallerinin bir süre daha devamını sağladı.***Ama artık o dönem bitti, gençler kendilerine dar gelen her şeye -başta üniversitedeki sıkı düzen olmak üzere- karşı çıkıyor, bunun için de en serti yumurta atmak olan bütün protesto ve sesini duyurma imkânlarını kullanıyor.Böyle durumlarda, gençleri anlamaya çalışmayan siyasi mevki sahiplerinin kapıldığı birinci güdü, “tahrik ediliyorlar” gerekçesine sarılmaktır. Böylece gençlerin ne dediğini anlamaya çalışma yükünden kurtulacaklarını düşünürler. “Tahrik ediliyorlar” mantığının devamı da doğal olarak bir “tahrik eden” aramak ve yine onlara ağır cezalar vererek durumu kurtarmak şeklinde ortaya çıkar.Üniversite gençliğine YÖK sistemi dar geliyor; değiştireceğini vaat etmiş olan herkesten de bunu talep ediyorlar. Şiddetin hâlâ kol gezmesi, siyasi iktidar sahiplerinin güvenli bir barış ortamı yaratamaması gençleri rahatsız ediyor. Bunun kadar anlaşılabilir bir gerekçe olamaz.Buna karşılık gençlere “şiddet” uygulandığı sürece öfke ve tepkinin artacağını görmemek için geçmişten ders almamak ve gençliğin, bugün Türkiye’de genç olmanın ne demek olduğunu hiç anlamamak gerekiyor.Şu anda yapılan da bu. Ve bu yapıldığı sürece de yumurta şenlikleri devam edecektir. Gençlere sıkılan biber gazı yumurta olarak geri dönecektir.***Ankara’daki hükümet İsrail’den özür talep ediyor. Gerekçesi “orantısız şiddet kullanmak ve ölüme sebebiyet vermek”tir. Haklıdır.Ama gençlere de “orantısız şiddet” kullanılıyor ve İstanbul’da annesinin karnındaki bir bebeğin ölümüne yol açıldı. İsrail’den özür bekleyenler bunun için özür dilemekle ve sorumluları belirleyip gereğini yapmakla yükümlüdür.Aksi takdirde gençlerin artan öfkesi çürük yumurta olarak geri dönecektir. Kimse şaşırmasın.

Devamını Oku