Kürtlerin, Kürtçenin “kabulü” için gösterdikleri çabaları çokları “zorlama” olarak görüyor. Bu görüş de yaşanan uzun bir şartlanma döneminin doğal sonuçlarından birisidir.Türk toplumu, Osmanlı’dan Cumhuriyete dönüşme sürecinde hep “çok dilli” oldu. Ama “ikinci” diller bu gelişim sürecinde bir yanda “bölünme korkusu” diğer yanda dini kökenli “yabancı korkusu” dolayısıyla baskı altında tutuldu.Daha 1960’lı yıllarda “vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları devlet desteğiyle yapıldı ve Müslüman olmayanlar kendi dillerinde konuştukları için saldırılara uğradı. Hiç kimse Lozan’ın güvenceleri altında olan bu azınlıkların dillerini öğrenme ve kullanmada baskı görmediklerini söyleyemez. Ama söyleniyor, tarihi yalanlarla aktarmak isteyenler tarafından söyleniyor; bu söylenenleri cahiller de zaman zaman tekrar ediyor. Tabii öyle sanmak onların da kolayına geliyor.***Kürtçe bugün ülkemizdeki ikinci diller arasında en yaygın şekilde konuşulan dildir. Resmi politikaların toplumu bu dilin var bile olmadığına inandırma çabaları “beyaz Türk” kesiminde bir ölçüde etkili olmuştur, şimdi de bunun etkisi “aşağılama” olarak devam edegelmektedir.Türkiye’nin dili, birinci dili Türkçedir. Bütün okullarda Türkçe birinci dil olarak okunacak, eğitimin esası bu dil ile yapılacaktır.Kürtçe ve ülkemizde konuşulan diğer dillerin, günlük hayatta özgürce kullanılmasının, kamunun da bu dillerin kullanılmasına herhangi bir engel çıkarmak bir yana özgürce öğrenilmelerine destek olmasının tartışılacak bir yanı kalmamıştır.***Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en yüksek ve yüce temsil organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de bütün çalışmaların dili Türkçedir. Bu konuda açılacak tartışmaların bir anlamı yoktur.Kürtler dillerine saygı talep ederken, dillerini kullanma özgürlüğü talep ederken bu temel ilkelere bağlı olduklarını da göstermek durumundadır. Çünkü çok uzun yılların getirdiği şartlanma ve korkuların giderilmesi yolunda, bir arada yaşamayı sağlayacak olan “güven”in yeniden oluşması yolunda bu da bir “ihtiyaç”tır. Bütün dillere saygı ve özgürlük gerekiyorsa, ortak dilin de aynı saygıya ihtiyacı olacaktır.
Neredeyse yüz yıllık şartlanmaların ardından bakıldığında Cumhurbaşkanı Gül’ün Diyarbakır gezisinin gerçek önemini anlamak kolay olmayabilir.Ülkenin cumhurbaşkanı, o ülkenin bir şehrine gidiyor ve bu günlerce “büyük haber” oluyor. Bu geziye kızanlar da var ama ziyaret edilen yer, bu ülkenin bir şehri, bir il merkezi...***Diyarbakır’da Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan her cümle büyük dikkatle izlendi. Aslında çok farklı bir şey söylemedi, ama “orada”, doğrudan, canlı olarak “onlara” konuştu.Sokaklarda dolaştı, büyük ilgi gördü. Geziyi izleyen bir yazar, “korumasız bile dolaşabilirdi” diye yazdı.İnsanlar Gül’e büyük sevgi gösterdi. Bir ülkenin vatandaşlarının kendi cumhurbaşkanlarını sevmesi doğal değil midir?Ama bu sevgi “orada” gösterildiğinde büyük haber oldu.Cumhurbaşkanı Gül, yılın son iki gününü Diyarbakır’da geçirerek “açılım”a en büyük katkılardan birini sağladı. Ülkenin en üst düzey yetkilisi olarak o insanlara“adam yerine konulacakları” güvencesini verdi.Basit “popülist” bir üslubu asla kullanmadığı için inandırıcı oldu.Adam yerine konulmak, bir insanın insan olarak isteyebileceklerinin en temelinde yer alan çok sade ve çok insani bir istektir.En az yetmiş yıl boyunca, kendisine sürekli olarak “sen yoksun”, “senin dilin yok”, “sen dağda dolaşan Türk köylüsüsün” denilen insanların en büyük isteğinin “adam yerine konulmak” olması da son derece doğal bir durumdur.“Bunları kabul edersen düzenin içinde yerin olur” denilmiş insanlara “sen kendi dilin ve farkınla varsın” denildiğinde bu insanların gösterdiği olumlu tepki ve sevginin ardında herhangi bir “siyasi komplo” aramak da o insanları hâlâ “adam yerine koymama”nın başka bir görüntüsüdür.Cumhurbaşkanı’nın Diyarbakır’da önceki devlet büyükleri gibi orduevinde değil de ilk kez bir otelde uyumuş olması da “ben sizi sayıyorum o zaman sizden neden korkayım” demektir ki bu da o insanları gerçek anlamıyla adam yerine koymaktır.Cumhurbaşkanı Gül bu gezisiyle yılın “finalini” insanı; insanların adam yerine konulmasının, kendilerini güven içinde hissetmelerinin değerini öne çıkararak yaptı.Bu “final”in olumlu etkileri meselenin bütün boyutları üzerinde görülecektir.
Ülkemizin yaşamakta olduğumuz döneminin tarihi yazılırken, 2010 yılı çok sık belirtilecek. Geride kalan yılda üç önemli olay, sonuçlarıyla yakın ve uzak geleceğimiz üzerinde belirleyici olacak.Birincisi ve hiç kuşku götürmeyeni, “Kürt açılımı” konusundaki gelişmelerde bütün gel-gitlere rağmen yakalanan iki “anlamlı” dönüm noktasıdır.Cumhuriyetin başından beri ilk kez Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “özgürce” ve sadece “kınama” olmadan Kürt meselesi konuşuldu. Bu, “açılım”dan artık dönüş olmayacağının güvencesidir.Kürt meselesinde ikinci dönüm noktası, ayrıntıların ötesinde, birkaç yıl önce telaffuz bile edilemeyecek “kavramlar”ın tartışılmasıdır. “Demokratik özerklik” gibi bir önerinin tartışmaya açılması da 2010’un en önemli gelişmelerinden biri olarak kayıtlara geçmiş oldu.***Giden yılın, yine birkaç yıl önce hayal bile edilemeyecek gelişmesi “Balyoz davası”dır. Davanın konusu, aralarında eski kuvvet komutanları da bulunan çok sayıda muvazzaf askerin darbe hazırlığı yapmış olmalarıdır.Bu dava, Türkiye’de siyasete askeri müdahalelerin sona ermesinde kilit olaydır. Kuşkusuz dava görülmeye devam ettikçe farklı yansımaları olacaktır. Ama “esas” değişmeyecek: İlk kez bir darbe hazırlığının hesabı sivil yargı yargı tarafından görülmüş oluyor.Belki kimilerine bu ikisi kadar önemli gelmeyebilir, ama CHP’deki “değişim” çabalarının da diğerleri kadar geleceği belirleyecek önemli bir olay olduğunu düşünebiliriz.***Güçsüz muhalefetin yerini, muhafazakâr-demokrat iktidarı dengeleyecek bir sosyal demokrat muhalefet partisinin alması Türkiye’de demokrasinin geleceği açısından çok önemlidir.“İleri demokrasi” çok değişik unsurların da işlev sahibi oldukları bir “dengeler sistemi”dir. Aynı siyasi partinin dört seçimi arka arkaya açık ara kazanmış olması, beşinci seçimi de rakipsizce kazanacağına sekiz ay öncesinden kesin gözüyle bakılması o parti için de denge bozucu bir durumdur.CHP’de başlayan yenilenme hareketi, bir seçim galibiyetine dönüşmese bile sistemin dengelenmesi açısından büyük önem kazanmıştır.Bu üç gelişme de Türkiye’nin gerçekten “ileri demokrasi”ye yönelmesi bakımından “hayati” önem taşıyor.Hiçbir toplumsal ve siyasal olay düz bir çizgi halinde ilerlemez, yaşanan ve bundan sonra yaşanacak olan gelişmelerinin sağlığını da her durumda olduğu gibi sağlıklı eleştiriler belirleyecektir.Herkese sağlıklı ve mutlu bir yeni yıl diliyorum.
Son dönemde yapılan bazı araştırmalarda, giderek daha yüksek oranda halkın ekonomik sorunları en önemli sorun olarak gördüğüne ilişkin sonuçlar ortaya çıktı. İşsizlik ve geçim sıkıntısının terör kaygısının önüne geçmesini, bir yanıyla, halkın terörün sona erdirileceğine ilişkin ciddi bir umut taşıdığı şeklinde okumak da mümkündür. Bu yöndeki bir teşhis CHP’nin yeni yönetiminde de etkilemiş ki, seçim kampanyasında “akçalı” konuların ağırlıkta olacağı Genel Başkan’ın kurultaydaki konuşmasından başlayarak kendisi göstermiş oldu.***Kılıçdaroğlu’nun “her yoksul aileye asgari ücret kadar nakit destek” projesi, tekrar hatırlatalım, Brezilya’da Başkan Lula tarafından başarılı bir şekilde uygulanmıştı. Bu uygulama, Brezilya’nın petrol fazlasının etkin kullanılması sayesinde gerçekleştirilebilmişti.Aynı dönemde Brezilya’nın IMF’ten kredi alan değil IMF’e kredi veren bir ülke haline geldiğini de belirtmek gerek. Brezilya’da yapılanın Türkiye’de de uygulanması ihtimalini araştırmak ve anlatmak durumunda olan ekonomistler henüz görüşlerini açıklamadı. CHP de henüz tam bir hesap sunmadı. Ancak böyle bir uygulamanın gerçekleştirilebilir olmasını, şu andaki karmaşık destek uygulamalarının yerini bu uygulamanın almasını herkes temenni eder.***Seçim kampanyalarının “kesenin ağzını açmak” üzerine kurulduğu durumlarda iktidarda olan her zaman daha avantajlıdır. Nitekim AKP hükümeti de dört koldan bu kampanyayı hızlandırmıştır. Aile ve eğitim yardımları, öğrenci burs ve kredileriyle yapılan yardımlar, çiftçiye faiz desteğinin artması, çok geniş bir mali af, hatta ilk aşamada 50 bin sözleşmeli asker yasası, çok geniş kesimlere az ya da çok ekonomik destek sağlayacak adımlardır. Bunlara kimse “neden yapıyorsun” diye karşı çıkamaz, ancak seçim sonucuna göre, “iktidar para dağıttı seçimi aldı” diye bahane olarak öne sürülür.***Seçime beş kala ekonomik destek hareketleri başladığına göre, bunların devamı da gelecektir. Şu anda yine zamlanmış olan akaryakıt fiyatlarının seçime yaklaşırken aşağı çekilmesine de kimse şaşırmamalıdır. Başka uygulamalar da olacağı, örneğin hükümet kanadından gelen İzmir ve Ege bölgesine yönelik bazı mesajlardan anlaşılıyor. Muhalefetin bunlarla yarışma imkânı çok kısıtlıdır. CHP de aynı strateji üzerine kampanya oluşturursa, “Hıdır... Hızır... Benim adım Kemal” itişmelerinin içinden biraz zor çıkar.
Yaşını başını almış siyaset erbabının geniş bir kesimi için gençlerin siyasetle ilgilenmesi gereksiz, hatta tehlikelidir. Gençlerin siyasi ve toplumsal meselelere duyarlı olmaları onlara hep korkutucu gelmiştir.Türkiye’de gençlik iki kez, iki askeri müdahalenin ardından şiddetle ezildi. Yüksek öğretimde gençleri siyasetten uzak tutacak sistemler kuruldu, tedbirler alındı. Bunlar uzunca bir süre de başarılı oldu.Ama o dönem sona erdi. Gençler, üniversite gençliği yine siyasete ilgi duymaya, ülke sorunları üzerine düşünmeye başladı. Şu anda ortaya çıkan tepkilerin kimileri hoş karşılanmayabilir, gençlerin fikirleri “geri” de bulunabilir. Ancak gençliğin uzun süre “antrenmansız” kaldığını da unutmamak gerekir.***Gençliğin uzun süre “ot gibi” tutulması, sıkı düzen içinde yaşamaya boyun eğmiş “kuzular” olması mümkün değildir. Hiçbir ülkede de mümkün olmamıştır. Toplumların sorunları oldukça, toplumlarda haksızlıklar oldukça gençler bunlara tepki göstereceklerdir.İstanbul’da bir süre önce yaşanan dayak olayı ilk değildi, ama sonrasındaki tartışmalar ülkemizde hâlâ gençliğe korku ve kuşkuyla bakan bir anlayışın “yetkili” çevrelerde egemen olduğunu da gösterdi.Son olarak İstanbul’da mahkeme kararıyla polisin üniversite öğrencilerinin üzerlerini aramak üzere hazırlık yapması üniversite gençliğine bakışın çarpıklığını ve geriliğini bir kez daha kanıtladı.Böyle bir yetkiye ihtiyaç duyulmasının gençlere “potansiyel suçlu” muamelesi yapılmasının yanında tamamen “kışkırtıcı” bir işlem olduğu da ortadadır.***Sadece İstanbul’da değil, her taraftaki üniversitelerde gençler aynı “kışkırtma”nın hedefi oluyor. Gençlerin tepkileri ortaya çıktığında da, yetkililer başka gerekçelerin arkasına saklanmasınlar, gerilimin kaynağı sadece bu kararı alan ve buna izin veren “otoriteler” olacaktır.Gençlerin üzerine gitmek “tehlikeli” bir politikadır ve hiçbir zaman da gençlerin “üzerine gidenlerin” lehine sonuçlar yaratmamıştır.Toplumun bütününe yayılan gerilimlerin kıvılcımları da hep bu tür yanlış politikaların yarattığı gerilimi ortamlarda ortaya çıkmıştır. Gençlerin üzerine gitmek değil gençleri anlamaya çalışmak; duygu ve tepkilerini ortaya koymalarının sağlıklı bir durum olduğunu kavramak her türlü “otorite”ye tek tavsiyemizdir.
Genç çocuklar, sporcular, birbirlerine kıyasıya vuruyorlar... Adam eski karısını öldürüyor, kadın onu koruması gerekenler tarafından korunmamış... Basit bir siyasi gösteri yapılıyor yine coplar iniyor!Eğer şiddet bu kadar gündelik hayatın bir parçası olmuşsa, yaygın bir hastalık gibi toplumu sürekli kemiriyorsa bununla ilgilenecek doktorlar gerekiyor.***Doktorlar kendi takıntılarına göre hastalık teşhis edemez. “Doktorlar” şimdi sigaraya, alkollü içeceklere takmış vaziyette; asıl hastalığa öylece bakıyorlar.Bakmakla kalsalar iyi, manzarayı gören herkesin “orantısız güç“ dediği bir sistem içinde dayak atılması olayının ardından dayak atanları eleştirmek yerine onlara sahip çıkıp dayak yiyenleri suçlayınca o küçük futbolcular da birbirine vurmakta bir sakınca görmüyor. Onlar vuruyor, çünkü ağabeyleri de birbirlerine ve onlara vuruyor...Bu hastalığın boyutları giderek tırmanırken, ateşli silah edinmeyi kolaylaştırmaya ve yaygınlaştırmaya yönelik bir yasa tasarısının ortaya çıkması “doktor”un durumunun da giderek umutsuz hale yaklaştığını gösteriyor.Siyasette ve en temel toplumsal sorunlarda şiddetin üstesinden gelemiyoruz. Sporda şiddetin üstesinden gelemiyoruz. Hem de öyle gelemiyoruz ki, bize yapılan bir vandallık dolayısıyla Birleşmiş Milletler’e kadar gidiyoruz, ama birbirimize yaptığımız vandallıklar konusunda susuyoruz.Trafikteki şiddetin üstesinden gelemiyoruz, ağır bir savaştaki kadar kayıp vermemize rağmen trafik suçlarına af çıkarmaya çalışıyoruz.***Eğer doktor bünyeyi kemiren asıl hastalıkların yerine kendi kafasındaki takıntılar üzerine reçete yazarsa doktorluğu biter.Bizim doktorlarımız şu ya da bu nedenle alkollü içkilere ve sigaraya takılmış oldukları için toplumun gerçek hastalıkları konusunda fikir sahibi olamıyor, doktorluklarını yapamıyorlar.Siyasette, sporda, gündelik hayatta, trafikte, okulda şiddet birbirini besleyerek hayat alanlarını daha da genişletiyor. Bu ciddi bir hastalıktır, çok insanı kurban verdiğimiz ağır bir hastalıktır. Ve bu hastalıktan kurtulabilmek için işinin ehli, takıntısız doktorlar gerekir.
Demokratik özerklik tartışmasının başladığı andan itibaren merkez siyasetin sadece “sert tepki” niteliğinde birkaç açıklamayla konuyu kapatmaya çalışması ancak zaman kaybı yaratacaktır.Diğer yandan da Başsavcı’nın, “Demokratik Toplum kongresi” çalışması ile BDP’nin ilişkisini araştırması da hayra alamet bir gelişme değildir.Eğer bu araştırmanın ardından BDP’ye dava açılırsa sadece zaman kaybı değil, bir kez daha ciddi bir geri gidiş yaşanacaktır.Demokratik Toplum Kongresi adı verilen çalışma grubundan tek ses ve tek bir talep çerçevesi çıkmış da değildir. Ortaya çıkan, sadece bir tartışma platformunun unsurlarıdır.***Bu aşamada “demokratik özerklik” kavramını “resmi talep” olarak ele almak ve tartışmak, başka seçenekler geliştirmek yerine “sert tepki” vermek ancak korkutarak merkez siyasetin tartışmanın içine girmemesini sağlayabilir.Merkez siyaset şu anda, AKP ve CHP olarak bu tavrı benimsemiş görünüyor.Bu “konuşmama” halinin gerekçelerinden biri de kuşkusuz, seçimlerin yaklaşmış olmasıdır. Her iki parti de kendilerine göre “zamansız” buldukları bir tartışmanın içine girerek geniş seçmen kitlesinde kuşku uyandırmak istemiyor.Ancak asıl dikkate almak zorunda oldukları “büyük talep” ülkenin tekrar kanlı döneme dönmemesi, silahların kesin olarak susması yönündedir.Seçime kadar “eylemsizlik” kararı almış olan PKK’nın tümüyle silah bırakmasına giden yolda “konuşmamak” yoktur, tam tersine “her şeyi konuşmak” vardır.Konuşmayı bir tür ardı arkası kesilmeyecek taleplerle karşılaşma süreci olarak görme eğilimi de merkez siyasetin geleneksel bir refleksi olarak duruyor.***Her fikrin uçuk ya da hayalci olan unsurlarıyla gerçekçi ve uygulanabilir olan unsurlarını ayırt etmek ancak konuşulduğu zaman mümkündür. Konuşulmadığı zaman ise her şey birbirine karışacak, gerçekçi bir yol haritasının izleri de yok olacaktır.AKP ve CHP hem kendi içlerinde ve hem de ülkenin tümünün izleyebileceği bir şekilde “konuşma” durumuna geçmek zorundadır. Bu konuşma durumunda da artık “korkutmak” olamaz, savcı ve polisle konuşanın üzerine gitmek olamaz.Silahların tümüyle susması, her kökenden Türk vatandaşlarının bir daha kan görmemesi için; yaşama birlikte güvenle bakmaları için tek yol “konuşmak”tır.
Haftanın en az beş günü bir sürü iç karartıcı konuyla uğraştıktan sonra pazar günleri köşeleri “insani” meselelere ayırmak neredeyse gelenek oldu.Bu “insani” meselelerin içinde yazarın, “köşe sahibinin” her türlü kişisel hikâyesini, ruhi titremelerini, korkularını, aşklarını aktarması da kabul görüyor olmalı ki pazar günleri bunlardan bol miktarda okumak imkânı ortaya çıkıyor.Bu âdeti biraz değiştirelim, dikkati “dostlarımız”ın, sanatçı dostlarımızın yarattıklarına çekelim istedik.Sanatçı bir günün konusu olamaz, Nuri İyem’i, İbrahim Çallı’yı müzisyen zanneden, Picasso’nun, Dali’nin birkaç yüzyıl önce yaşadığını sanıp kendisini bilgili görenlerle dolu bir toplumdayız.***Zülfü Livaneli’nin ilk türkülerini dinlediğimde oldukça gençtim. O günlerden bu yana geçen 40 yıl içinde Zülfü Livaneli müziğiyle herkes şöyle ya da böyle tanıştı. Hâlâ çok genç insanlar, kırk yıl önceki türkülerini ezbere söyleyebiliyor.Kırk yıl boyunca dinlenmek, ezberlenmek bir sanatçının ulaşabileceği en yüksek mertebelerden biri olmalı.Zülfü Livaneli’nin şimdi bütün eserleri yayınlanıyor, tabii ki CD olarak. İlk altısı çıktı. Bu CD’lerdeki 1971-1981 arasının türküleri, özgün türküler, geleneksel türküler, Nâzım Hikmet şiirlerinin türküleri... Hepsi de insana, hayata biraz daha umutla bakmasını söylüyor. Bu türkülerde o günlerin ve yüzyılların acıları var, ama aynı zamanda da hep gelecek için umut var. Defalarca dinleyin. (İmaj Music)***Ressam Muzaffer Akyol’un kırmızısı çok kuvvetlidir. Muhteşem narlar yapar, hayatın alt katlarını kurbağalarla, üst katlarını da kuşlarla anlatır.Son olarak iki kapı yaptı. Bildiğimiz eski kapılardan, çift kanatlı. Üzerlerinde yüzlerce resim var. İçinde yaşadığı toplum, insanlar ona ne hissettirdiyse kapıları sığdığı kadarıyla onlarla bezemiş.Akyol’un bir de “cumhuriyet ağacı” var, onun gözünden görkemli, vazgeçilmez bir ağaç olarak orada duruyor. (Galeri EKAV)***Ve bir roman. Kuru kuru tartıştığımız; insanları, onların yüzlerini seslerini unutarak tartıştığımız birçok meselenin odağında insanın olduğunu hatırlatan bir roman.Filiz Aygündüz’ün romanının adı “Kaç Zil Kaldı Örtmenim”de çocuklar var, kaderleri az gelişmiş büyükler tarafından karartılan çocuklar.Bu roman asla karamsar bir roman da değil, çünkü insana inanan birinin yazdığı bir roman. “Beyaz Türkler” öncelikle okumalı, yavaş yavaş, düşünerek okumalı. (Doğan Kitap)***Bu pazar üç sanatçı dosttan söz ettik. Tekrar öneriyoruz, ezberlemiş olsanız bile Zülfü’nün türkülerini dinlemeye devam edin, Muzaffer’in resimleriyle umudunuzu artırın, Filiz’in romanıyla da insanlara güvenin.