Hakkında 188 cinayet suçlaması bulunan bir örgütün lider kadrosunun salınması kamu vicdanının kolay sindirebileceği bir durum değil. Üstelik söz konusu örgütün Güneydoğu’da PKK ile savaşmak üzere “kollandığı”na ilişkin iddialar da hâlen ortadayken durum daha da kuşkulu oluyor.Ancak bu sayede yargı sisteminin neredeyse tüm açıklarının ortaya dökülmesi de mümkün oldu. En yetkili siyasiler de en üst kademe hukukçular da aynı durumu farklı dillerle olsa da açıklayıp duruyor. Yargı sistemimiz felç olmuştur.***Mahkeme salonlarının perişanlığı gibi sorunlar kolayca çözümlenebilir, ama yargının çeşitli etkilerin, siyasi etkilerin yanında kendi işleviyle ilgili yerleşik kanaatler gibi temel sorunlarının halledilmesi çok ciddi bir zihniyet değişikliği gerektiriyor.Adalet Bakanı ve Hükümet sözcüleri ile yüksek yargı temsilcileri arasındaki polemikler gerçekte bu temel meselelere iki tarafın da uzak durmaya çalıştığını gösteriyor. Yeni ve modern adliye binaları yapılabilir, yargıç ve savcı sayısı artırılabilir, özlük hakları iyileştirilebilir, ama yargıyı “bir devlet organı” gibi görme ve çalıştırma zihniyeti varoldukça sistem yine tıkanacaktır.***Sadece Hizbullah olayı değil; Hrant Dink davasının tıkanma sisteminden Ergenekon davalarındaki bazı tutarsızlıklara kadar birçok konuda yargının kolaylıkla bir mücadele alanı olması da temeldeki hastalıktır.Yargı reformu ya da yargı devrimi zihniyet devriminin en önemli parçasıdır. Ve bu parça kendi mantığı içinde işlemediği sürece de vatandaş için adalet alanı sadece bir “korku alanı” olarak kalacaktır.Bu zihniyet devrimini yapacak olan, adalet alanını siyasi mücadele alanı olmaktan çıkaracak olan da yargının kendisidir. Siyasi mücadele alanı olmaktan çıkmanın yolu sadece siyasi parti ve iktidarların etkisinden arınmaktan değil, muhafazakâr devletçi siyasetin etkisinden de kurtulmaktan geçiyor.Kamuoyu “güven” araştırmalarında “yargıya güvenen” oranlarının yüksek çıkması kimseyi aldatmasın çünkü bu “güven” gerçek vatandaş duygularını yansıtmıyor. Vatandaşın çoktan koyduğu teşhisleri en yetkili hukukçular ve siyasiler daha yeni yeni itiraf etmeye başlamışlardır...
Başbakan Erdoğan’ın ve diğer AKP sözcülerinin bir süredir “ucube” dahil, takındıkları üslup seçim stratejisinin beklenen yönde şekillendiğini gösteriyor.CHP’nin, bazı duygusal taraftar çıkışları dışında iktidar olmayı sağlayacak bir oy oranına ulaşmayı ummadığı da hiçbir konuda “acele etmemeleri”nden anlaşılıyor. Hâlâ açıklanması zor yolsuzluk iddialarıyla hükümete saldırmanın oya yansıyacağını herhalde kendileri de tahmin etmiyorlardır.Kamuoyu araştırmaları yine de, yönetim değişikliği rüzgârıyla CHP’nin oy potansiyelini yüzde 30-35 olarak gösteriyor. Bu oranı Kılıçdaroğlu’nun ve yeni kadronun kampanya performansı belirleyecek. Ama CHP çevreleri için asıl hedefin yüzde 35 gibi bir oranla “rüştünü ispat” olduğunun işaretleri de geliyor.CHP’nin kampanya performansı düşük olsa bile, CHP’ye gelmekten vazgeçecek oyların AKP’ye gitmesi, imkânsız demeyelim ama çok çok zordur. CHP’nin başarısı, gelme ihtimali olan oyların tümünün sandığa yansıması olarak ortaya çıkacak ya da çıkmayacaktır.***AKP’nin yüzde 45 dolayında görünen oy oranını artırması öncelikle Erdoğan açısından ciddi şekilde önem kazanmıştır. Bu seçim büyük olasılıkla Erdoğan’ın son seçimi olacaktır ve genel beklenti AKP liderinin siyasi hayatını Çankaya’da tamamlamak istediği yolundadır.Erdoğan için son seçiminde “en yüksek” oy oranına ulaşmak hem tek başına çok önemlidir, hem de bundan sonra halkın seçtiği cumhurbaşkanı olmak için çok önemlidir.CHP’den AKP’ye oy kayması çok zor olduğuna göre, Erdoğan’ın hedeflediği söylenen yüzde 50 oranına ulaşmak için çekebileceği oylar muhafazakâr kesimden gelebilecek oylardır. Burada yüzde 13-14 aralığındaki MHP seçmeni, BDP’den kolayca vazgeçebilecek bir kısım Kürt seçmen ve SP-HAS Parti hattındaki yüzde 2-2/5 oranındaki seçmen bulunuyor.Eğer söz konusu strateji başarıya ulaşırsa MHP’nin baraj sorunu ciddiyet kazanacak, yeni Meclis’te de çok büyük bir AKP ağırlığı olacaktır. Bu uç noktadaki durumun alternatifi üç partili, AKP, CHP ve BDP’den oluşan bir Meclis olabilir. Bu olasılığın gerçekleşmesi halinde, örneğin yeni anayasa için uzlaşma imkânı artacaktır, ama başka sıkıntılar doğabilecektir.Bunları önümüzdeki haftalarda bol bol tartışacağız. Şimdilik kesin olan, AKP’nin seçim stratejisinin şekillenmiş olduğudur.
Birileri bir filmin gösterimden kalkmasını istiyor, diğer birileri bir dizi filmin yasaklanmasını istiyor. Bu yasakçı kafalar, kendilerini ne olarak görürlerse görsünler sadece yasakçıdırlar. Hepsi gericidir.Bunu anlatmaya çalıştık, sonra geç saatte korkunç haber geldi. Başbakan Kars’ta Mehmet Aksoy’un heykelini görmüş, beğenmemiş ve “bu ucube”nin kaldırılmasını isteyerek kendisini yasakçılar cephesine atmış.Ne olursa olsun, kimsenin bir heykele “ucube” demeye hakkı olmadığını söylemek gerekiyor.Başbakan, heykele uzak olabilir, ama verdiği tepki bilmediği, anlamadığı her olaydan “korkan” insan tepkisidir. İnsanın anlamadığı bir heykelden korkmasını anlayabiliriz. Başbakan’ın da sanatla, heykelle ilişkisi soğuk olabilir, ama kaldırılmasını istemeye asla ve asla hakkı yoktur.Bir film ve bir dizi dolayısıyla binlerce kişi iki cümlelik tarih bilgisiyle kendisini tarih uzmanı gibi görüp “yasaklansın” gösterilerine girişiyorsa, önce bu kişilerin eğitilmesi ve onlara “yasaklansın” demenin ayıp olduğunun öğretilmesi gerekiyor. Ülkenin Başbakanı ucube deyip bir heykelin kaldırılmasını istiyorsa, o kişilere söylenecek fazla bir şey de kalmıyor.Muktedir siyasilerin her konuya, bilmedikleri konular da dâhil, bodoslama girmek gibi bir alışkanlıkları var. Başbakan’ın heykel tepkisini görünce de ister istemez akla bir zamanlar Kenan Evren’in ressamlara nasıl resim yapılacağını öğretmesi ve kendisinin de resim yapmaya başlaması geliyor...***Bir toplumun gelişmişliğinin ölçüsü beş yıldızlı otel sayısı değildir. Dünyanın birçok ülkesinde dağ taş beş yıldızlı otel doludur, ama o toplumlar hâlâ geri toplumlardır çünkü heykelleri, resimleri yoktur, sanatları yoktur. Heykeller çoğaldıkça, heykeller ucube değil sanat eseri olarak görüldükçe, kitapların zararlı değil yararlı olduğu öğrenildikçe o beş yıldızlı oteller zaten kendiliğinden çoğalır.Duble yolda giderken durakladığın yerde göreceğin bir heykel o duble yolun değerini birkaç kat artırır, insanları gerçek anlamda birkaç kat daha zenginleştirir.Yasakçı bir toplum düzeninde ne beş yıldızlı otellerin ne de duble yolların bir değeri olur.Umut edelim de, Başbakan’ın görüştüğü dünya liderlerinin hiçbiri “ucube” olayından haberdar olmasın, çünkü bunu duyarlarsa ona bakışlarında bir değişiklik olmaması imkânsızdır.
Neymiş, bir televizyon dizisinde Kanuni’nin takdim şeklini beğenmemişler. Dizi kalksın, RTÜK müdahale etsin diye bağırıyorlar. En demokrat süsü verilmiş ses de kanalın kendisini diziyi kaldırmaya çağırıyor.Beğenmediyseniz seyretmeyin; fikrinizi söyleyin, ama “kaldırın” demeye, yetkilileri diziyi kaldırmaya çağırmaya hakkınız yok.Sanatta ahlak zabıtalığına soyunanların “taassubu”nun çok gerilerde kaldığını sanıyorduk. Ama öyle değilmiş, ikide bir karşımıza çıkıyor.***O “taassub” şu anda iki taraflı olarak ortaya çıktı. Bir tarafta Kanuni ve Hürrem’in başkişileri olduğu bir dizi var, diğer tarafta da Said Nursi’nin hayatını konu alan bir film var. Bu filmin bir sahnesinde de Mustafa Kemal ile Said Nursi’nin görüşmeleri varmış. Haydi bakalım bir ayaklanma daha.Bu görüşme olmuştur ya da olmamıştır, sanatçı böyle bir görüşme hayal ettiyse bunu istediği gibi yazar çizer, anlatır. Beğenmezsen gitmezsin, eleştirirsin ama yasaklanmasını isteyemezsin.İsteyen gider bakar, izler, okur, düşünür, konuşur; istemeyen gitmez, konuşmaz. Bu medeni terbiyenin, ülkemizin en çok sesi çıkan kişilerinde bir türlü yerleşmemiş olması hazin bir gerçeğimizdir.***Muasır medeniyete en fazla gözünü dikmiş olanlarda bile, bu muasır medeniyetin temellerinde yazılan kitaplara, çekilen filmlere, ortaya atılan en aykırı fikirlere bile tahammül bulunduğunu görmeme durumu devam ediyor.Muasır medeniyet, düşünce ve sanatta her türlü ahlak zabıtalığının aşıldığı, ahlak zabıtalığına soyunanların ayıplandığı bir toplum düzenin adıdır. Ahlak zabıtaları kendi küçük ufuklarının ve hayallerinin oluşturduğu dünyada yaşamaya devam etmek isteyen, bunun için de her türlü yasakçılıktan medet uman yaratıklar olarak bizde hâlâ etkili olabiliyor.***İnsanları daraltma, küçük dünyalara hapsetme, hayal etmelerini bile yasaklama heveslileri, birbirlerine karşı taraflarda görünseler de birbirlerinin varlığından güç alıyorlar.Bir karikatüre bir taraf, başka bir karikatüre diğer taraf, bir filme sağdakiler diğer filme soldakiler aynı yasakçı kafayla saldırdıkları sürece de birbirlerini ayakta tutma, bu arada da herkesin dünyasını daraltma işlevlerini şimdilik sürdürecek gibi görünüyorlar.
Öğrencilerin protesto gösterilerinin ardında “provokatör” arayarak onları itmenin, izinsiz de olsa gösterileri şiddetle bastırmanın sonuçlarının ne olacağı belliydi. Aynen öyle oldu, görüldüğü kadarıyla tırmanma devam edecek.“Provokatör” diye nitelenen gençlerin, siyasi olarak “angaje” olmuş, eylemleri, bazı siyasi görüşlere bağlı olarak yönlendirmeye çalışan gençler olduğu anlaşılıyor.Öncelikle gençlerin, üniversite öğrencilerinin tepki ve taleplerine “provokatör” oldukları gerekçesiyle “düşmanca” yaklaşanlar, 12 Eylülcü mantıkların bugünkü suretleridir.***Gençlerin, üniversite öğrencilerinin, çok sivri görünse de siyasi görüş sahibi olması, bu görüşlerini ortaya koyması, diğer gençleri etkilemeye çalışması en temel haklarıdır.Bu haklarını kullanırken, başkalarına zarar vermemek koşuluyla, bazı sınırları zorlamaları da doğaldır ve gençlik duyarlılığının bir devamı olarak görülmek, hoşgörülmek zorundadır.Gençlerin tepkilerini ve tepkilerini ortaya koyuşlarını değerlendirirken “dostluk-düşmanlık” farkı burada ortaya çıkıyor.***Türkiye’de gençler, öğrenciler uzun süre ağır bir sıkıyönetim düzeni içinde yaşatıldı, bunun amacı da gençlerin “depolitize” edilmesi, siyasetten uzaklaştırılmasıydı. 12 Eylül askeri yönetimi bu sıkı düzeni kurarken YÖK’ü yaratmış ve aradan geçen yaklaşık 30 yıl boyunca iktidara gelen giden “merkez demokratlar”, “muhafazakâr demokratlar”, “sosyal demokratlar”, “siyasal İslamcılar” hatta bir ara YÖK’ü ellerinde tutan ve kendilerini “Atatürkçülüğün bekçisi” gibi gören çevreler bu sıkıyönetim düzenini, gençleri “kuzu gibi tutma ve yönetme düzeni”ni değiştirmek için parmaklarını kımıldatmamışlardır.***Bu sıkı düzenin devam ettiği sürede, zaman zaman küçük “başkaldırma”, sistemi sorgulama girişimlerinde bulunan gençlere de devlet ve yargı çok ağır cezalar yağdırmıştır.Ülkesinin sorunlarına duyarlı, bunları izleyen, tartışan ve o sorunlar yüzünden şiddete başvurmadan kavga eden gençler çeşitli taleplerini ortaya koymaya devam edeceklerdir. Şu anda birinci talep ve öfkenin ana nedeni, devlet güçlerinin kendilerine uyguladığı şiddettir. Eğer gençlerin daha sivri tepkilere yönelmesi istenmiyorsa önce bu şiddet konusunun halledilmesi şarttır.Bu “düşmanca” tavır ortadan kalkacak, sonra YÖK konuşulacak, yüksek öğretimin düzeyi konuşulacak ve bütün özgürlükler konuşulacaktır...
İki görüntü, birkaç gündür yapılan hukuk tartışmalarının hepsinin üzerine çıkarak, “dört kuvvetten biri” olan yargının ülkemizdeki halini gösterdi.Birinci görüntü, 188 cinayetten yargılanan örgütün mensuplarının hapisten çıkması, karşılayanların sevinçleriydi.İkinci görüntü, NTV ekranındaydı, Yargıtay’da adalet bekleyen insanların üst üste yığılmış, toz içindeki dosyalarıydı. Dosyalar alınacak, bir yargıç tarafından incelenecek falan filan ve “adalet“ “tecelli” edecek...Hukukçular iki gündür anlatıyor, Adalet Bakanı da anlatıyor, yüksek yargı başkanı da anlattı. Bütün konuşanlar aslında, orasından burasından yargının işlemediğini anlattılar. Daha da anlatacaklar.“Ne yapılmalı” sorusunun cevabı olarak “yeni yasa” diyenler de var, “yetkililer sorarsa söyleriz” diyen de var.Ama daha başından başka soruları sormak gerekiyor.Bu kadar çok dava olması neyin işaretidir, Türk toplumunda suç oranı bu kadar yüksek midir?***Yargılama sürelerinin uzunluğu neredeyse yarım yüzyıldır mizah hikâyelerine bile konu olmuş bir durumdur, ülkeyi yönetme iddiasındaki onca insan neden bu konuyla hiç ilgilenmemiştir?Gerçekleri bilen onca yetkili şahsın ağzından “Türkiye bir hukuk devletidir”, “yargı bağımsızdır”, “yargıya herkes güvenmeli” gibi sözlerin sürekli tekrar edilmesi halkı kandırmak için midir?Bu büyük lafların edilebilmesi için, hukukçuların yetiştirilme mantığından başlayarak bütün sistemin baştan aşağı elden geçirilmesi gerektiğini son CMK 102’inci madde olayıyla herkes bir daha gördü.Türk yargısının ihtiyacı “reform” durumunu çoktan aşmıştır, şart olan “yargı devrimi”dir. Bu devrimin başlayacağı yer de hukuk fakülteleridir.***İşe bütün vatandaşları potansiyel suçlu, kuşkulu şahıs olarak gören, varlık nedeninin “devleti korumak” olduğuna inanmış bir hukuk düzenin ayakta kalmasını sağlayan eğitim sisteminden başlanabilirse yargı devriminin yolu açılabilir.Daha askeri darbe anayasasını değiştiremeyen bir siyasi yapıdan bir de yargı devrimi beklemek fazla iyimserlik gibi görünebilir. Ama sürekli olarak parçalanma, bölünme kâbusu görenler bilmelidir ki, toplumları asıl parçalayan adalet duygusunun yok olmasıdır.
Bu yılın ilk altı ayında her mesele dönüp dolaşıp seçime bağlanacak. Her konuda siyasi partilerin alacağı tavırlar, iktidar partisinin her kararı sandık sonuçlarını etkileyecek.Araştırma kuruluşu Metropoll’ün yılın sonunda yaptığı araştırmanın sonuçları hem partilerin yarışa başlarken hangi konumda olduklarını hem de seçmenin oy verirken hangi konuları ön plana alacağını anlatıyor.Hangi saikle oy verecekleri sorusunun cevaplarını dört ana başlık altına topladığımız zaman “ekonomi” başlığı ile “Kürt meselesi” başlığı altında yer alabilecek konuların önde geldiği görülüyor.İşsizlik sorunu dahil, “ekonomik saiklerle” oy vermeyi düşünenler yüzde 14,7 oranını buluyor.Ancak, Kürt sorunu çevresinde yer alan konulara bakarak oy vereceğini söyleyenlerin oranı daha yüksek, yüzde 15,6.“Daha gelişmiş bir toplum”un unsurlarını oy verme saiki olarak gösterenlerin oranı yüzde 10,9.Bu oranlara bakarak, seçmenin yaklaşık yarısının oy verirken, ülkenin ana meselelerine getirilecek çözüm önerilerini, icraatlarını önde tuttuğunu söyleyebiliriz.***Oyların yönünü belirleyecek unsurlardan biri olan “liderlerin çalışması, vaatleri”ni gösterenlerin oranının yüzde 7,6 olmasından çıkarılabilecek açık bir sonuç var: Seçmen, CHP’nin yeni Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu dikkatle izleyecektir.Metropoll’ün araştırmasına göre siyasi partiler yarışa şöyle başladı:AKP: yüzde 45,3CHP: yüzde 30,7MHP: yüzde 13,8BDP: yüzde 6,5SP: yüzde 1,3Diğer: yüzde 2,4Bunlar “kararsızlar”ın ve “oy kullanmayacağım” diyenlerin oranlarının bir önceki seçim sonuçlarına göre dağıtılmasıyla ortaya çıkan yüzdelerdir. Her araştırma için geçerli olarak kabul edilen “artı 2 - eksi 2” yanılma payına göre daha esnek bir tablo da üretilebilir.***Bu sonuçları dikkate alarak, altı ay önceden kesin olarak şunu söyleyebiliriz: Çok büyük bir olay olmadıkça AKP Haziran 2011 seçimini kazanacaktır.Önümüzdeki altı aylık sürede bu yüzdelerde, seçimin birincisini ve ikincisini değiştirecek ölçüde olmasa da ciddi değişiklikler olabilir.AKP ile CHP arasında oy alışverişi olmasının zorluğunu dikkate aldığımız zaman MHP ile BDP’nin durumlarının biraz daha “hassas” olduğunu söylemek mümkündür.AKP, Kürt meselesiyle bağlantılı tartışmaları “iyi yönetmesi” halinde her iki partiden de oy sağlama potansiyeline sahiptir.12 Eylül referandumu bu ihtimale işaret etmiştir.“Ekonomik saiklerle” oy vermeyi düşünen seçmen de AKP hükümetinin önümüzdeki altı aydaki icraatlarıyla bunun vatandaşa yansıması kadar, CHP’nin geliştirmeye çalıştığı yeni “sosyal adalet” projelerini de dikkatle izleyecek ve değerlendirecektir.***Metropoll’ün araştırmasının sonuçlarına göre, şu andaki siyasi tabloda yukarıya doğru çıkışa geçme ihtimali bulunan iki siyasi partinin AKP ile CHP olduğu görülüyor. Kuşkusuz ki bu potansiyelin oya dönüşmesinde Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun “performansları”nın büyük etkisi olacağını da hep hesaba katmak gerekiyor.
Yargı düzenimizde, tutukluluk sürelerinin uzun olmasının nedeni dava sürelerinin uzunluğudur. Yargıçların üzerlerindeki ağır iş yükünü hafifletebilecek temel tedbirler alınmadığı sürece en basit davaların bile, adaletin “tecelli” etmesine imkân bırakmayacak sürelere ulaşması kaçınılmazdır.Hukukçular sürekli olarak bunu belirtiyor, ancak ortada “yargı reformu” adı verilebilecek bir proje bulunmuyor. Yargı ve durumdan şikâyetini açıkça gösterme hakkına ve imkânına sahip yüksek yargıdan da kapsamlı bir reform önerisi çıkmıyor.Alınan tedbirler hep son 102’nci madde olayında olduğu gibi yüzeysel kaldığı için yeni sorunlara yol açıyor.***Alışık olduğumuz adaletsizliklerden biri, kısa süre önce yine herkesin gözü önünde gerçekleşmiş, Kemal Türkler cinayeti 30 yılda, tam 30 yılda sonuca ulaştırılamadığı için zaman aşımına uğramış, açıkça teşhis edilmiş katiller kurtulmuştur.Türkler olayında bazı “ellerin” yargının içinde hareket halinde olduğunun işaretleri de herkesin bildiği bir durumdur.Aslında benzeri durumlar Abdi İpekçi’nin katilinin yargılanma ve infaz süresinin tümünde de“hissedilmiş”tir.Tanıkların olduğu, katillerin daha ilk andan teşhis edildiği bir cinayet davasının 30 yıl içinde sonuçlandırılmamış olmasının utancı herhalde vatandaşın değildir.***Son 102’nci madde değişikliğinin amacı tutukluluk sürelerinin uzamasına bir tedbir getirmektir. Bu hâlâ “sanık” olan kişilerin haksızlığa uğramaması için bir iyi niyet adımı olabilir.Ancak bu hükümden yararlanacak olanlar arasında 188 cinayetin sanığı olan Hizbullah örgütünün liderleri de bulunuyor. Suçlama 188 cinayete ilişkindir. Ve dava tam on yıldır sürmekte, sanıkların tutukluluğu devam etmektedir.Böyle önemli bir davanın on yılda sonuçlanmamış olmasını halka açıklayacak olanlar, adalet bakanları, içişleri bakanları ve yargıyı temsil eden bütün kurumların sözcüleridir. ***Yargıtay’dan dün yapılan bir açıklama da aslında gerçek durumun vahametinin itirafı niteliğindedir. Yargıtay “örgütlü suçlarda tutukluluk süresi en çok on yıl olabilir” demiştir.Örgütlü suçlar... On yıl tutukluluk...Yani on yılda sonuçlanması beklenmeyen davalar!Bunun bir anlamı da şu: Hangi örgütlü suçtan yargılanırsa yargılansın, bütün sanıklar otomatik olarak on yıl hapiste yatacak, sonra salınacak, dava da belki yirmi, belki otuz yıl sürecek! Dava on birinci yılda sonuçlanır ve sanık ağır bir cezaya çarptırılırsa bulunamayacaktır. Bu, bütün “örgütlü suç” davalarının nasıl yürüyeceğini gösteriyor.Bunlar ortadayken insanların adalete güvenmesini beklemek hayal olduğu gibi, Türkiye’de hukuk devletinin geçerli olduğunu söyleyenlere inanmak da mümkün olabilir mi?