Onlar hâlâ bekliyor

24 Aralık 2010

Çocukları, ağabeyleri, ablaları bir gün ortadan yok oldu. Kimisi gözaltına alındığı bilgisine ulaştı, kimisi ona bile ulaşamadı. Bu çocuklar yok oldu. Anneler babalar kardeşler eşler ulaşabildikleri her yetkiliye gittiler ama onların izlerini bulamadılar. Bir sessizlik duvarı karşılarına dikildi.Onlar her cumartesi ellerine kaybolmuş canlarının resimlerini alarak dünyaya seslerini duyurmaya çalıştılar.Coplandılar, tekmelendiler, biber gazlarını yuttular.Dehşet veren görüntüler bütün bir toplumu utanç içinde bıraktı.***Cumartesi Anneleri bugün 300’üncü kez bir araya gelecek. Ama artık biraz umutları var. Ergenekon ve bağlı soruşturmalarda, davalarda faili meçhullerle ilgili bazı izler ortaya çıkmaya başladı. Konuşmaya başlayanlar oldu.12 Eylül askeri yönetiminde işkence normal bir işlem haline gelmişti. Askerler gitti siviller geldi, ama faili meçhuller de yok olmadı, gözaltında kayıplar da arttı.Anayasa’nın 12 Eylül yetkililerini koruyan maddesi kalktı. Mahkemelere çok sayıda suç duyurusunda bulunuldu. Ama yargı hâlâ harekete geçmiyor.Bunun nedenlerini tahmin etmek güç değil. Ankara’da iradeler, ülkemizin geçmişindeki bu karanlık olaylarla tam bir hesaplaşma yaşaması konusunda istekli değil. Herhalde bu karanlıklar bir kez aydınlanmaya başlayınca nerelere kadar uzanacağı konusunda kuşkuları var.***Arjantin’in cumartesi anneleri adalet taleplerinin karşılığını gördüler. Binlerce insanın katli emrini verenler ömürleri boyunca hapis yatacak. Bir toplumu güven içinde yaşatan adalet duygusuna Arjantin halkı tekrar kavuştu.Bizim Cumartesi Annelerimiz hâlâ bekliyor. Ağızlarından “demokrasi” kelimesi eksik olmayan siviller hâlâ onları adalete kavuşturmak için hareket etmiyor.Kendileri için adalet isteyenlerin herkes için adalet istemek zorunda olduğunu hâlâ içlerine sindirmiş değiller.Cumartesi Anneleri bugün yine bekliyor olacak.Onların acıları giderilmeden, onların aradıkları adalet yerine gelmeden “muasır medeniyet”e ulaşmanın imkânsızlığını görmeyenler onları yine görmeyecekler, duymayacaklar.

Devamını Oku

Siyasi boşluğun sonuçları

23 Aralık 2010

Kürt sorunu, cumhuriyetin kurulduğu günden itibaren sürekli olarak “devlet refleksi”yle suyun altında tutuldu. Kürt seçkinlerinin yaşattığı “Kürt davası” ne zaman biraz su yüzüne çıksa “devlet refleksi” bastırma-susturma olarak kendisini gösterdi.60’lı yılların sonunda ilk kitlesel örgütlenmeler başladığından beri “Kürt davası” sadece aydın ve seçkin Kürtlerin yaşattığı bir hayal olmaktan çıktı ve bir “bilince” dönüştü.Devlet refleksi, yürüttüğü düzenli bastırma-susturma faaliyetleriyle bu bilincin hem yayılmasına hem kökleşmesine büyük katkıda bulundu.80’li yılların sonunda bir siyasi refleks de ortaya çıkmaya başladı. Turgut Özal proje geliştirme çabası içinde oldu, Erdal İnönü’nün SHP’si, o günler için çok ileri bir demokratik tavırla bir Kürt siyaseti oluşturmaya çalıştı.***İktidarda olan siyasi partilerin sahip olduğu büyük imkân, herhangi bir alanda benimsedikleri siyasetlerin uygulanması için “devlet makinesi”ni kullanabilmeleridir.AKP’nin “Kürt açılımı” diye başlayan, sonra “demokratik açılım” olan son olarak da “kardeşlik projesi” adında karar kılınan siyasi girişiminde yaşanan iniş çıkışlar sonunda bir “siyasi irade boşluğu”na dönüştü.Merkez siyasette ortaya çıkan boşluğu Kürtler çeşitli “hamleler” yaparak dolduruyorlar. Demokratik özerklik projesinin tartışmaya açılması bu hamlelerin en önemlisidir. “Çift dil” konusu ise gerçekte “malumun ilamı”ndan ibarettir. Ülkemizin Kürtlerin çoğunluk olduğu yörelerinde hayat “çift dilli”dir, kamu kuruluşlarında Kürtçe bilen personel vardır, mahkemelerde sık sık tercümana başvurulur.Gerçek ortadayken “çift dil” sözü ortaya çıktığı anda gösterilen tepkiler, geleneksel devlet refleksinin tekrarından ibarettir ve zaten gerçeği değiştirmeleri de mümkün değildir.***Türkiye’de kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen parti ve çevrelerin de Kürt sorununda devlet reflekslerinin ötesine geçememeleri “demokratik” bir siyasi proje ile sürece katılmamaları, siyasetteki boşluğun önemli unsurlarından biridir.AKP’nin genelde demokrasi özelde de Kürt sorununda gösterdiği tereddüt ciddi bir boşluk yaratmıştır. CHP de bu boşluğu dolduracak politikalar üretme konusunda hâlâ bir varlık göstermiş değil.Böyle bir siyasi boşluk doğunca, devlet refleksinin bu boşluğu doldurması kaçınılmaz olur. İçinde bulunduğumuz koşullarda devlet refleksinin öne çıkması da zaten etkisiz kalan siyasi yapıyı daha da geriye itebilir.Seçimlerin yaklaşması, siyasilerin; hem iktidarın hem de ana muhalefetin ülkenin en önemli sorununda “atıl” kalmalarının gerekçesi olamaz.

Devamını Oku

Asıl korkutucu saldırılar

22 Aralık 2010

Öğrencilerin yumurta atma eylemleri üzerine çok konuşuldu. Bu eylemlerin kaynağında İstanbul’daki kıyasıya dayak olayının bulunması, gençlerin tepkilerinin anlaşılmasını gerektiriyordu, yine de öyle.Çevrelerinde kırk koruma bulunan “otorite”yi temsil eden kişilerin o vahim dayak olayının ardından yumurta yağmuruna tutulması bu yumurtaları atanların cesaretini gösteriyor olabilir.Ama hiçbir koruması olmayan, tek başına fikrini söyleyen, herhangi bir otorite ya da baskıyı temsil etmeyen kişileri yumurta yağmuruna tutmak bir cesaret örneği değil; renkli boya atmak da...***Yumurta atarak protesto olayı, bir dönüş yaptı ve başlangıç noktasına geldi.İlk büyük yumurtalı protesto olayı, İstanbul’da üniversitede yapılan Ermeni konferansına katılanlara yönelikti. Yine korunmasız, korumasız kişilere yumurta atanları polis öylece izledi. Geçenlerde üniversitede yumurta atıldığında infial duyanlardan hiçbiri o korunmasız insanlara yumurta atılmasına ses etmemişti. Daha sonra Orhan Pamuk ve Elif Şafak da fikirlerini, yazılarını beğenmeyenlerin yumurtalı saldırılarına hedef oldu.Bu “ulusalcı” öfke sahiplerinin hedefindeki kişilerden biri de Hrant Dink idi. Aynı “ulusalcı”lar Hrant Dink’e dört koldan, yumurtalı ya da yumurtasız, internet üzerinden ve telefonla saldırıyor, onu tehdit ediyorlardı.Sonunda kimilerinin empati kurduğu bir katil Hrant Dink’i öldürdü. Bu cinayete adım adım nasıl gelindiğinin kayıtları devletin resmi belgelerinde de yer alıyor. Bazı “eller” bu cinayet davasının çıkmaza sürüklenmesi için ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler; cinayete giden sürecin bütün unsurları, kimin ne yaptığı kayıtlara geçmiş durumda.***Son günlerde bazı “ulusalcı” grupların hedefinde yazar Roni Margulies var. Roni Yahudi kökenli bir Türk vatandaşı ve sosyalist bir yazar. Yumurtalı, renkli boyalı saldırılara uğradı, ölüm tehditleri almaya başladı. Bunları duyunca insanın aklına ister istemez Hrant Dink’in öldürülmesine kadar giden süreç geliyor.“Birileri”nin vatanı kurtarma planı olarak Müslüman olmayan azınlıklara yönelik eylemler düşündüğü günlerin sona erdiğini umut ediyorduk. Ama Roni Margulies’e yönelik “ulusalcı” saldırı ve tehditleri öğrenince bir kez daha “acaba” dedik.Bu “acaba”ların sonsuza kadar yok olacağı bir Türkiye’yi hayal etmeye devam edelim..

Devamını Oku

Kürtler çalışıyor

20 Aralık 2010

Türkiye’nin Kürtleri, içinde gerçekçi ve demokratik öneriler kadar, şu anda hayalci görünecek isteklerin de yer aldığı bir siyasi programı ortaya çıkarmaya başladılar.Demokratik Toplum Kongresi‘nin bütün Kürtleri temsil niteliği ne kadar tartışılırsa tartışılsın, ortaya çıkan modelin soruna Kürt bakış açısını temsil ettiğini kabul etmek gerekiyor.Bazılarının sandığı gibi olay “bir kısım bölücünün Türkiye Kürtlerini istismarı” değildir. Bunca tecrübeden sonra hâlâ kendini ve toplumu kandırmaya uğraşmak ancak yine zamana, en kötüsü de cana ve mala mal olur.***Birkaç aşamada ortaya çıkan “demokratik özerklik modeli” bundan sonra Türkiye’nin Kürt meselesinin ana tartışma platformu olacaktır.Modelde “bölünme” yok. Ama bu modeli, “bölünmeye giden yolda bir basamak” diye görerek olduğu gibi geriye itmenin de bir faydası olmayacaktır.Resmi Kürt politikasının sürekli olarak gerçekleri inkâr etme üzerine kurulmuş olması dolayısıyla, “demokratik özerklik” kavram olarak bile “irkiltici” gelebilir. Seksen beş yıllık bir şartlanma ve bilgi yokluğunun üzerine, sürekli beslenmiş korkuların üzerine, eksik demokrasi eğitimiyle birlikte “yeni duruma uyum”da güçlükler bulunması kaçınılmazdır.Yine de Türk toplumunun, hem terörün verdiği acılara rağmen katettiği aşamanın ve “demokratik tercih” konusundaki gelişmesinin anlamını kavramak hem de iniş çıkışları anlayışla karşılamak gerekiyor.***Demokratik özerklik modeli tartışıldıkça içeriği de gerçekçi olarak ortaya çıkacaktır. Şu anda önemli olan modeli sağduyulu bir şekilde tartışmaktır. Polisi, savcıyı göreve çağırmadan tartıştığımız takdirde modelin içeriğini de yine demokratik bir şekilde belirlemek mümkün olacaktır.Şu anda “öz savunma gücü”, “bayrak, flama” gibi konu başlıklarına takılarak tartışmayı tıkamanın bir anlamı yoktur. Buna karşılık gerçek hayatta varolan “iki dillilik” ile resmi dil zorunluluğunun ilişkisini, dengesini belirlemek çok kolaydır. Çünkü zaten hayat bu dengenin ana unsurlarını belirlemiştir. Bu süreci anlamsız zorlamalarla zedelemekten kaçınmak da “demokratik çözüm” tercihinde bulunmuş herkesin sorumluluğudur.Kürtler çalışıyor ve üzerinde tartışılabilecek bir modeli oluşturma yolunda ilerliyor. Ancak merkezi siyasi iradeyi oluşturan güçler aynı çalışmada geri kalıyor ya da bilerek geri duruyorlar. Sorunu tekrar ele almak için seçim sonrasını bekleseler de en azından polise savcıya çağrıda bulunmak yerine Kürtlerin ne söylediğini anlamaya çalışsınlar.

Devamını Oku

Kurultay’a damgasını vuran iki mesaj

19 Aralık 2010

Kurultay’da seçime geçildiği sırada, hatta oy verme işlemi bittiği sırada her şey güllük gülistanlıktı. Genel Başkan’ın yönetim kadrosuna bir itiraz da olmamıştı. Bütün yorumlar bunun üzerine yapıldı, maraza çıkarmayan muhalif gruplar takdir edildi.Oylar sayıldığındaysa ortaya iki mesaj çıktı. CHP kurultay delegelerinin önemli bir kesimi iki ismin üzerini çizmişti.***Gürsel Tekin, yerel seçimden itibaren Kılıçdaroğlu’nun en yakın çalışma arkadaşıydı ve Genel Başkan onun yönetimde en etkili konumlardan birinde bulunmasını, örgütten sorumlu genel başkan yardımcısı olmasını istiyordu. Bu konum ikinci adamlık sayılabilir.CHP delegelerinin çizdiği ikinci isim ise, Diyarbakır Barosu’nun eski başkanlarından Sezgin Tanrıkulu oldu. Tanrıkulu’nun ismini çizen CHP’liler “bir şey” söylemek istiyor olmalılar.***Yüzlerce çiziğin bu iki ismin üzerine atılması, tepkinin “organize” olduğunu gösteriyor. Yeni yönetime Baykal ve Sav’a yakın siyasetçileri de almış olan Kılıçdaroğlu’na “her istediğin olmaz” deniliyor.Tanrıkulu’nun isminin yine “organize” bir şekilde çizilmesi de, CHP’nin bir “Kürt açılımı” yapmasına açık bir direniştir.Genel Başkan’ın kurultay konuşmasında, “Kürt” kelimesini bile telaffuz etmemesine rağmen muhafazakâr CHP “ileriye” dönük bir uyarıyı da bu çiziklerle göstermiş oluyor.***Tüzükteki kadın kotası gerekçesiyle yapılan resmi itiraz ilçe seçim kurulunca kabul edilmiş olsaydı Tekin ile Tanrıkulu’nun parti meclisi üyelikleri düşebilecek, böylece Kılıçdaroğlu ve kadrosu kurultaydan ağır yaralı bir halde çıkmış olacaktı.Seçim kurulu itirazı kabul etmedi, Tekin ve Tanrıkulu Parti Meclisi üyesi oldu ama yine de Genel Başkan’ın Kurultay’dan hafif bir yarayla çıktığı pek söylenemez.***Kurultay’daki “birlik beraberlik” görüntülerinin temeldeki ayrılıkları yok etmediği, sadece bir süreliğine gizlediği Tekin ve Tanrıkulu’na yönelik “operasyon” ile ortaya çıkmış oldu.Bunun devamında, milletvekili aday listelerinin belirlenmesi sürecinde de, seçim kampanyasının “siyasi” temaları üzerinde de benzer çatışmaların yaşanması kaçınılmaz olmuştur. İki “parti” halinde seçime hazırlanan bir CHP’yi seçmenin nasıl göreceği de bellidir.

Devamını Oku

Seçim kurultayı

18 Aralık 2010

CHP oldukça “temiz” bir kurultayla seçim çalışmasına başladı. Parti Meclisi listesinin “dengeli” olması, bütün grupları rahatlattı. “Denge” anlayışının milletvekili aday listelerine yansıyacağı da belli oldu.Kurultayda herhangi bir “maraza” çıkmaması öncelikle CHP’lileri ve CHP’ye oy verenleri de büyük ölçüde rahatlatmıştır.Genel Başkan’ın, öğrenci yurtlarına kadar ayrıntılı vaatlerden oluşan konuşmasında “hassas” konulara girmemiş olması da CHP’deki kuşkulu kesimlerin de rahat nefes almalarını sağlamıştır.***Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki en büyük seçim vaadi “aile sigortası” adıyla yoksul ailelere her ay asgari ücret tutarında bir para ödeneceği vaadiydi. Bu para bankaya yatırılacağı için AKP’nin sosyal yardım faaliyetlerine en çok yapılan eleştiri ortadan kalkacak, “sadaka alma” gibi bir görüntü olmayacak. Aynı uygulamayı Brezilya’da Lula yapmış ve başarılı olmuştur.Bu kurultayda partisini çevresinde toparlamayı başaran Genel Başkan’ın konuşmasının bir tür “seçim bildirgesi” olması da herhalde “hassas” konulara girmeme kaygısının sonucu olmalıdır.Bu kadar çok ayrıntıya girilince de, mayınlı araziler temizlenip “yoksul köylüye dağıtılacak, oraları modern tarım işletmesi olacak” gibi açıklamaya fazlasıyla muhtaç başlıklar da ortaya çıktı.***Kılıçdaroğlu, konuşmasında sık sık “özgürlük” vaat etti, bunun en açık ve somut alanı olarak da YÖK’ün kaldırılmasından ve üniversitede bilimsel özerkliğin yanında mali ve idari özerkliğin gerçekleştirilmesi gerektiğinden söz etti.CHP Genel Başkanı, “Bu ülkede ezan sesi yükseliyorsa Atatürk sayesindedir” dedi ama “Kürt” demedi; “üçüncü yol” dedi ama bunun diğer iki yoldan farkının ne olduğunu söylemedi.***Kazasız belasız kurultay, CHP’nin moralini yükseltecektir, dolayısıyla da seçim çalışmalarının niteliğini yükseltecektir.Ama CHP, her fakir aileye her ay ödenecek asgari ücret tutarındaki paranın nereden bulunacağını da seçim öncesinde iyi anlatmak zorunda kalacaktır.“Üçüncü yol”un ne olduğunu açıklamak zorunda kalacaktır.CHP dün seçim için yola çıktı. CHP örgütü de, parti içindeki farklı görüşe sahip bütün grup ve çevreler de Genel Başkan’a “tam yetki” verdi.“Yeni CHP” de diyen Kılıçdaroğlu’nun bu yetkiyi nasıl kullanacağı anlaşılan yavaş yavaş ortaya çıkacak.

Devamını Oku

Yeni CHP mi?

17 Aralık 2010

Kılıçdaroğlu‘nun rahat bir kurultay geçireceği iki gün önceden belli oldu. Deniz Baykal ve Önder Sav‘ın “seçim öncesi partiyi yıprattılar” suçlamasına hedef olmamaları için Genel Başkan’ın istediği yönetim kadrosu delegeler tarafından onaylanacak.Bazı isimlerin çizilmesinin de önemi kalmayacak çünkü “blok liste” olduğu gibi geçecek.Bu rahat kurultay, Kılıçdaroğlu’nun sorumluluğunu daha da artırdı. Bazı iniş çıkışlara rağmen, CHP’liler ve CHP’ye oy verenler, hatta vermeyenler, iktidar adayı bir CHP’nin ortaya çıkmasını bekliyor, istiyor.Önümüzdeki seçim için bu beklentinin yerine gelmesi kolay değil. A&G’nin son araştırması CHP’nin oyunu yüzde 31, AKP’nin oyunu yüzde 44 olarak gösteriyor. Aradaki 13 puan farkın altı ay içinde kapanması mümkün görünmüyor, buna karşılık AKP iktidarda olmanın avantajına sahip.Bu kurultayda bol bol “iktidara yürüyoruz” sözü edilecek, ama hedef tarih 2011 değil 2015 olacak.***CHP’nin Baykal dönemiyle ilgili eleştiriler, ana politikaların sosyal demokrat, sol değil daha çok radikal sağa yakın bir muhafazakâr devletçi çizgiye çekilmesi üzerineydi. Değişime direnen, daha çok demokrasiden korkan ama kendisini sosyal demokrat, solcu zanneden bir siyasi partinin iktidar adayı olmaması da kaçınılmaz bir durumdu.CHP’nin ülkenin ikinci büyük partisi olarak iktidar adayı ya da seçeneği olamaması fiili bir tek parti rejimi korkusunun yolunu açtı. Her seçime rakipsiz giren bir siyasi partide ortaya çıkması kaçınılmaz bazı hastalıkların ülkeye zarar vermesi ihtimali de bu durumu yarattığı için CHP’nin daha da yoğun bir şekilde eleştirilmesine neden oldu.Bugünkü kurultay, ülkenin yarısının beklentilerinin karşılanma ihtimali olup olmadığına ilişkin ilk görüntüleri verecek. ***CHP’nin yeni CHP olmasını bekleyenler kadar bundan korkanlar da var. Partinin ana siyasetinin AKP ekseninde ve onun uyandırdığı korkular üzerine kurulmasıyla yaratılmış olan kesim de “yeni CHP”den korkmaya devam edecektir. Onlar da bugün Kılıçdaroğlu’nu bu korkularla dinleyeceklerdir.Ekonomide en kaba devletçi ruhtan, dış politikada “düşmanlarla çevreliyiz” korkusundan, içeride “fazla demokrasi zarar” anlayışından kurtulmamış bir CHP’nin değişen ve değişim isteyen bir toplumun taleplerine cevap veremeyeceği çoktan belli olmuştu. Böyle bir CHP’nin yerine sosyal demokrat yeni bir CHP koyabilmek için beş yıl süre var, yeter ki bunu hedefleyen irade ortaya çıksın.

Devamını Oku

Asıl dava

16 Aralık 2010

Ergenekon davası başladığında önemli bir soru soruldu: Bu dava sanıkları kendi başlarına nasıl darbe yapabilirler?Aslında bu sorunun cevabı, bir deniz kuvvetleri komutanının günlüklerinde verilmişti. İki yılı aşkın bir sürede, Ergenekon davaları sürerken “asıl dava”ya bir türlü gelinmemiş olması hem soru işaretleri yaratmış hem de bilinçli kafa karıştırma faaliyetlerine yaramıştı.“Asıl dava” dün başladı. Davanın başlamasından iki gün önce mahkeme başkanının değişmesi bazı tepkilere elverişli bir durum yarattı. Ergenekon davası başladığında da “salonun hali rezalet” diye bağıranlar hatırlanırsa, “siyasi savunma” konumunda olanlara bu kadar kolay imkânlar verilmesinin de sorgulanması gerekiyor.***“Balyoz Planı” davasının konusu, şu anda emekli olan ya da Silahlı Kuvvetler’de görevi devam eden kişilerin “darbe planı” hazırladıkları iddiasıdır.Bu hazırlığın odağında bir seminer vardır ve iddianameye eklenen belgelere göre de bu seminerin ardından plana uygun görevlendirmeler yapılmıştır.İddianamede planlama çalışmasına katılmamış olan, ancak üstleri tarafından görevlendirilmiş subaylar da sanık olarak yer alıyor.İddianameyle ilgili başka eleştiriler de var. Konuyla ilgili çalışmalar yapanların tespit ettiklerinin dışında başka tutarsızlıklar da olabilir. Zaten davalar bunun için vardır. Eğer iddianameler mükemmel olarak hazırlansa hiçbir davanın görülmesine, duruşma yapılmasına gerek kalmaz, sanığa savunması sorulur, yargıç da hemen kararını verirdi.Balyoz davası da karmaşık bir davadır ve siyasi bir davadır; isnat edilen suç siyasi bir suç olduğu için siyasi bir davadır. Diğer Ergenekon davaları da iç içe geçmiş örgütlenmeler ve ilişkiler üzerinedir, onlar da karmaşıktır ve siyasi davalardır.Bu siyasi davalar sürecinde “siyasi” baskıların devreye girmesi de kaçınılmazdır. Nitekim çok daha ağır suçlamalarla yargılanan asker kişiler tutuksuzken daha hafif eylemlerle suçlanan sivil kişilerin tutukluluk hallerinin devam etmesi de bunun açık kanıtıdır. ***Bütün bu davalarla ilgili tartışmalar devam edecektir, davalar sona erdikten sonra da devam edecektir. Hukukçu olmayanlar için, Türkiye’nin en azından 1960’tan itibaren “askeri müdahaleler” tarihini bilmeyenler için davalar çok karmaşıktır. Bu davaları sadece AKP hükümeti ve yarattığı korkular ekseninde görmek ve yorumlamaya çalışmak da “esas”tan uzaklaşmaya, davaları gündelik bir siyasi çekişme gibi görmeye yol açar.Balyoz davası, cumhuriyet tarihinin en önemli birkaç siyasi davasından biridir, hatta en önemlisidir, çünkü yüz yılı aşkın bir siyasi süreç içinde oluşmuş bir geleneğin son girişimlerinin yargılanmasıdır.

Devamını Oku