Kürt sorunu, cumhuriyetin kurulduğu günden itibaren sürekli olarak “devlet refleksi”yle suyun altında tutuldu. Kürt seçkinlerinin yaşattığı “Kürt davası” ne zaman biraz su yüzüne çıksa “devlet refleksi” bastırma-susturma olarak kendisini gösterdi.
60’lı yılların sonunda ilk kitlesel örgütlenmeler başladığından beri “Kürt davası” sadece aydın ve seçkin Kürtlerin yaşattığı bir hayal olmaktan çıktı ve bir “bilince” dönüştü.
Devlet refleksi, yürüttüğü düzenli bastırma-susturma faaliyetleriyle bu bilincin hem yayılmasına hem kökleşmesine büyük katkıda bulundu.
80’li yılların sonunda bir siyasi refleks de ortaya çıkmaya başladı. Turgut Özal proje geliştirme çabası içinde oldu, Erdal İnönü’nün SHP’si, o günler için çok ileri bir demokratik tavırla bir Kürt siyaseti oluşturmaya çalıştı.
İktidarda olan siyasi partilerin sahip olduğu büyük imkân, herhangi bir alanda benimsedikleri siyasetlerin uygulanması için “devlet makinesi”ni kullanabilmeleridir.
AKP’nin “Kürt açılımı” diye başlayan, sonra “demokratik açılım” olan son olarak da “kardeşlik projesi” adında karar kılınan siyasi girişiminde yaşanan iniş çıkışlar sonunda bir “siyasi irade boşluğu”na dönüştü.
Merkez siyasette ortaya çıkan boşluğu Kürtler çeşitli “hamleler” yaparak dolduruyorlar. Demokratik özerklik projesinin tartışmaya açılması bu hamlelerin en önemlisidir. “Çift dil” konusu ise gerçekte “malumun ilamı”ndan ibarettir. Ülkemizin Kürtlerin çoğunluk olduğu yörelerinde hayat “çift dilli”dir, kamu kuruluşlarında Kürtçe bilen personel vardır, mahkemelerde sık sık tercümana başvurulur.
Gerçek ortadayken “çift dil” sözü ortaya çıktığı anda gösterilen tepkiler, geleneksel devlet refleksinin tekrarından ibarettir ve zaten gerçeği değiştirmeleri de mümkün değildir.
Türkiye’de kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen parti ve çevrelerin de Kürt sorununda devlet reflekslerinin ötesine geçememeleri “demokratik” bir siyasi proje ile sürece katılmamaları, siyasetteki boşluğun önemli unsurlarından biridir.
AKP’nin genelde demokrasi özelde de Kürt sorununda gösterdiği tereddüt ciddi bir boşluk yaratmıştır. CHP de bu boşluğu dolduracak politikalar üretme konusunda hâlâ bir varlık göstermiş değil.
Böyle bir siyasi boşluk doğunca, devlet refleksinin bu boşluğu doldurması kaçınılmaz olur. İçinde bulunduğumuz koşullarda devlet refleksinin öne çıkması da zaten etkisiz kalan siyasi yapıyı daha da geriye itebilir.
Seçimlerin yaklaşması, siyasilerin; hem iktidarın hem de ana muhalefetin ülkenin en önemli sorununda “atıl” kalmalarının gerekçesi olamaz.

