Mideleri bunlar bulandırıyor

22 Ocak 2011

Sigara yasağı ile tütün ve alkollü içecekler yönetmeliğinin “esası”na kimse karşı çıkmadı. Sigara içmeyenlerin sigara tüketiminin zararlarından korunmasının sağlanmasına, gençlerin çocukların sigara ve alkollü içeceklerden uzak tutulmasına kimsenin itiraz etmesi de söz konusu olamaz. Ama hâlen “hayat tarzına müdahale”, yetişkinlerin kendi seçimlerine ve yaşama şekillerine müdahale kuşkusu taşınıyorsa, kuşkunun nedenlerini anlamak için bu düzenlemelerin içeriğine bakmak yeterlidir.***Sigara yasağında, yasakların en şiddetli olduğu Amerika’nın neredeyse otuz yılda gelmiş olduğu bir noktaya hemen gelinmesinin istendiği anlaşılıyor. Batılı ülkelerin tümünde sigarayla ilgili kısıtlamalar var, ama aynı zamanda hiçbirinde sigara içenlere “düşman” muamelesi yapılmıyor. Şöyle yapılmıyor; her ülkede bu kişilere de soluk alma, dumanlı soluk alma alanları bırakılıyor. “Makul” olan yolda içenler de içmeyenler de anlaşıyor.Sigara yasağında, hiçbir “gelişmiş” diye nitelediğimiz ülkede olmayan, en ayıp uygulamalardan biri olan “ekranda sigara buzlama” sadece bizde var. Böyle bir uygulama ABD’de de yok. Belki ne rejimlerine ne de yöneticilerine sempati duyacağımız bazı “geri” ülkelerde vardır...Sıkı bir sigara yasağı düzeni kurulur kurulmaz hemen yeni yasal düzenlemeler getirilmeye kalkışılması, “üç taraf açık ve çatı açık olacak”, “şu kadar metre ve santimetre duvar varsa kapalı sayılır” gibi abuk sabuk ve sigara içmeyenlerle gençleri korumakla ilgisi olmayan kurallar getirilmeye kalkışılması tabii ki “mide bulantısı” yaratacaktır.***Alkollü içki yönetmeliğinin içeriğindeki “abartmalar” da aynı şekilde mide bulandırıcıdır. Davetlerde, eğer kiralanan mekânın ruhsatı yoksa konuklara alkollü içki sunulamamasının mantığını açıklamak mümkün değildir. Davet sahibi o mekânı kiralamıştır ve konuklarıyla arasındaki ilişkiye, konuklarına ne sunacağına “devlet” karışamaz. Aynı şey hediye paketleri için de geçerlidir. Bir yetişkinin ya da “bağımsız” bir kurumun kime ne hediye göndereceğine devletin, yasaların, yönetmeliklerin karışmasının bir adı vardır. O adı da birileri, “ben teminatım” diyenlere söylesin.Bu yönetmeliği hazırlayanlar, alkollü içki satış izni olan bir lokantaya gidenlerin “aaa bak burada şarap varmış hadi içelim” deyip de alkollü içki içtiğini sanıyorlarmış ki, lokantalarda her türlü alkollü içki teşhirini yasakladılar. Ne kadar gülünç olduklarının kendilerine farkında değillerdir, ama onlara da, bu akılları onlara verenlere de birileri bunu söylemeli.***Bu gibi örneklere bakıldığında, sigaranın ve alkollü içeceklerin zararlı etkilerinden, tüketmeyenleri ve gençleri koruma amacının ötesinde, çok açık bir “düşmanca” tavır görülüyor.İnsanlar bu tavrı gördükleri için korkuyor ve sigara olayında olduğu gibi, “bunun da arkası gelecek” diye düşünüyorlar. İnsanların mideleri o yüzden bulanıyor. Bu bulantıları, bu korkuları ortadan kaldırmak zor değil. Düşman gibi görmemek, düşman gibi davranmamak yeterli.

Devamını Oku

Çivisini çıkartmak

20 Ocak 2011

Öyle haberler var ki duyulduğunda ilk makul tepki “herhalde doğru değildir” olabiliyor. Fakat bu tepki de nafile bir iyimserliğin saflığı olarak kalıyor.Haber şu: İstanbul Emniyeti, malum açılış gecesiyle ilgili güvenlik kameralarının kayıtlarını Galatasaray Kulübü’nden istemiş. Neyse ki stadın kameraları çalışmıyormuş, kulüp bu isteği yerine getirememiş.Neresinden bakarsanız bakın, bu stat için “Allah’ın kuruşunu” vermemiş olan Galatasaray Kulübü’nün zaten bu kayıtları verme hakkı da yok. Emniyet isteyebilir mi? O da isteyemez. İsteyebilmesi için ortada bir “suç” ya da girişimi olması gerekir. Emniyet konuya ilişkin delillerle savcılığa başvurur ve kayıtları ancak savcılık talebiyle alabilir. Ancak bu durumda kulübün “vermem” deme hakkı yoktur, eğer bir suç kuşkusu varsa ve kulüp kayıtları vermezse delil gizlemiş olur.***O gece statta bulunanlar, kulübün davetlisi durumundadırlar. Tıpkı Başbakan ve diğer yetkililer gibi. Davetlilerden birinin ya da bir bölümünün başka bir davetliye “hoş” karşılanmayacak ama yasal olarak suç olmayan bir fiilde bulunması davet sahibine kayıtları polise teslim etme hakkını vermez. Böyle bir durum olsaydı o gece o statta davetli olarak bulunan her kişinin, kulüp yönetimini dava etme hakkı doğardı.Siyasi kişileri protesto etmenin suç olmadığı bir ülkede yaşadığımıza inanmak gibi bir yanlışı sık sık yapıyoruz. Yine yanılmışız çünkü Emniyet ortada böyle bir suç olduğunu düşünüyormuş.***Diyelim ki bütün kayıtlar incelendi ve bazı davetlilerin ıslık çaldığı, “yuh” sesi çıkarttığı tespit edildi. Bunları yargı önüne götürmeye kalkmak fazlasıyla gülünç olacaktır. Eğer böyle bir durum olursa bütün futbol hakemleri hemen polise ve savcılığa başvurup aynı uygulamanın kendilerini ıslıklayanlar, yuhalayanlar için de yapılmasını istesinler. Kanunlar başbakanlar için de hakemler için de aynıdır. Hakemlere karşı yapılan “organize protestolar” için de Emniyetin ve yargının harekete geçmesi gerekir.***Bir masum protesto olayının çivisi ancak böyle çıkarılır.Böyle şeyler olmaması için de durumdan vazife çıkaranlara birilerinin “saçmalamayın“ demesi gerekir. Denilmediği sürece durumdan vazife çıkaranlar da onları durdurmayanlar da gülünç duruma düşer.

Devamını Oku

Erdoğan’ın hedefleri

19 Ocak 2011

Tayyip Erdoğan, 1994 yılında İstanbul belediye başkanlığı seçimini Erbakan’ın adayı olarak kazandı. AKP lideri olarak iki genel seçim, iki yerel seçim ve iki referandumdan tartışılmaz başarıyla çıktı. Üçüncü genel seçimi de kazanmasının karşısında herhangi bir engel görünmüyor. Genel başkan değişikliğiyle bir heyecan kazanan ve ciddi beklentiler yaratan CHP halen zorlayıcı bir siyasi faaliyette bulunmuyor. MHP ise aynı noktada duruyor, hatta seçimde yüzde on baraj sorunu yaşayabileceği tartışılıyor.Ankara’da bir süredir, bu rahat koşullar sayesinde Erdoğan’ın haziran seçiminde partisine hedef olarak yüzde 50’lik oy oranını belirlediği konuşuluyor.Ancak Başbakan’ın en basit meselelere bile aşırı sert bir üslupla yaklaşması, bazen hakarete varan saldırılarda bulunması yüzde 50 oy hedefleyen bir siyasiden beklenen tavırlarla pek uyuşmuyor.***Bizim siyasi ve idari sistemimizde başbakanlar çok güçlüdür. Parti içi demokrasinin işlemediği bu sistemde partisi Meclis çoğunluğuna sahip başbakanlar çok geniş hareket imkânlarına sahiptir. Ekonominin hâlâ yarı-liberal yapısı, ekonominin hemen tüm alanlarında devletin ve belirleyici olması başbakanların gücüne güç katmaktadır. Kısaca bizdeki başbakanlar, Batı’nın demokratik sistemlerindeki başbakanlardan çok daha güçlüdürler.Beş beçim, iki referandumdan başarıyla çıkmış, beş ay sonraki genel seçimden de birinci çıkacağı kesin bir siyasinin gücünü zorlaması, insani açıdan doğal bir “sapma” gibi görülebilir. Ancak Türkiye hâlâ hassas dengeler içinde değişmeye çalışan bir toplum.Bu “hassas dengeler”in içinde haklı ve haksız korkular da var. Korkuların birincisi de sivil siyasi iktidarların kendilerini demokrasinin de üzerinde görme eğilimlerinin sık sık ortaya çıkmasıdır.***Şu anda Türk toplumu Erdoğan’daki bu eğilimi izlemekte ve tartışmaktadır. Erdoğan, başbakanlığı döneminde demokrasinin gelişmesini sağlayacak birçok önemli gelişmeyi sağlamış, ancak son dönemde bu siyasetin yerini her fırsatta kavga etmek ve toplumun değişik kesimlerinin tedirgin olmasına yol açan bir tavır almıştır.Her iki seçmenden birinin oyunu almaya talip olan bir siyasinin bu hedefe ulaşması, ancak toplumun hiçbir kesimini tedirgin etmemesiyle mümkündür. Sürekli azarlayan, her fırsatta kavga eden, her eleştiriyi düşmanlık gibi kabul eden siyasilerin olumlu icraatları da çabuk unutulur, akılda yalnız kavgalar, gerilimler kalır.

Devamını Oku

Utancın dördüncü yılı

18 Ocak 2011

O fotoğraf çok şey anlatıyor: Adı önce Susurluk çetesiyle anılmış olan ve albaylıktan generalliğe yükselen, sonra Hrant Dink’i tehdit edenleri yönettiği ortaya çıkan kişi, emekli olduktan sonra, Hrant Dink cinayetini önceden bildiği artık ortaya çıkmış albay ile yan yana...Emekli tuğgeneral rahat, muvazzaf albay hazırolda, Hangisinin üst hangisinin ast olduğu çok belli.Fotoğraf gazeteci Adem Yavuz Arslan’ın “Bi Ermeni var...” kitabında yayınlandı. Arslan, bu fotoğrafın Hrant Dink cinayetinden önce Trabzon’da çekildiğini yazdı. Jandarma Komutanlığı açıklama yaptı: Fotoğraf cinayetten önce değil sonra ve Bilecik’te çekilmişti. Emekli general, gizli olmayan bir ziyarette bulunmuştu.***Muvazzaf albay şu anda Hrant Dink cinayetiyle ilişkili olarak yargılanıyor. Kimsenin kuşkusu olmasın, beraat edecektir. Davanın nasıl açıldığını, nasıl yürütüldüğünü izleyen herkes, hukukçu olmasa bile “organizasyon”u görebilir. Bu kişinin, Ahmet Taner Kışlalı suikastından hemen sonra cinayet yerinde görüldüğünü ve bunun bütün resmi kayıtlara geçmiş olduğunu da herkes unutmuş görünüyor.Hrant Dink cinayetinden sonra muvazzaf subayı Susurluk çetesinin hesabını vermek bir yana, terfi ederek ödüllenmiş emekli generalin ziyaret etmiş olmasını körler ve kör taklidi yapanlar, kendi kendilerine soruversinler. Bu şahısların nasıl bu kadar pervasız davrandığını, o emekli generalin, açıklamayı doğru kabul edersek, neden Bilecik’e kadar gidip, kendisine amiri muamelesi yapan albayı ziyaret etme gereğini duyduğunu da düşünsünler.Ergenekon davalarında “avukat” diye ortaya çıkanlar bu fotoğrafa iyi baksınlar ve kendi üstlerine sıçrayan kanları iyi düşünsünler.***Hrant Dink tam dört yıl önce öldürüldü. Ama karanlıkta kalmış birçok olay aydınlanmaya devam ediyor. Gazeteci Nedim Şener ikinci kitabında da katilin “çete beni öldürecekti” dediğini açıkladı. Ve yine ortaya çıkıyor ki, Hrant Dink cinayetinin “organize” edilmesiyle, Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı arasında ciddi bağlantılar bulunuyor.Hrant Dink cinayetinin aydınlanmaması ve katillerin kurtulması için faaliyet yürütenler, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu birçok zanlının hesap vermesini önlemeyi başarmış durumdalar. Bazı eller sürekli olarak yargının içinde dolaşıp koruma çabalarını sürdürüyor.Ama bu ülkenin, bu halkın namusunu, vicdanını gerçekten gözetenler Hrant Dink davasını sonuna kadar takip edeceklerdir.Abdi İpekçi’nin katilleri korundu, Kemal Türkler’in katilleri kurtarıldı. Aynı oyunlar Hrant Dink’in katillerinin de korunması ve kurtulması için herkesin gözü önünde oynanıyor.Bu oyunlara kananlar o fotoğrafa iyi baksınlar ve ülkenin bu utançlardan, lekelerden, kan izlerinden kurtulmasının ne kadar önemli olduğunu anlasınlar.

Devamını Oku

Gerilim siyaseti

17 Ocak 2011

Bir süredir, önümüzdeki seçime girerken AKP’nin hangi siyasi kimliğinin ağır basacağı tartışılıyor.Art arda gelen tartışma konularının neredeyse tümünde Başbakan ve AKP sözcülerinin “muhafazakâr“ tepkiler vermeleri, doğal olarak seçim stratejisinin yönü hakkında belli kanaatlere yol açtı.Türk toplumunun “muhafazakâr“ kesimi, sadece dinsel ya da hayat tarzı muhafazakârlığından beslenmiyor. Dini referansı düşük, hatta kendisini hayat tarzı bakımından çok çağdaş görenler de aslında “muhafazakâr” reflekslere sahip.Her iki kesimin birleştiği, tartışmasız aynı tarafta oldukları alan, “yasakçılık” olarak her gün onlarca örnekle ortaya çıkıyor.***AKP kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak nitelemeye devam ediyor. Beğenmediği heykelin kaldırılmasını istemek, beğenmediği dizinin, filmin yasaklanmasını istemek, beğenmediği kitabın toplanmasını istemek, fikirlerini beğenmediği kişinin hapse atılmasından rahatsız olmamak bugünkü toplumumuzda iki tarafın ortak muhafazakârlık refleksleri olarak tekrar ediliyor.İşin içine şiddet karışmadığı sürece başbakan da protesto edilebilir, film de dizi de.Protesto demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur.Şiddet ve hakaret olmadıkça, hayatı tehdit olmadıkça herkes protesto edilebilir.Bizim iki taraftaki muhafazakârlarımız ise halen “benim beğenmediğim protesto edilebilir, ben ve benim beğendiğim protesto edilemez” aşamasında. İki tarafa da egemen olan bu ruh hali dolayısıyla her konu, her tartışma büyük bir gerilim haline geliyor.***AKP sözcülerinin bir süredir her olaya yaklaşım şekli ve üslubu adeta bilinçli bir “gerilim siyaseti” yürüttükleri izlenimi veriyor.Gerilim siyasetleri aslında, iktidarı yanlışa zorlamak için muhalefet partileri tarafından uygulanır. Toplumdaki bazı gerilimleri olduğundan büyük gören iktidarların yanlış tepki vererek taraftar kaybetmesi dolayısıyla bu siyaset, bir muhalefet stratejisi olarak parlamenter demokrasinin varolduğu ülkelerde sık sık ortaya çıkar.Ancak bizde bir gariplik var. İktidarda, rahat bir Meclis çoğunluğu olan ve üçüncü genel seçimini de kazanacağına kesin gözüyle bakılan siyasi parti ve lider her durumda bir gerilim yaratıyor ya da gerilimi büyütüyor.***Son stat olayında, eğer Başbakan ıslıklara rağmen bir şey olmamış gibi yerinde otursa, çevresiyle gülerek konuşmaya devam etseydi durum bambaşka olacaktı. Ama şimdi hiç yoktan çıkmış bir gerilim var. Ülkenin en güzel spor alanlarından birini kullanacak olan kulüp “korkmakta”dır. O kadar korkmaktadır ki Kulübün Başkanı, “protesto edenleri kameralardan tespit edip stada almayacaklarını” söyleyebilmiştir.Islıkla protesto, protesto edilen kim olursa olsun bir suç değildir; “ayıp” olarak görebilirsiniz ama bunu yapanlara bir ceza vermeye kimsenin hakkı yoktur. Kulüp Başkanı onları ancak kendi evine sokmaz.Hiç yoktan böyle gergin, gergin olduğu kadar da saçma bir noktaya varılmasının nedeni belki de “gerilimsever” ruh halimizdir.

Devamını Oku

Kamuda türban yolu

16 Ocak 2011

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunacak vatandaşlar anayasal haklarının, temel haklarının korunmasını isteyecekler.Yargının, yüksek yargının, idari yüksek yargının, dolayısıyla idarenin her işlemi, “temel anayasal hakların” göz ardı edilip edilmediği açısından Anayasa Mahkemesi tarafından tekrar ele alınabilecek.Bu kural, referandumda onaylandı. Hukukçular şu anda, bu kuralın uygulanmasını sağlayacak yasada “yargı kararının iptali” sorununu tartışıyor. Vatandaşın anayasal haklarının çiğnendiğinin tespiti halinde Anayasa Mahkemesi’nin alacağı kararın, “iptal” yönünde olmasının yaratacağı hukuksal karmaşa konusunda oldukça yaygın bir görüş birliği ortaya çıktı.***Hukukçuların tartışması devam ederken, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı, türban meselesini yeniden gündeme getirdi. Yükseköğretim kurumlarında “hizmet alan” konumundaki reşit vatandaşların istedikleri gibi giyinebilecekleri kuralı artık fiilen hayata geçmiş durumda.Türban konusu tekrar ve bu kez kamuda serbestlik açısından ortaya çıkınca, ilk ve meşru olan soru yine aynı sorudur:Bunun ardından ortaöğretim, daha sonra da temel öğretim mi gelecek?Kamuda “hizmet verenler”in “dini vecibe” olarak türbanlarıyla çalışmalarının yaratabileceği sakıncalar binlerce kez anlatıldı.“Hizmet alan” türbanlı kadının türbanlı memureye ya da doktora veya yargıca gitmesinin; türbansız kadının türbansız memure ya da doktor veya yargıca gitmesinin, avukatların da türbanına göre ayrışmasının yaratacağı sakıncalar bellidir. Bir kamu kuruluşunda işi çabuk halledilsin diye türban takanlar kadar türbanı olmadığı için işinin halledilmediğine inananlar da olacaktır.***“Dini vecibe” gereği türbanla çalışan bir kadın doktorun erkek hastaya yine “dini vecibe” gerekçesiyle bakmamasını da kabul etmek, kamuda “dini vecibe-dini simge” serbestliğinin doğal sonucu olacaktır.Bunların tümü söylendi, ama konu Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı üzerinden tekrar ortaya çıkınca tekrar hatırlatmak da şart oldu.Ayrıca “türban ile baş örtüsü aynıdır” diyenlere cevabı Diyanet İşleri Başkanı‘nın “türban dini vecibedir” diyerek verdiğini de hatırlatmak gerekiyor.

Devamını Oku

Heykelin devamı

15 Ocak 2011

Bir başbakan, bir heykele “ucube” demesi üzerine aldığı tepkilere karşı kendini savunurken, “kral çıplak dedim diye saldırıya uğradım” dedi.O heykelle ilgili olarak “gerçeği” söylediğine hiçbir kuşkusu yok. O kadar yok ki, eleştirenlerin tavrı için “entelektüel despotluk” sözünü kullandı.“Entelektüel despotluk” kavramını eleştirilere karşı bir savunma unsuru olarak ilk kullanan Erdoğan değil. Gerçekte bu kavramı ortaya çıkaran birinci güdü, okumuş yazmışlara yönelik “korku”dur. Bu kişilerin söylediği sözlerinin ağırlığı vardır. Ve tabii ki bir de “entelektüel namus” var. O “namus”a sahip olanlar, haksızlığa uğramış insanları, hayvanları, bütün canlıları ve insanın yarattığı gerçek emek ürünlerini, onları aşağı görenlere karşı korurlar.***Bir heykel için “ucube” demek, açık bir aşağılamadır. Heykeli beğenme ya da “beğenmeme” durumu herkes için geçerlidir. Bir heykeli, bir resmi beğenmek ya da beğenmemek için de aynı sözü tekrar edelim, güzel sanatlar eğitimi almış olmak gerekmez.Bir romanı beğenmek ya da beğenmemek için de o romanı okumuş olmak yeterlidir.Ver herkes beğenip beğenmediğini söyleme hakkına sahiptir.Ama “beğenmedim” diyenler arasında da hep bir fark vardır ve olacaktır. Belirli bir eğitimi almış olanların bir sanat eseri üzerinde düşündükten sonra söyledikleri “beğenmedim” ile aynı esere, örneğin bir heykele göz ucuyla bakanın söylediği “beğenmedim” sözü arasında çok ciddi bir “ağırlık” farkı bulunur. Birinciler, eğitimli oldukları için ve düşünmüş olmaları dolayısıyla “beğenmedim”i açıklama yükümlülüğünü de taşır. Diğerleri “beğenmedim” der geçer. “Neden beğenmedin” diye sorana da “beğenmedim işte” diyebilir, hatta “sana ne” diyebilir. Tabii sözünün ağırlığı da o kadardır.Ama “Ucube” derseniz, heykeli aşağılamış olursunuz. Aşağılama ise, ister eğitimli ister eğitimsiz olsun kimsenin hakkı değildir.Kendisinde böyle bir hak vehmedenlerse başkalarına da aynı hakkı tanımak zorundadır. Zaten heykeli az bir ülkede herkes kalkıp hayatında gördüğü tek heykele “ucube” der çıkar ve ilk “ucube” diyen de ülkesinin hâlâ neden geri bir ülke olarak kaldığını düşünür durur.***“Entelektüel despotluk”la suçlananlar, insanı ve yarattığı değerleri korumaya devam edecektir. Onlar olmasaydı heykeller, resimler sadece güç sahiplerinin hoşuna gidecek şekilde yapılır, kitaplar yine güç sahipleri için yazılırdı. Neyse ki öyle değil, bundan sonra da olmayacak.

Devamını Oku

Sabotaj davası

13 Ocak 2011

Mahkemelerde Kürtçe kullanılması meselesi, daha 40 yıl önce 12 Mart 1971 sonrası kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde bile halledilmişti. “Türkçe bilmiyorum” diyen ve Kürtçe konuşan her sanık için tercüman getirilirdi. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası, başlangıçtaki “özel zulüm” dönemi sonrasında da sıkıyönetim mahkemeleri birçok davada tercüman görevlendirdi.Birinin üzerinden kırk yıl, diğerinin üzerinden neredeyse otuz yıl geçti, ama son yılların en büyük “siyasi” davalarından biri olan KCK davası Kürtçe yüzünden tıkandı. Bu tıkanmayı mahkeme Kürtçe için “anlaşılamayan bir dil” diyerek ve ifade ve savunmaların Türkçe yapılmasını şart koşarak yarattı.KCK davasının, “açılım” lafının en çok edildiği, Abdullah Öcalan’ın bile “siyasi aktör” olarak ortaya çıktığı bir dönemde “yaratılmış” olmasının “siyasi” bir açıklaması da olması gerekir.***KCK davasıyla ilgili olarak çok yayın yapıldı, açıklamalar kamuoyuna ulaştırılmaya çalışıldı. Bunların tümüne bakıldığında, yine on binlerce sayfa iddia ve “belge” arasına sıkışmış olan suçlamaların birçoğunun yargı önüne çıkarılmasının açıklanması da kolay değil.TRT 6 yayındayken, insanlar, “aranızda Kürtçe fısıldaşıp talimat aktardınız” denilerek; bu kadarlık bir suçlamayla tutuklanıyorsa, bu olayların ardında başka niyetler aramamak da mümkün değil.Davanın başında, tutuklananların elleri kelepçeli olarak sıraya dizildikleri sahnenin, tarihin hangi olaylarını çağrıştırdığı, insanlık adına birçok utanç verici icraatla aynı görüntüyü verdiği ortadadır.Türkiye bu gibi davalardan çok yaşadı. “Şunları şunları toparlayalım, suçlayacak bir şeyler buluruz ve bir süre içeride tutarız” mantığıyla açılmış onlarca dava bugün Türk adaletinin utanç sayfaları arasında yer alıyor. KCK davası da en başından itibaren, kotarılışıyla, seçilen kişilerle, o siyasi davalardan farksızdır.***Cumhurbaşkanı Gül’ün “iyi şeyler olacak” sözüyle başlayan ve “nihayet savaş bitecek” iyimserliğini toplumun çok geniş kesimlerine yayan “açılım” birkaç kez sabote edildi. Bunlardan biri, Kuzey Irak’tan gelenlerin karşılanmasıydı. KCK davası da, adına ne denirse denilsin, “açılım”ı sabote eden, Kürt tarafında, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarında yükselen iyimserliği yerle bir eden bir davadır. Halen de o şekilde yürüyor.Bu davanın barış yolundaki gelişmeleri ve iyimserliği sabote eden bir “gizli amacı” olduğunun son kanıtı da dünkü gösteriler ve tepkilerdir. Silahların tümüyle susması için sağlanması gereken “güven” ortamı konusunda azami hassasiyetin gösterilmesi ve buna “kamu” adına hareket eden bütün kurumların katılması şarttır. Silahların susması yolunda kararlılık ve irade aksadığında ya da tereddüt gösterildiğinde,”savaş lobisi”nin çok taraflı faaliyetine yol açılmış olmakta ve her türlü sabotaj da kolaylaşmaktadır.

Devamını Oku