Mahkeme nereden çıktı

9 Şubat 2011

CHP’nin önemli bir yöneticisinin, askeri, siyasete ve hukuka müdahale etmediği için eleştiren sözleri demokrasi suçudur. Bu sözlerin arkasında ne yazık ki hâlâ bir kesimde geçerli olan “cumhuriyet tehlikedeyse demokrasi teferruattır” mantığı bulunuyor. Ama daha çok yakın dönemde bile, halkın geniş kesimi cumhuriyetin tehlikede olduğuna inanmıyorsa onları buna inandıracak ve korkutacak planlar yapmak da kimileri için esas siyasi faaliyet alanı oldu.***CHP’li yöneticinin orduyu neden “kâğıttan kaplan” olarak gördüğü bellidir ve bu yaklaşım bir “demokrasi suçu” üzerine kuruludur. Söz konusu kişinin, partisinin seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak, iktidar partisini göndermek ya da sıkıştırmak için ordudan medet umması hazin bir durumdur.***Ortada bir “demokrasi suçu” vardır, siyasi bir “suç” vardır ve bu suçun yargılanması da cezası da siyasi olmak zorundadır.Eğer “yeni” CHP, demokrasi dışı müdahaleler konusunda net bir tavır sahibiyse bunun cezasını vermekle yükümlüdür.CHP, demokrasiye inancı olmayan seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısına bir ceza vermediyse, bu görüşlerin parti içinde yaşamasına imkân tanıma tavrını devam ettiriyor demektir. Demokrasiyle sorunu olanları içinde barındırmaya devam eden bir sosyal demokrat partinin sosyalliği ve demokratlığı, solculuğu tereddüt konusu olmaya devam edecektir.***Bir suç var, ama bu suçun “mahkemelik” olması da siyasi ve demokratik zayıflıklarımızın teyidi olarak ortaya çıktı.“Mahkemelik” durumunun, Başbakan’ın konuşmasının ardından ortaya çıkması da aynı zafiyetlerin ne kadar köklü olduğunu gösteriyor.Söz konusu CHP’li yöneticinin bu sözünden dolayı siyasi bir ceza görmemesi, buna karşılık çoktan temizlenmiş olması gereken 301’inci maddeden yargılanması halinde “esas” olan sorunun, yani sakat bir zihniyetin siyasi olarak yargılanması, geride kalmış olacaktır.***Adalet Bakanı‘nın, bu CHP’linin 301’inci maddeden yargılanmasına izin vermemesi halinde “ordu karşıtlığı” ile suçlanması ihtimali yüksektir. Buna rağmen o izin verilmemelidir, önemli olan darbeci zihniyetin siyaseten mahkûm olmasıdır.Aksi durumda bu zihniyetin etkisi altında olan çevreler meseleyi ana ekseninden çevirme imkânına sahip olacaklardır.

Devamını Oku

AKP’ye çalışan CHP

8 Şubat 2011

CHP’nin yeni yönetimi, yeni bir program ve siyaset önerisi getirerek, eski yönetime göre farkını anlatarak, partililerin desteğini kazanarak gelmedi. Bir kaset çıktı, Baykal gitti, yerine halkın sevebileceği bir kişi arandı, kolayca bulundu.Kılıçdaroğlu, CHP’de istediği yönetimi oluşturmak için eski yapıyla çatıştı ve yeni sayılabilecek bir kadro oluşturdu.Bu kadronun, görece olarak “yeni” ve “genç” olmasının yanında “kadro” olmasını sağlayacak bir “siyasi görüş uyumu” içinde olup olmadıkları da hâlâ anlaşılmış değil.***Kimi CHP’lilerin son günlerdeki birçok çıkışının, partiye oy kazandırmak, halk desteğini artırmak yerine tam tersine sonuçlar vereceğini, siyasetle ilgilenen herkes görüyor.Yargıyla ilgili yasaların neden sakıncalı olduğunu “faşizm gelecek” sözü dışında anlatma zahmetine girmeden halkı direnişe çağırdılar, ama değil direniş yapmak, kimsenin kendileriyle ilgilenmemiş olmasından bir ders aldıkları da kuşkuludur.Partinin yeni yöneticilerinden birinin Kürtlerle ilgili ağır gafının ardından bir başka yöneticinin, Silahlı Kuvvetler’in AKP hükümetine müdahale etmemesini eleştiren sözleri de birkaç gündür gündemi işgal ediyor.O sözün içeriği belli; kim ne derse desin, anlattığı mantık da belli. Ama aldığı tepkiler üzerine Genel Başkan’ın “Silahlı Kuvvetler’i ancak Genel Başkan eleştirir” demesi de CHP yönetiminin değil kadro olmak, en temel konularda bile birbirinden bihaber olduğunun başka bir anlatımı oldu...Genel seçime beş ay kala, kendisini iktidar adayı olarak gören bir siyasi partinin kendisine umut bağlanmış yeni ve genç yönetiminin sürekli olarak partiyi zora sokması, bu yönetimin de aslında AKP’yi iktidardan gönderebileceğine inancı olmadığını gösteriyor.***Kılıçdaroğlu’nun gelmesiyle AKP karşıtı ve muhalifi çevrelerde ciddi bir heyecan ve umut ortaya çıkmıştı. O umut ve heyecanın en fanatik taraftarları, CHP’nin bu siyasetlerle, bu faaliyet tarzıyla değil AKP’ye rakip olmak, tam tersine AKP’ye destek olduğunu görmüyor olabilirler.CHP’nin “yeni” yönetimi hiçbir konuda bir politika ortaya koymuş değildir ve şu anki görüntüsü de böyle bir niyet olduğuna ilişkin kuşkuları güçlendiriyor.

Devamını Oku

Demek ki olabiliyormuş

7 Şubat 2011

Gözaltında kaybolan insanlar, faili meçhul cinayetler kimin vicdanını rahatsız etmiyorsa onlar, bu cinayetleri işleyenler, işlenmesine göz yumanlar kadar vatan hainleridir.Bütün bunlar 1971 askeri müdahalesiyle başlamış, sonraki askeri ve sivil dönemlerde rutine dönüşmüştür.Başbakan Erdoğan’ın yakınları gözaltında kaybolmuş “cumartesi anneleri”ni kabul etmesi ve bu cinayetlerin aydınlanması için gereken her şeyin yapılacağına söz vermesi bir ilktir.“Cumartesi anneleri”nin yanında olması gerektiği halde bir kez bile yanlarına gitmeyenlerin kimler olduğu da bellidir...Eğer daha önce bir başbakan aynı şeyi yapmış olsaydı dilekçeler kaybolmayacak, bu anneler cumartesileri dayak yemeyecekti.Erdoğan’ın bu tavrını “seçim yatırımı” diyerek küçümseyenler olacaktır. Önemli olan bunun yapılmış olmasıdır; yapılabileceğinin görülmüş olmasıdır.***İkinci büyük haber de dün İstanbul’dan, Hrant Dink cinayeti davasının avukatlarından geldi. Cinayetin öncesinde ve sonrasında adları çeşitli şekillerde geçmiş olan ve görevlerini ihmalden göz yummaya kadar ağır iddialara muhatap olan kamu görevlileri nihayet soruşturulacak.Bu cinayet davasının başından beri sulandırılma girişimleri herkesin gözü önünde cereyan etti. Resmi belgelerde bile suçlanan kamu görevlileri korundu, kollandı. Bunu da uzaylılar yapmadı, devletin çeşitli kurumlarında görevli olanlar yaptı.Ama Özel Yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı‘nın dün öğrenilen soruşturma kararı gösterdi ki, bu da olabiliyormuş. Dink davasının civarına yolu düşmeyenler, bu cinayetin ağırlığını yüreklerinde hissetmeyenler, hukuk deyince adalet deyince sadece Silivri’yi görebilenler yine ilgilenmeyeceklerdir.***Cumartesi annelerinin çocuklarının bir mezarı olabileceği, katillerden hesap sorulabileceği umuduyla aydınlanan gözlerini, Hrant Dink ailesinin cinayetin sonuna kadar gidilebileceği umudu yeşerdiğinde parlayan gözlerini göremeyenler, bizim utanç duvarlarımız yıkıldığı zaman altında kalacak olanlardır.Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin ve daha onlarca, yüzlerce cinayetin sorumlularından hesap sorulabileceğine dair umutlar yeşerdikçe katiller ve onların iplerini ellerinde tutanlar kara deliklerinde biraz daha geriye çekilecektir ve vicdanı temizlenmiş bir toplum olmanın huzurunu da böyle yaşayabileceğiz.

Devamını Oku

“Sıfır sorun”da Kıbrıs yok

6 Şubat 2011

Dış politikada “sıfır sorun” siyasetinin, bazı konularda eleştiri alsa da genel olarak Türkiye’ye önemli faydalar kazandırdığını inkâr etmek mümkün değil. On iki yıl önce neredeyse savaşın eşiğine geldiğimiz Suriye ile bugün vizeler kaldırılmışsa, bu başarıdır.Ancak 37 yıl önce savaş alanı olan Kıbrıs hâlâ ciddi bir sorun olarak ve Türkiye’yi uluslararası camiada hâlâ yıpratmaya devam eden bir konu olarak yerli yerinde duruyor.***Türkiye’nin bütün dünyada “işgalci” olarak görüldüğü ve “dava”ya geçen 37 yılda hiçbir destek sağlayamadığı Kıbrıs sorununda, kısa bir süre, Annan Planı dolayısıyla bir ivme kazanılmış, ancak bu gelişmeyi Rumlar bozmuştu.Kıbrıs’ta Rum tarafı, dünyanın “tanıdığı” Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Birliği üyesi de olunca ciddi bir ekonomik gelişme yaşadı ve kazanımları Türklerle paylaşmak istemedi.37 yılda Kıbrıs’ın Türkiye’ye birçok açıdan zorluk çıkaran bir düğüm haline gelmesinde, Ankara’nın “resmi” politikasındaki geleneksel “stratejik” yaklaşım açısının da büyük ağırlığı vardır. Kıbrıs’ın Türkiye’nin savunması açısından çok önemli olduğu yönündeki “askeri bakış açısı” statükonun devamının en önemli dayanaklarından biri oldu.***Kıbrıs’la ilgili başka gerçekler de var. Örneğin “gerçek” Kıbrıslılar, yani savaştan sonra Türkiye’den gönderilmiş olanlar dışındaki Kıbrıslıların neredeyse tümü Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu sahibidir.Bir başka gerçek, uluslararası kısıtlamaların da çok etkili olması dolayısıyla Kıbrıs Türk tarafında ciddi bir ekonominin olmadığıdır. Son tartışmada da hatırlatıldığı gibi KKTC’yi Türkiye’den giden kaynaklar ayakta tutuyor.Ankara’da, Avrupa Birliği yönünde adımlar atıldığı ve bu konunun bir hedef olarak tutulduğu dönemde Kıbrıs’la ilgili gelişmeler yaşanması umudu da doğmuştu. Ancak Avrupa Birliği meselesi, AKP hükümeti tarafından ikinci plana alındığından bu yana Kıbrıs da kendi haline terk edilmiş gibi görünüyor.***Denktaş politikalarının takipçileri bugünkü durumdan memnundur. Türkiye’den para gelir, onlar da çeşitli unvanlarla dolaşır. Varsın uluslararası yargıda sürekli aleyhte kararlar çıksın, varsın Türkiye uluslararası camiada sıkıntı yaşasın. Yeter ki paralar gelsin, yeter ki Türk askerleri orada dursun. Bu durumda kimsenin herhangi bir sorumluluk taşımasına da gerek kalmıyor. Sadece Ankara’da çözüm eğilimleri çıktığı anlarda kulis yapılması yeterli ve o durumda bu, temel faaliyet oluyor. Böyle anlarda tekrar “Türkiye’nin savunması için stratejik önem” dosyası ortaya çıkıyor.***Geçen 37 yıl içinde, dünyanın dört bir yanında Kıbrıs’tan çok daha fazla can almış, çok daha ağır sorunlar çözüldü, insanlar barış içinde birlikte yaşamayı öğrendi, ama Kıbrıs sorunu çözülemiyor.Türkiye 37 yıldır fatura ödüyor ve 37 yılın özeti, bu faturaları hiç umursamayan bir politikacı grubunun başarısıdır.

Devamını Oku

Kurallar değil kişiler

5 Şubat 2011

Her tartışmayı kişiler üzerinden yapmak konusunda sınırsız bir “becerimiz” var. İlkeymiş, kuralmış, gelecekmiş... Bizi hiç ilgilendirmiyor. Biz, şu anda “aktör” durumundaki kişilere bakarak sorunları anlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla da anlama eksikliği çekiyoruz.Başkanlık sistemi denildiği anda da aklımızda sadece Tayyip Erdoğan var. Parlamenter sistem ile başkanlık sistemini karşılaştıran herhalde birkaç yüz kitap, birkaç bin de makale vardır, ama bunlar bizi ilgilendirmiyor. Biz konuya sadece bir kişi üzerinden yaklaştığımız için bütün bu çalışmalarla ilgilenmemizin zaten bir faydası da yok.***Amerika’daki başkanlık sisteminin nasıl bir süreç içinde bugünkü yapısına geldiğini ve bu yapının kimse tarafından tartışma konusu yapılmadığını, her seçilenin aklına ilk olarak kuralları değiştirmek gelmediğini anlamadan “biz nasıl öyle oluruz”u konuşmaya çalışıyoruz, tabii ki doğru dürüst konuşamıyoruz. İki partili sistem diye bir laf ortaya atılıyor, yine bizim ufkumuzun içinde bugünkü iki büyük parti olduğu için konuyu o iki partiye göre konuşuyoruz. İki partili sistemin geçerli olduğu ülkelerde bu düzene nasıl gelindiği, yasalar, seçim sistemleri gibi konular da bizi ilgilendirmiyor. Çünkü baktığımız yerden sadece bugünkü iki partiyi görüyoruz.***Mısır’da bir şeyler oluyor, gözümüz sadece kendimizi gördüğü için bu ülkede olan her şeyi de o açıdan görebiliyoruz. Mısır’ın tarihini bilmemize gerek yok. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu haritasının nasıl ortaya çıktığını bilmemize de gerek yok. Mısır’ın toplumsal yapısıyla ilgili iki cümle bile bilmemize gerek yok. Çünkü Mısır’a bakar gibi yapıyoruz, ama kendimizi görüyoruz. Mısır’a bakabilmek için Mısır’ı bilmek lazım, ama biz zaten buna gerek görmeyen bir ruhun parçalarıyız.***En sık tekrarlanan övünme sözlerinden biri “sonsuza kadar payidar” kalmak üzerinedir. Her şeyi bugün ve bugünkü kişiler üzerinden görmeye, anlamaya ve yorumlamaya alışmış olanların, fazla değil, beş yıl sonrası üzerine düşünemeyen bir ruh halinin “sonsuza kadar payidar kalmak” konusunda herhangi bir inancı da olamaz.Ufku bugünden, bugünkü insanlardan ibaret olanların “sonsuz” hakkında bir fikri olamaz.

Devamını Oku

Ezbere dünya

3 Şubat 2011

Her ezber bozulmak içindir. Eğer ezberler bozulmasaydı, bugün hâlâ insanlar sinirli genç kızların içine şeytan girdiğine inanırdı, hırsızın elinin kesilmesinin adalet olduğuna inanırdı, radyonun şeytan işi olduğuna inanırdı. Ezberler bozuldukça insan ilerleyebilir, insanlık ilerleyebilir.Dünya giderek daha hızlı yaşadığı için ezberler de daha çabuk bozuluyor. Bilgi çok hızlı şekilde çok geniş kitlelere ulaşabildiği için ezberler bozuluyor.Bazı ezberler ise asla bozulamıyor. Ezberlerin sahipleri konuldukları noktadan ayrılmamak konusunda o kadar dirençli ki, her gördüğünü kendi ezberine uydurmakta da bayağı beceri kazanmış durumdalar.***Ezberinin bozulmasının abdestin bozulması gibi bir şey olduğuna inanmış, gelen bilgilerin sadece ezberine uyanlarına itibar etmeye alışmış olanlardan çok var. Bunlar değişik alanlarda, değişik ezber duvarlarının arkasında, dünyadan uzak şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Tamam, etsinler, ama bununla kalmıyor, kendi ezberlerini kabul etmeleri için başkalarına baskı yapıyorlar.Tümünü sıralamak mümkün değil. Ama günün konusu Mısır olduğu için, Mısır dolayısıyla hortlayan bir ezbere dikkat çekelim:Mısır ordusunun göstericilere ateş açmaması dolayısıyla değişik siyasi tahliller yapıldı. Ama bu tahlillerin dışında sadece bizde görülen bir cehalet mutluluğu var ki, böylesi de zaten sadece bizde olabilir.Bu sevinç hali şöyle ifade ediliyor: Mısır ordusu, zorunlu askerlik dolayısıyla halkından kopmamış bir ordudur, tabii ki halkına karşı şiddet uygulamayacaktır, hatta ordu-millet el ele durumu ortaya çıkacaktır.***Bu görüşlerin sahipleri herhangi bir kaynağa başvururlarsa şunu göreceklerdir. Mısır’da yönetim 1952 yılında Kral Faruk‘a karşı yapılan darbeden itibaren ordunun elindedir. İlk darbeci kuşağını tasfiye edip yönetimin yönünü üçüncü dünyaya ve dönemin anti-emperyalist dalgasına çeviren Cemal Abdülnasır da askerdi, ondan sonra gelen ve kendi askerleri tarafından öldürülen Enver Sedat da askerdi, Hüsnü Mübarek de askerdi. Bu 58 yıl boyunca Mısır’da dört devlet başkanının da asker olmasının yanısıra, başbakanların ve bakanların çoğu da askerdi.Rejim sıkıntıya düştüğünde Müslüman Kardeşler örgütüyle pazarlık ve anlaşma yapanlar da asker yöneticilerdi. (Burada 12 Eylül‘ün Türk askerlerinin sola karşı “mütedeyyin genç yetiştirme“ girişimlerini hatırlamak yerinde olur.) Bugün Mısır’da ayaklanan halk askeri yönetime, 59 yıllık askeri yönetime karşı ayaklanmıştır. Bugünün “muvazzaf” askerlerinin Mübarek yönetimine son anda mesafe almış olmaları Mısır’daki rejimin niteliğini değiştirmez.Her şeyi, her bilgiyi kendi ezberimize uydurma meraklıları bunları atlıyor. Peki Türkiye hakkında konuşurken neleri atlıyorlar?

Devamını Oku

Mısır’a boş bakmak

2 Şubat 2011

Dünya kamuoyu ile birlikte Türk kamuoyu da Mısır’da olanları yakından izliyor. Tunus’tan sonra Mısır’daki gelişmeler, demokrasiye en uzak görünen İslam coğrafyasında insanların demokrasiye o kadar uzak olmadığı gösterdi, öğretti.Demokrasi ne kadar geride kalırsa, toplumların o kadar geri kaldığını, bunun hayatın bütün alanlarında “kalite” eksikliği yarattığını görenler için Tunus da bir sürpriz değil, Mısır da değil. Ürdün, Yemen, İran da sürpriz olmayacak.***Türk toplumu bunları izliyor ve kuşkusuz demokrasi açısından dersler çıkarıyor. Ama bunlara “boş” bakanlar da az değil. “Boş bakanlar” en çok Ankara’da bulunuyor. Giyimleri, üniformaları, makamları fark etmiyor, hatta kendilerine atfettikleri sıfatların çok farklı olması da fark etmiyor.Bu “boş bakışlar”ın son ürünü, sendikaların ve meslek örgütlerinin Ankara’da yapmak istedikleri protestoya yasak konulmasıdır.Sorun, adına “torba yasa” denilen ve daha çok değişik alanlarda “af” niteliğinde düzenlemeler getiren yasalar toplamının içine çalışanların aleyhine olacağında protestoya katılmayan sendikaların bile hemfikir olduğu bazı maddeler sıkıştırılmasıdır. Bu yasa kamuoyuna anlatılırken, daha çok “af” tarafı öne çıkarılmış, “torba”da başka hükümler olduğu daha sonra anlaşılmıştır.***Ankara’da toplanarak torba yasaya tepkilerini göstermek isteyen örgütlere “böyle bir girişimin engelleneceği” bildirimi resmen yapılmıştır. Demokrasi, aynı zamanda her türlü tepkinin, hatta en “marjinal” tepkilerin bile, insanlara zarar vermediği ve şiddet içermediği sürece serbest olduğu ve “hoş görüldüğü” bir “hayat tarzı”nın adıdır. Bu “hayat tarzı”nda “bana var sana yok” mantığına yer yoktur, “benim hakkım herkesin hakkıdır” mantığı geçerlidir.Siyasi parti sözcüleri kameraları toplayıp bir yasa değişikliğini savunmak hakkına sahipse, o değişiklikle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili ya da hiç ilgili olmayan vatandaşlar da o konudaki tavırlarını, toplumun en geniş kesimlerine ulaşabilecek yollarla gösterme hakkına sonuna kadar sahiptirler.Son zamanlarda benzer örneklerin çoğalmaya başladığına dikkat edersek, Mısır’a “boş bakanların” faaliyette olduğunu anlaşılıyor.

Devamını Oku

Edebiyatından önce kendisinden bıkmak

1 Şubat 2011

CHP Genel Başkanı, daha önce söylenmiş bir formülü, çok talihsiz bir günde tekrarladı: “Darbe edebiyatından bıktık.” Talihsiz bir gün çünkü bu sözü, devletin istihbarat örgütünün bir belgesindeki ülkenin başbakanına karşı bir suikast hazırladığı bilgisinin açığa çıktığı gün söyledi.Doğrudur, “darbe edebiyatından bıktık”, ama darbe edebiyatından bıkmadan önce darbelerden ve hâlâ kafalarında darbe planları olanlardan bıkmak gerekiyor.Askeri darbelerden, askeri müdahalelerden, askeri güç kullanılarak siyasi hayata yön verme girişimlerinden bıkacaksınız ve bunu kuvvetli bir şekilde göstereceksiniz ki edebiyatından da bıkmak hakkına sahip olasınız.***Daha dört yıl önce, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tartışılmaz yetkisinde olan bir cumhurbaşkanı seçimine müdahale edildiği sırada, buna açık açık karşı çıkmadıysanız, mensubu olduğunuz siyasi parti bu müdahaleye açık destek verdiyse “darbe edebiyatından bıkma” aşamasına gelmek için daha çok demokrasi ekmeği yemeniz gerekiyor.Hâlâ 12 Eylül darbesi konuşulduğu sırada, insanlar o ortamın nasıl hazırlandığını unutup veya kötü niyetle unutturmaya çalışıp “o darbe sayesinde hayatımız kurtuldu” diyerek darbe şakşakçılığı yapıyorsa “darbe edebiyatından bıkma” hakkınız yoktur. Tabii kendinize solcu, demokrat, sosyal demokrat diyorsanız yoktur.Eğer, sandıktan çıkarak, siyasi mücadeleyle halka fikirlerinizi benimseterek, halkı inandırarak iktidar olma umudunuz yoksa, iktidara sığışmak için silahlı güçlerin size bu yolu açması gibi bir umutla siyaset yapıyorsanız, bu kadar darbeyi, bu darbelerden sonra yaşananları unutarak, unutturarak “edebiyatından” bıkarsınız.***“Kim darbe yapacakmış?”Böyle bir soruyu 27 Mayıs’ı, 22 Şubat’ı, 21 Mayıs’ı, 9 Mart’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı, 27 Nisan’ıÖ Bunların hepsini unutmuş olarak soruyorsanız, hafızanızı tazeleyin, o gün açıklanmış suikast girişimi haberini okuyun, biraz düşünün.“Darbelerle korkutanlar”dan bıkmadan önce, ülkeyi sürekli olarak “bölecekler”, “irticanın eline düşürecekler” diye korkutarak demokrasiden uzak tutanlardan bıkın.Bir “korkutma”ya karşı çıkacaksanız, bütün “korkutmalar”a karşı çıkın.Bunların üzerine düşünürseniz, neden iktidar adayı olamadığınız sorusuna cevap bulmaya biraz daha yaklaşırsınız.

Devamını Oku