Açıklama ve ispat mecburiyeti

8 Mart 2011

Başbakan’ın ve bu konulara kafa yoranların bilmeleri gereken bazı şeyler var. Başbakan, dünkü konuşmasından anlaşıldığına göre, gazetecilik çalışmasını yazı yazmak ve fikir beyan etmekten ibaret sanıyor.Gazeteci, habere ve bilgiye ulaşmak için “her” kesimle, “her” görüşten kişilerle; hatta yasa önünde zanlı, sanık ya da suçlu olanlarla da görüşür.Gazeteci, kamu görevlilerinin ve siyasi iktidar sahiplerinin halkın bilmesini istemediği, gizli kalmasını istediği her türlü bilgi ve belgeye de ulaşır, ulaşmak görevidir. Bu belgelerin içinde yasal olarak gizli olanlar da olabilir. Gazetecinin ulaştığı bilgi ve belgeyi kullanma şekli gazeteciliğe uygun olmak zorundadır. Bu bilgi ve belgeyi, başka amaçla kullanma ihtimali olan kişi ve çevrelere veremez. Tabii ki kendisi de başka amaçlarla kullanamaz. Edindiği bu bilgi veya belgeyi ya haberinde, yazısında açık olarak kullanır ya da bu bilgi ve belge sayesinde izlediği, okura aktaracağı olayı daha iyi tahlil eder.***Bu kurallara uymayan gazeteciyi elbette ve öncelikle kendi meslektaşları eleştirmek ve uyarmak durumundadır. Bu konuda da, açık söyleyelim, eksiklerimiz vardır.Ancak, gazeteci olarak “her” türden insanla görüşmek, konuşmak, bilgi ve belge toplamak gazeteciliğin hem temel çalışma şeklidir hem de meşrudur. Gazeteciye de “her” türden insan gelir. Aralarında “istihbarat” almak isteyen de olabilir, gazeteciyi kullanmak isteyen de olabilir. Bunların üstesinden gelmek, kullanılmamak da gazetecinin görevidir. Ama herhangi bir görüşü paylaşmak ya da hükümeti eleştirmek, “muhalefet tarafından kullanılmak” anlamına da gelmez.Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarına gelince, savcının sorduğu soruların önce bir kısmı, daha sonra da gerisi açıklandı. Bu arada o “gizli” bilgileri gazetecilere kimin vermiş olabileceğini de Başbakan düşünmelidir.Bu soruların bazı yakışıksız olanları dışında tümü gazetecilik faaliyetiyle ilgilidir. Kendi başına suç niteliği taşıyan herhangi bir durum da görülmemektedir. Örneğin Ahmet Şık’ın kitap taslağının daha önce tutuklanmış olan Yalçın’ın bilgisayarında çıkması da suç filan değildir. Bir yazı yazarım, fikrini sormak için şu anda tutuklu olan bir kişiye gönderirim; bu, hiçbir zaman örgütsel ilişkiyi kanıtlamaz.***Başbakan’ın dünkü konuşmasının asıl vahim bölümü “istihbarat örgütlerince kullanılan gazeteciler”le ilgili cümleleridir, AKP hakkında asılsız haber yapan İngiliz gazetecinin kendi meslektaşları tarafından “istihbarat faaliyeti yapmakla” suçlanmasının ardından Başbakan şunu söyledi: “Bizde de Con Coughlin’ler var kardeşim. Bir tane değil daha çok var. Bunlar büyük gazeteciler diye de takdim edilirler, böyle anlatılırlar, böyle tanınırlar...”Bu cümle dolayısıyla Başbakan, siyasi tartışmalarda çok kullandığı bir mecburiyeti kendi kendisine yüklemiş oluyor:“Büyük gazeteci” olarak takdim edilen, tanınan, anlatılan Türk gazetecileri kimlerdir ve Başbakan bu kanaatini hangi somut kanıtlara dayanarak edinmiştir?Başbakan bu durumda üzerine düşeni, hiç kimse tarafından kullanılmayan, iktidar odaklarına uzak duran bütün gazetecilerin haksız yere töhmet altında kalmamaları için yapmak zorundadır.

Devamını Oku

Sorumluluk siyasidir

7 Mart 2011

İki gazeteci arkadaşımızın tutuklanması tartışılırken, Başbakan ve diğer siyasi sorumluların “bizimle ilgisi yok” şeklinde savunma yapmalarının “gerçek hayat”ta bir geçerliliği yoktur.Böyle bir emniyet-savcılık-yargı işleminin sorumluluğu siyasidir.Gerçek hayatta, adı bilinen, önemli gazetecilik çalışmaları yapmış iki kişiye polis-savcılık operasyonu, siyasetin en yüksek düzeyi bilgi sahibi olmadan yapılamaz.Emniyetin bir birimi böyle bir işleme gerek gördüğünde, bundan emniyet müdürünün bilgi sahibi olmaması mümkün değildir. Böyle bir işlemin yaratacağı yankılar dolayısıyla da bakana bilgi verilir. Eğer o da başbakana bilgi vermezse aslında “görev ihmali” yapmış olur.Çünkü bu operasyonun, cumhuriyet tarihimizin en önemli siyasi davaları olan Ergenekon-Balyoz davalarıyla ilgili birçok ciddi sonuç doğuracağı bellidir. Eğer siyasi sorumluluk sahipleri durumun farkında değillerse, bunun adı “siyasi bilinç zayıflığı”dır.Adalet Bakanı’nın dün iki gazeteciye savcılıkta sorulan sorularla ilgili olarak; “kamuoyuna yansıyan soruların dışında başka sorular da sorulduğunu” söylemiş olması, soruşturma sürecini yakından izlediğinin ve bilgi sahibi olduğunun açık kanıtıdır.***Ergenekon-Balyoz davalarıyla ilgili olarak kamuoyundaki bölünme ve kuşkuları besleyen yanlışların sayısı az değildir. Buna uzun tutuklamalar da dahildir, son “hücre değişiklikleri” de dahildir.Ve siyasi iktidar bütün bunların üzerine iki gazetecinin tutuklanmasının kendi sorumluluğunu artırdığının farkında değilmiş gibi davranıyor.Ergenekon-Balyoz davalarıyla, karanlık geçmişimizin temizlenebilmesi için halkın azami desteğinin sağlanması gerekir ve halk desteğini zayıflatacak “temiz olmayan” hiçbir yöntem ve uygulama dava süreçlerine bulaştırılmamalıdır. Bu, çok açık ki bir siyasi sorumluluk konusudur.Eğer “birileri”, Ergenekon-Balyoz davalarını başka hesaplaşmalar, başka kavgalar için araç olarak kullanma girişimi içindeyse bunu engellemek de siyasi sorumluluk sahiplerinin görevidir.***Ergenekon-Balyoz davaları iki gazeteci tutuklamasıyla çok kritik bir aşamaya geldi. Tekrarlayalım: Bu tür büyük siyasi davaların ikinci bir seferi yoktur, olamaz. Eğer siyasi iktidarın iradesinin samimiyeti devam ediyorsa hemen gereğini yapmak, davalara başka hesaplar katanları, kirli yöntemler kullananları ya da en basitinden davaların önemini anlamamış kamu görevlilerinin şuursuzluklarını engellemek zorundadır.Davalar siyasidir, olayın tümü siyasidir, sorumluluk siyasidir. O sorumluluk da şu anda siyasi iktidara sahip olanlara aittir.

Devamını Oku

Temizlik şansı bir seferliktir

6 Mart 2011

Ergenekon ve bağlı davalar siyasi davalardır. Amaçları bellidir, topluma yaşatılmış karanlıkların, kanlı faaliyetlerin hesabının görülmesi ve toplumu bir kez daha bunlarla karşı karşıya kalmasını önleyecek tedbirlerinin böylece alınması.Türkiye’nin yaşadığı karanlık günlerde neler olduğu bellidir. Siyasi cinayetler, faili meçhul cinayetler; fikirlerinden dolayı, siyasi görüşlerinden dolayı eziyet gören, hapse atılan, işkence edilen insanlar...Ülkeyi korku içinde yaşatmak için yapılmış her türlü yeraltı ve yer üstü faaliyetle hesaplaşmak bir mecburiyettir.***Bu davalar için önce siyasi irade şarttır. Batı’da bu süreçlerde kendilerini sağ ve sol olarak niteleyen, demokratik düzen içinde yer alan bütün siyasi partiler ve güçler “temizlenme” konusunda anlaşmıştır. Fransa’da, İspanya’da, Portekiz’de, İtalya’da, Yunanistan’da bu temizlik, hem toplumun hem bütün siyasi partilerin uzlaşmasıyla yapılmıştır. Doğrudan ya da dolaylı olarak hiç kimse, hiçbir yasal siyasi güç, karanlık yapılanmaların hesap vermesine karşı çıkmamış, o yapıları destekleyen bir tavır almamıştır.Bu toplumsal ve siyasal uzlaşma ve destek “şeffaflık” sayesinde sağlanmıştır.Ne yapıldığı, ne yapılmak istendiği halka çok açık olarak anlatılmıştır. Sonuçta bu “suçluları”, siyasi amaçlarla başkalarının canına kasteden, demokrasiye tuzak kuranları desteklemek “ayıp” olmuş ve kimse buna cesaret edememiştir,Siyasi iradede uzlaşma olmayınca, böyle bir temizliğin şart olduğuna inanan ve siyasilere güvene dayalı bir toplumsal desteğin sağlanması zordur.Türkiye’de olan budur.Kendisini sol olarak niteleyen siyasi partilerin birçoğu bu temizliğe direnmeyi, geçmişin karanlıkları ve kanlı günleriyle hesaplaşmayı reddetmeyi seçmiştir.Bütün direnişlere ve psikolojik savaşın her türlüsüne rağmen Türk halkının çoğunluğu, temizliğin yapılmasından yana olduğunu çeşitli vesilelerle ortaya koymuştur.Bu “temizliğin” gerçek anlamda yapılabilmesi, ülkenin tekrar o karanlık günlere dönmesinin bütün yollarının tıkanması için birkaç fırsat yoktur. Siyasi irade ve toplumsal irade ağırlığını bu yönde koyduğunda temizlik yapılır, biter. “Geçen sefer olmadı, bir daha deneyelim” diye bir olasılık yoktur. Çünkü o tek seferlik imkânda başarısız olunduğunda karanlık yapılanmalar kazanmış olur.***Ergenekon davalarındaki son gelişmeler, bu yapılanmaların ortaya çıkarılmasına gazeteci olarak katkıda bulunmuş olanların örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklanması, bu tek seferlik fırsatı heba etmek isteyenlerin dümeni ele aldıklarını gösteriyor. Siyasi irade temizliğin temiz yollarla ve hukuk içinde yapılmasını sağlayacak sürecin dümenini elinden kaçırırsa temizlik şansı da yok olacaktır.Son iki tutuklama bu karamsarlığa yol açmıştır ve siyasi irade tekrar dümeni ele alarak temizlenmenin en temiz şekilde yapılmasını sağlamazsa, “kirlenme” bütün ağırlığıyla toplumun üzerine çökecektir.

Devamını Oku

‘Asker Bize İktidarı Verir mi?’

5 Mart 2011

1982 yılı. Demirel ve diğer siyasiler, 12 Eylül askeri yönetimi tarafından gönderildikleri yarı açık hapishanelerden çıkmışlar.Süleyman Demirel İstanbul’da, gazeteciler kendisiyle pek fazla görüşmüyor.Birkaç nezaket cümlesi söyledikten sonra şöyle dedi: “Önce ülkeyi halaskâr zabitandan kurtarmak lazım.” Aniden söyleyiverdiği için pek anlaşılmadığını düşünüp cümleyi açtı:“Ülkeyi sürekli olarak ‘kurtarmaya’ kalkan kurtarıcı subaylardan kurtarmak lazım...”Adalet Partisi’ne genç yaşta genel başkan olduğu sırada, partinin genel merkezine bir saldırı olmuştu, saldırıyı düzenleyenler de aşağı yukarı biliniyordu. 1971’de muhtıra yedi, başbakanlıktan istifa etti. 1980’de askeri darbeye karşı çıkmadı.1982’de yasaklıyken “ülkeyi halaskâr zabitandan kurtarmak lazım” diye düşünüyordu, ama tekrar geri dönüp önce başbakan ardından cumhurbaşkanı olduktan sonra, 28 Şubat 1997’de “halaskâr zabitan” tekrar harekete geçtiğinde o sözünü, o fikrini çoktan unutmuştu...***Hep “kurtarılmaya muhtaç” bir ülkede yaşıyoruz. Ülkemizin geleceğine katkıda bulunmak, siyaset ya da siyaset dışı faaliyetlerimizle halkımızın maddi ve manevi gelişmesine katkıda bulunmak gibi mütevazı(!) çabalara itibar etmiyoruz. Varsa yoksa “ülkeyi kurtarmak”.Her an uçurumun kenarında, düştü düşecek durumda olduğumuza inandığımız için de sürekli olarak “ülkeyi kurtarmak” fikriyle yaşamak zorunda kalıyoruz. “Halaskâr zabitan” da ülkeyi kurtarmanın kendi görevi ve asli görevi olduğu inancına sahip olduğundan bu görevi yerine getirmek için her fırsatı kullanıyor.1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin kazandığı anlaşılınca, komutanlar Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gidiyorlar, seçimin iptalini, iktidarın DP’ye verilmemesini istiyorlar. İnönü kesinlikle reddediyor. Aradan yedi yıl geçmeden tekrar ülkenin “kurtarılması ihtiyacı” ortaya çıkıyor ve cuntalar kuruluyor.Bu arada sürekli olarak sandık ortaya çıkıyor, ama aynı soru da hep soruluyor: “Asker bize iktidarı verir mi?”1965’te Adalet Partisi seçimi kazandığında aynı soru, 1973’te Ecevit Erbakan ile koalisyon kurmaya kalktığında aynı soru, 1983’te ANAP seçimi kazandığında yine aynı soru, 1995’te Mesut Yılmaz Erbakan ile koalisyon görüşmesi yaparken yine aynı soru, 2002’te AKP seçimi kazandığında yine aynı soru.***İsmet Berkan’ın 28 Şubat ve sonrasındaki siyasete müdahale faaliyetlerini anlattığı kitabı da adını bu sorudan almış: “Asker Bize İktidarı Verir mi?”Bugün, Ergenekon ve Balyoz davaları dolayısıyla ortalıkta çok soru işareti dolaşıyor, 1997’yi, 2002’yi, 2007’yi unutturmak isteyenler de çok uğraşıyorlar. Bu konuda hesabı olmayanlar, 28 Şubat’ta yaptıkları “hizmetler”i unutturmak isteyenlerin dışındakiler İsmet Berkan’ın kitabını okuduklarında Ergenekon ve Balyoz planlarının hangi sürecin içinde yer aldığını göreceklerdir.12 Eylül’ün en faal asker kişilerinden birisinin, 28 Şubat’ta da çok faal olmasının, sonra aynı kişinin Balyoz planlarının tepesinde çıkmasının bir “tesadüf” olduğunu düşünenler varsa, İsmet Berkan’ın kitabını bir kez daha okusunlar.“Halaskâr zabitan” AKP’nin iktidara gelip kimileri tarafından tehdit olarak görülmesiyle ortaya çıkmadı ve gerçek şu ki, ülkenin sürekli olarak kurtarılmaya muhtaç olduğunu düşünenler var oldukça da onlar da var olacaktır.Kurtarılmaya muhtaç olmayan bir ülke de herhalde Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet” dediği aşamaya gelmiş ülkedir. O halde ne yapmamız gerektiğini bir kez daha düşünelim.

Devamını Oku

Bir tek amaç olabilir

3 Mart 2011

Ergenekon adıyla anılan davaların yürütülmesiyle ilgili çok itiraz ve tartışma oldu. Bu davalar, siyasi amaçlı şiddet eylemlerinde bulunmak, askeri müdahale ortamı yaratmak amaçlı örgütlenme ve faaliyetleri kapsıyor. Bu örgütlenmelerin adına “derin devlet” de deniyor. Çünkü kaynakları devletin içinde.1 Mayıs 1977 olayları dahil, 12 Eylül askeri darbesine giden yolda, Ecevit’e suikast girişiminde bu örgütün ya da yapılanmanın izleri görüldü, sürüldü. Abdi İpekçi’nin katilinin askeri hapishaneden kaçırılması, bu cinayete karışanların daha sonra Papa suikastında ortaya çıkmaları ve içlerinden bazılarının 80’li yıllarda da devletin bazı kurumları tarafından istihdam edilmiş olmaları bu izlerin birbirleriyle bağlantılı olduğu izlenimini yarattı. Sonra Susurluk kazasıyla ortaya çıkan ilişkileri yazan Uğur Mumcu öldürüldü, başkaları da öldürüldü. Susurluk kazası patladı. İlk kez kamuoyu geniş bir şekilde, daha önce dar çevrelerde konuşulan “yapılanma”dan haberdar oldu.***Ergenekon adıyla özetlenen soruşturma ve davalar ve bunun askeri müdahale aşamasındaki planlama ve hazırlıkları şu anda yargının önündedir.Davalardan birisi de Hrant Dink cinayetiyle ilgilidir. Cinayetin hemen ardından bazıları katillerin “milliyetçi arkadaş çevresi” olduğuna kamuoyunu inandırmaya çalışmıştır.Ve Nedim Şener, titiz bir gazetecilikle bu cinayetin öncesinde ve sonrasında, “kamu”nun içindeki birçok kişinin sorumluluğunu ortaya çıkarmış, bu olayın kimi çevreler tarafından sunulmak istendiği gibi bir “milliyetçi arkadaş çevresi”nin işi olmadığını, tam tersine Ergenekon adıyla anılan yapılanmalara kadar uzanan bir ilişkiler zincirinin icraatı olduğunu kanıtlamıştı.Nedim Şener, dün “Ergenekon üyeliği” iddiasıyla gözaltına alındı.***Ahmet Şık çalışkan bir gazeteci olarak, Silahlı Kuvvetler içinde 2002-2003 yıllarında en üst düzeyde “darbe” konuşulduğunu kanıtlayan, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerini yayınladı. Bu haberle birlikte Ergenekon yapılanmalarının boyutlarını Türk halkı açık olarak görebildi.Ahmet Şık, iyi izlemeyenlerin, Ergenekon ve darbe davalarını anlayabilmeleri için kılavuz niteliğinde iki kitaba da gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte imza attı.Ahmet Şık da dün, Ergenekon üyeliği iddiasıyla gözaltına alındı.Bu gözaltına alma ve aramalarla ilgili olarak ortada dolaşan “somut” bilgilerin hiçbirinin kendi başına suç teşkil etmediğini de açık olarak belirtmemiz gerekiyor.Ergenekon gibi karmaşık bir yapılanmalar ve bunların yine birbirine bağlanması çok kolay olmayan faaliyetlerinin biraz daha aydınlanmasına önemli katkıda bulunmuş iki gazetecinin “Ergenekon terör örgütü üyeliği” ile suçlanması çok anlamsız geliyor.Ama bunun çok açık bir sonucu var. Türk halkının bir kısmı Ergenekon ve darbe hazırlıkları davalarını, ne gelişme olursa olsun “Silahlı kuvvetleri ve vatansever çevreleri yıpratmaya” yönelik bir komplo olarak görüyor. Bu davaların yürütülüşündeki birçok yanlış bu inancın sürmesine yol açıyor.Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alınması, Ergenekon soruşturmasının “bütün muhalifleri susturmak için bir araç olarak kullanıldığı”nı savunanlara da çok büyük bir dayanak sağlamış olmaktadır.Ergenekon ve darbe davalarının inandırıcılığına ve temizliğine en büyük darbe dünkü gözaltılarla vurulmuştur. Herhalde bunu yapanların amacı da buydu.

Devamını Oku

Ankara usulü sabotaj

2 Mart 2011

Anlaşılan Başbakan Almanya’ya gitmeden önce konuyu sormuş, kendisine “çalışmalar yoğun şekilde sürüyor” denmiş, o da gitmiş Almanya Başbakanı’na konuyu açmış. “Sabotaj” dedi, haklı, tam Ankara usulü sabotaj.Sonuçta birkaç milyon Türk vatandaşı yine oy kullanamayacak. Varsın kullanmasın. Bürokrasi bol bol yazıştı ve konunun çözülemeyeceği kanaatine vardı ya... Yüksek yargının bir parçası Başbakan’ı “kontrpiye”de bıraktı ya... ***Yüksek Seçim Kurulu’nun görevi nedir? Bütün vatandaşların seçme ve seçilme haklarını kullanmasını sağlamak. Bugünkü teknik imkânlarla, gurbetçi vatandaşların seçme haklarını kullanmalarını sağlayamamak ayıba girer. Bunun nasıl olacağını, altyapının kurulması için hangi devlet kuruluşlarının ne yapması gerektiğini belirleyecek olan da yine “yüksek yargı”nın, vatandaşların seçme hakkını kullanmaları için “gerekli hizmeti” vermekle yükümlü “kanadı” olan Yüksek Seçim Kurulu’dur.Gurbetçi Türklerin oy kullanmasıyla ilgili yasal düzenlemenin üzerinden 2.5 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra “yazışma” yapmaya başlayınca uygulamanın bu seçime yetişmesinin zaten mümkün olmadığını herhalde bu “Yüksek” kurulun üyeleri biliyordur. O zaman “yasal düzenlemeden sonra harekete geçmek için neden o kadar beklediniz” sorusuna da verecek bir cevapları vardır.***Avrupa’daki gurbetçi Türklerin seçme hakkına sahip olanlarının, toplam seçmen sayısına oranı yaklaşık olarak yüzde 2’den fazladır. Bu oyların büyük bölümünün nereye gideceği de kimsenin gizlisi değildir.Yüksek Seçim Kurulu kararları kesindir, bunlara karşı herhangi bir başvuru mercii yoktur, dolayısıyla bu seçimde gurbetçiler yine ancak sınır kapılarında oy kullanabilecek.Ancak yasal düzenleme bulunduğuna ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı olduğuna göre, yurt dışında yaşayan her vatandaş “anayasal hakkını kullanmasını önlediği” gerekçesiyle Yüksek Seçim Kurulu aleyhine başvuruda bulunabilir. Anayasa Mahkemesi de bu durumda, her başvuru için tek tek “vatandaşın anayasal hakkını mı koruyacak yoksa kardeşini mi kollayacak” kararı vermek zorunda kalacaktır.***Ankara, “vatandaşa hizmet değil devleti koruma” görevine sahip olduğunu düşünen yapılardan oluşuyor. O yapılar “devleti koruma”nın ne olduğuna da kendi başlarına karar verme alışkanlığından kurtulamıyor, aslında kurtulmak da istemiyor. Ankara’daki güç mücadelesinin en önemli alanı ve nedeni budur ve bu güç mücadelesinde, son örnekte olduğu gibi, birkaç milyon seçmenin oy kullanamayacak olması sadece “teferruat”tır.

Devamını Oku

Mürteci miydi, vatansever miydi?

1 Mart 2011

Necmettin Erbakan, hapse girmişti, yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştı, partileri kapatılmıştı, başbakanlıktan indirilmişti. Bunların hepsinin arkasında ya doğrudan ya da dolaylı olarak Silahlı Kuvvetler vardı.Silahlı Kuvvetler’in üst düzey komutanlarının Erbakan’ı, ülkeyi irticanın kucağına atacak bir politikacı olarak gördüklerinden kimsenin kuşkusu olmadı. Bir komutan yüzlerine karşı bile hakaret etmişti.***Erbakan’ın vefatının ardından açıklanan Genelkurmay Başkanlığı’nın taziye mesajında “ülkeye yaptığı hizmetler”den söz edilmesi doğrusu beklenmiyordu. Protokol olarak da Genelkurmay Başkanlığı’nın eski başbakanlarının vefatının ardından taziye mesajı yayınlama geleneği de bilinmiyordu.Cenazeye Birinci Ordu Komutanı’nın katılması, Genelkurmay’ın çelenk göndermesi de fazlasıyla dikkat çekti. O da protokol gereği ise, “komutanlar neden Cumhurbaşkanı’nın Cumhuriyet Bayramı davetlerine katılmamaya devam ediyor” sorusu da sorulacaktır.***Erbakan’ın milli görüş hareketinin Batı karşıtlığı, en başından beri solda da anti-emperyalizm açısından tartışılmıştır. Ancak milli görüş partilerinin siyasi İslam’a bağlılığı ve soldaki devletçi-laik ağırlık dolayısıyla bu tartışma fazla sürmemiştir.Bu görüş, AKP hükümetine karşı mitingler yapılır, gazetelere darbe daveti niteliğindeki manşetler attırılırken İlhan Selçuk tarafından tekrar gündeme getirildi. AKP siyasi İslam kökeninden gelmesine rağmen Batı ile işbirliği yaptığı için “karşı-devrimci”, en muhafazakâr tarikatlar ve milli görüş ise Batı karşıtı olduğu için “devrimci cephe” içinde ele alınmalıydı.Askeri mahallerde yapılan seminerlerin dış politika konulu olanlarında “Türkiye’nin yolunun Tahran-Moskova hattı olduğu” muvazzaf subaylar tarafından yine aynı dönemde anlatılıyordu.En katı “laikçi” çevreler bile “Tahran-Moskova hattı” projesinin tutarlılığını sorgulamadı.***Erbakan’ı yıllarca “irticanın başı” olarak görenlerin onu daha sonra, AKP’ye ve Batı’ya karşı olduğu için “vatansever cephe”ye dahil edenlerin siyasi bir tutarlılık aramadıkları ortadadır.Ergenekon davasından tutuklu olan Doğu Perinçek’in İşçi Partisi’nin organı Aydınlık dünden itibaren günlük gazete olarak yayınlanmaya başladı. İlk sayısının manşeti “Son sözü vatan” şeklindeydi. Erbakan’ın ölüm ve cenaze haberi “vatanseverliği” üzerine kuruluydu, bunun “kanıtı” da son konuşmalarından birinde “Vatan tehlikede, AKP’den kurtulun” demiş olmasıydı.Türkiye’nin değişim sürecinde Erbakan, siyasi İslam’ı meşru siyaset içinde bağımsız bir siyasi hareket haline getirdiği için önemli bir yer tutuyor. Erbakan’ın “mürteciliği” ile “vatanseverliği” arasında gidip gelenler ise hâlâ değişime direnmeye devam ediyor.

Devamını Oku

Gerilim koalisyonu mu isteniyor

28 Şubat 2011

PKK’nın silahları yeniden çıkarmasının açık sonuçları olacaktır ve bunların hepsi sadece “çözüm” sürecini geciktirecektir.Seçimden önce AKP hükümetinin yeni bir adım atmayacağı önceden belli olmuştu. Bunun “siyasi” gerekçeleri tartışılabilir, ama “adım atmama”nın geriye gidiş olmadığı da açıktır.PKK’nın silahları çıkarmasıyla birlikte, uzun savaştan bıkmış olan ülke ve en başta Kürt vatandaşlar asla istemedikleri bir gerilimin içine sokulmuş olacaktır.Bunun en basit sonucu “açılım” anlamına gelecek her türlü tartışmanın da rafa kaldırılmasıdır. Sandık ortaya çıktığı zaman bazı tartışmaların yapılması daha kolaylaşır, ama silahlar ortaya çıktığı zaman da konuşmak isteyenler daha kolay susturulur.Silahları çıkaranlar, bugünkü koşullarda konuşanların susmasını istiyor demektir ki, bunun devamı da konuşmak istemeyenlerin seslerinin yükselmesidir.***Seçime gergin bir ortamda gitmek isteyen yapılar aşağı yukarı belli. Bir ucu Silivri’de olan güç odakları seçime mümkün olan en gergin ortamda gidilmesi için çalışıyor. PKK, silahları çıkardığı andan itibaren de bu “yapı” ile aynı hedefte buluşmuş olacaktır. Örgüt ve ona karşı çıkamayan BDP’nin bu fiili koalisyona girmeyi göze almış olmalarının sonuçlarını da düşünmüş olmaları gerekir.BDP, ülkenin gergin ve kanlı bir ortamda seçime gitmesinin bütün Kürt siyasetine vereceği zararları da göremiyorsa, fazla uzun olmayan bir vadede Türkiye Kürtlerini temsil niteliğini kaybetmeye adaydır.Gergin ve kanlı bir seçimin ardından Türkiye, her durumda yeni ve gerçekten sivil bir anayasa çalışmasına girişecektir. Bu çalışmada Kürt meselesinin açık ve rahat bir şekilde tartışılmasının yollarını kapatmanın da kimseye, en başta Kürtlere bir fayda sağlayamayacağı bellidir.***Kürt siyasetini yürütenler, bugüne kadar yeni anayasadan beklentileri olduğunu söylemişlerdir. Ama silahlar patlarken, gençler ölürken bu beklentilerinin karşılanması ihtimalinin sıfırlanacağını da göremiyorlarsa bütün ülkeyi, adına kısaca Ergenekon denilen yapılanmayla birlikte yine cehennemde yaşatmayı göze almış olmalarını da önce Kürtler sorgulayacaktır.PKK’nın silahları çıkartma kararının vereceği zararlar bu kadar açıkken, Kürt siyasetinin diğer unsurlarının susması, BDP’nin Genel Başkanı’nın da buna gerekçe bulmaya çalışması hem bu kararı alanlar hem buna yol verenlerle ilgili başka soruları da gündeme getirecektir.

Devamını Oku