Japonya’da deprem sonrasında yaşanan nükleer felaket ve bu felaketin aslında tüm dünyayı etkiyecek olması üzerine “bilinçli seçmen” düşündü ve tavrını gösterdi.Almanya’da eyalet seçimlerinde iktidar partisi Hıristiyan Demokratlar gerilerken, Yeşiller büyük ilerleme sağladı. Başbakan Merkel, Japonya olayının ardından Almanya’daki nükleer santrallerin tekrar gözden geçirileceğini söylemişti. Anlaşıldı ki, Alman halkı bunu yeterli bulmadı ve bu konuda doğal olarak en büyük hassasiyete sahip olan Yeşiller partisine yöneldi.Hıristiyan Demokratların ve Merkel’in buna tepkisi ise “mesajı aldık” şeklinde oldu. Merkel, nükleer enerji konusunda bakışının değiştiğini söylemesine rağmen Alman seçmeninin bir bölümü, politikasını bildiği Yeşiller’e yöneldi.***Türk seçmeninin bilinciyle ilgili kesin yargı sahiplerinin politika anlayışı “düşman kuvvet-dost kuvvet” ayrımı üzerine olduğundan ve bunlar kendi seçmenlerini sürekli olarak “düşman kuvvet ne yapıyorsa yanlıştır, ardında başka hesap vardır” kuşkusunu besleyerek korumaya çalıştıklarından Türk seçmeninin bir bölümü her konuya, her olaya “dost kuvvet-düşman kuvvet” ayrımı üzerinden bakmaya alıştırılmıştır.Alman seçmeni, birçok konuda Merkel’in politikalarını onaylıyor olabilir, ama şu anda gündemin ön sırasında nükleer santrallerin tehlikesi vardır ve seçmen bu konuda tavrını Merkel’den farklı alabilmektedir, çünkü Yeşiller partisi “düşman kuvvet” değildir. Bu partinin nükleer enerjiyle ilgili tavrını seçmen dikkate almaktadır.Türk seçmeninin iki kutupta dondurulmuş kesimleri “düşman kuvvet ne yapsa yanlıştır” zihniyetini her konuda ortaya çıkardıkları için, aslında bu bölünme içinde yer almayan geniş kesimi de sürekli olarak “katılaşmaya” zorlamaktadır.***Mesele nükleer santral olabilir, ülkenin yakın geçmişinin karanlıkları olabilir, gündelik ekonomik meseleler olabilir, ama hangisi olursa olsun, o konuyu kendi başına, kendi çerçevesi içinde ele almaya teşebbüs edeni bile “düşman” olmakla suçlayan siyaset ruhsuzluğu hâlâ toplumu “bilinçsiz seçmen” olmaya “kör” kalmaya zorlamaktadır.Bilinçli seçmen, bu zorlamalarla gerçekte bilinçsiz seçmen olmaya, hayatı ve toplumu sadece “dost kuvvetler-düşman kuvvetler” tıkızlığı içinde görmeye zorlandığı sürece de yeni anayasayı tartışmak zorlaşmakta, Kürt meselesinde yerinde saymak ise kolaylaşmaktadır.Siyasetin etkili güçleri “bilinçli seçmeni”, her meseleyi kendi çerçevesi içinde tartışabilen, kendi toplumunu, insanlarını “dost-düşman” diye ayırmayan seçmeni teşvik ettikleri zaman kendi varoluş nedenlerini güçlendireceklerdir. Bu “varoluş nedenleri”nin tümüne uzun süredir demokrasi deniliyor.
Kara Afrika’nın iki ülkesinde üç gün etrafa bakınıp, birkaç konuşmanın ardından büyük sonuçlar çıkarılamaz. Ama birkaç görüntü, dünyanın bize çok çok uzak bu kesimini bir parça anlatabilir.Gabon, küçük bir ülke, 1.5 milyon nüfusu, çok petrolü var. Bazı rakamlara göre kişi başına gelir 10 bin doların üzerinde. Bu rakama bakınca ülkede fakir olmayacağını düşünmek doğaldır, ama var; çok var. O fakirliğin görüntülerini de zaten her türlü iletişim aracıyla sürekli alıyoruz.Ama bu rakamların ve sokak görüntülerinin yanında başka görüntüler de var. Gabon’un Devlet Başkanı Ali Bongo, ki babası da yaklaşık kırk yıl başkanlık yapmıştır, Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmeye, kendisinin kullandığı son model Ferrari otomobiliyle geldi.Ali Bongo iki gün üst üste aynı araca binemiyor olmalı ki, ertesi sabah Gül’ü kaldığı konukevinden alıp havaalanına getirmek için Rolls Royce marka arabasını tercih etmişti.Sokaklarını fakir insanların doldurduğu nüfusu 600 bin dolayındaki bir şehirde bir gün Ferrari ile, ertesi gün Rolls Royce’la dolaşmak için dev bir cesaret gerekir. Bunun adı belki cesaret de değil, başka bir şeydir.***Babası gibi Ali Bongo’yu da Fransa’nın desteklediği gizli değil. Bu küçük ülkenin çok petrolü onların kontrolünde ve o kontrol geçen otuz yıl içinde bütün Fransız hükümetlerine, hem sağ hem sol olanlarına “yolsuzluk” olarak yansıdı.Eşi Fransız olan Ali Bongo’nun kendisi için yaptırdığı “saray”ın 250 milyon dolara mal olduğu söyleniyor. Bu rakamın ülkenin yıllık bütçesinin yaklaşık yüzde 5’i olduğu düşünülürse, cesaret kelimesi daha da hafif kalıyor.Abdullah Gül onuruna başkanlık sarayında verilen büyük yemeğin görkemi, konuklara en pahalı cinsinden şampanya ikram edilmesinin yanı sıra Fransa’dan özel olarak getirilmiş bir klasik müzik orkestrasının Bongo’nun bestesi olan bir parçayı da çaldığını da not etmeliyiz. Böylece öğrendik ki, Ali Bongo klasik piyano çalarmış ve kompozitörmüş.Bunların hepsinin verdiği görüntünün altını kavramak bizim için gerçekten zor, ama Ali Bongo’nun kişiliğinin bizim kültürümüze güneş kadar uzak olduğu kesin.***Konuşmamanın da anlamı vardırDevlet büyüklerinin dış gezilerinde, geziyi izleyen gazetecilerle uçakta giderken ve dönerken yapılan konuşmalar epeydir bu gezilerin olmazsa olmazları arasında. Gül de Afrika yolunda, gidişte gazetecilerle sohbet etti ve önemli sözler söyledi.Ancak dönüşte bu sohbet olmadı. Olmadı çünkü gazeteciler kaçınılmaz olarak Türkiye’de devam eden “kitap avı”nı, yayınevi, gazete, avukat bürosu baskınlarını soracaklardı.Cumhurbaşkanı bu yüzden geleneksel sohbeti iptal etti. Dolayısıyla da konuşmayarak bir tavır göstermiş oldu.***Kayıp bavul notuSevgili Selahattin Duman’ın iki gün önce yazdığı gibi, Gana’nın başkenti Accra’ya vardığımızda bavulumuz yok olmuştu. Kalabalık gezilerde her zaman böyle şeyler olur. Onun için biz de pek heyecanlanmadık ama doğrusu, Cumhurbaşkanlığı protokol görevlileri bavulu bulmak için olağanüstü çaba gösterdiler. Sonunda bavul Accra’dan Gabon’un başkenti Libreville’e hareket etmek üzereyken ortaya çıktı. Bu kez de Cumhurbaşkanlığı koruma grubu, kendi sorumlulukları olmadığı halde bavulun uçağa yetişmesini kendi görevleri bildiler ve bavul geldi. Sevgili Selahattin Duman, rahat edebilirsin Türkiye’nin Afrika açılımı aynı hızla devam edecek.
Accra (Gana) - Türkiye’nin Libya kriziyle ilgili formülü netleşiyor. Cumhurbaşkanı Gül, Gana’nın başkentinde Türk savaş gemilerinin Libya sahiline sevk edilmesi üzerine Lübnan krizini hatırlattı.Türkiye’nin Libya olayında “aktif” olmasının gerekçesi Gül’e göre çok açık: “Diğer ülkeler Akdeniz’e gelmişken, Akdeniz’e kıyısı olan bir ülke olarak bizim de orada bulunmamız lazım.”Bu cümle Ankara’nın, başta Fransa olmak üzere bazı Batılı ülkelerin tavrına karşı aktif olmaktan geri durmayacağını anlatıyor.Cumhurbaşkanı, Türk savaş gemilerinin orada “ambargoyu denetlemek için bulunacaklarını” söylüyor. Savaşmak için değil, ambargoyu denetlemek için gidecek olan savaş gemilerinin insani operasyonlarda da etkili olmaları büyük olasılık.***Türkiye’nin Libya’ya ilişkin politikası, burada da bir Irak örneğinin tekrarlanmaması ısrarına dayanıyor. Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin kendi dışişleri bakanlığı dönemindeki, iç savaşın eşiğine yaklaşmış Lübnan’la ilgili politikasını hatırlatıyor.2006 yılında Lübnan’da Hizbullah ile karşı güçler arasındaki gerilim ülkeyi iç savaş ortamına çok yaklaştırmışken uluslararası camia iç savaşa gidişi engellemek üzere harekete geçmiş, Türkiye de uluslararası camianın inisiyatifinde en etkili ülkelerden biri olmuştu.Gül’ün bu örneğinin Türkiye’nin şu andaki Libya politikasının “Irak değil Lübnan modeli” gibi bir formülle özetlenebileceğini gösteriyor. Ancak, uluslararası camia Lübnan’da “iç savaş çıkmaması” gibi bir temel hedef üzerinde birleşmiş, mevcut durumdan yararlanarak Hizbullah’ı tasfiye imkânı yaratma girişimleri ciddi destek bulmamıştı. Libya’da ise uluslararası camianın önemli bir kesimi, ağırlıklı olarak “Kaddafi’nin tasfiyesi”ni müdahalenin ana ekseni ve hedefi olarak görüyor.***Cumhurbaşkanı Gül, Lübnan örneğini hatırlatırken, o günlerde muhalefetin “Lübnan’da ne işimiz var” ya da “süngü muharebesi olacak çok askerimiz şehit düşecek” gibi tepkiler ortaya koyduğunu, ama hiçbirinin doğru çıkmadığını söylüyor.Türkiye’nin politikası, Gül’ün belirttiği gibi Lübnan’da başarılı olmuştu, çünkü Batı “bu vesileyle Hizbullah’ın tasfiyesi” gibi bir hayalin peşine takılmamıştı. Ama şu anda Batı için Lübnan modeli oldukça uzak görünüyor.***Nkrumah’ın Gana’sıKwame Nkrumah, Kara Afrika’daki ilk milli kurtuluş hareketlerinin dünyada tanınan ilk lideri ve kuramcısı. Oluşturduğu siyasi hareket sayesinde Gana, Afrika’da bağımsızlığını ilk kazanan sömürge ülkelerinden biri oldu. Seçim kazandı, İngilizlerin gitmesini sağladı ama aradan 6 yıl geçti geçmedi, bir askeri darbeyle devrildi, sürgünde öldü.Şimdi başkent Accra’da büyük bir anıt mezarı var. Kara Afrika’daki milli kurtuluş savaşlarının “sosyalist” bir içerik kazanması durumunda bu bağımsızlıkların kalıcı olacağını düşünüyor ve yazıyordu. Ölümünden sonra da ülkesi çok askeri darbe geçirdi, ama iki dönemdir “meşru” seçimler oluyor, kimse darbeye kalkışmıyor, Nkrumah da görkemli anıt mezarında onları izliyor...
Accra (Gana)- Cumhurbaşkanı Gül, “Ankaralılar biliyordu” diyerek gerçekte her şeyin gözler önünde cereyan ettiğini söyleyiverdi. Konu 2002-2003 yıllarında Silahlı Kuvvetler’in en tepesindeki 7 generalin, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile karşı karşıya gelmeleri.2002 seçimlerini, 28 Şubat operasyonuyla devrilen Başbakan Erbakan’ın partisinden ayrılan kadroların kurduğu AKP kazanmıştır. Bugün giderek daha net şekilde ortaya çıkan, ABD Büyükelçisi’nin raporlarına da yansıyan bilgilere göre 7 komutan “bir şekilde harekete geçme” yanlısıdır, Genelkurmay Başkanı Özkök ise bu komutanlarla aynı görüşte değildir.Taraf’ın yayımladığı WikiLeaks belgelerinden 6 Haziran 2003 tarihli gizli telgrafta dönemin ABD Büyükelçisi Pearson Washington’a, üst rütbeli generallerin Özkök’ün mantıklı çizgisine itiraz ettiklerini ve bu generallerin Aytaç Yalman, Şener Eruygur, Çetin Doğan, Hurşit Tolon, Fevzi Türkeri ve Tuncer Kılınç olduğunu ismen bildiriyordu.Tayyip Erdoğan AKP Genel Başkanıydı, ama şiir cezası yüzünden Meclis dışındaydı; Başbakan, Abdullah Gül’dü.Cumhurbaşkanı Gül’ün “Ankaralılar biliyordu” cümlesinin içinde yer alan o günün üst düzey askerlerin çoğu şu anda Ergenekon ve darbe davalarının sanıkları arasında yer alıyor.Ankaralılar bildiklerini, gördüklerini bazen söylemezler, bazen farklı söylerler, bazen konuşmadan gereğini yapmaya çalışırlar. Bu da zaman zaman başka güçlüklerin kaynağı olabiliyor.Cumhurbaşkanı Gül’ün “Ankaralılar biliyordu”su çok kısa bir cümle, ama çok yüklü bir geçmişin son noktası gibi duran bir cümle***Cumhurbaşkanı Gül, anayasa konusunun tümüyle seçim sonrasına bırakılmasına taraftar değil. Sivil toplumun, sivil toplum örgütlerinin, ne kadar aykırı ve sivri görünürse görünsün bütün önerileri tartışması gerektiğini söylüyor.TÜSİAD’ın anayasa çalışmasında yer alan bölgesel yönetimler, kamuda türban serbestliği gibi konulara girmeyen Cumhurbaşkanı Gül, siyasi partilerin yeni anayasayla ilgili temel görüşlerini, nasıl bir anayasa istediklerinin ana hatlarını seçim öncesinde açıklamaları gerektiğini düşünüyor.Sivil topluma tartışma kapısının sonuna kadar açık olması gerektiğini söyleyen Gül’ün siyasi partilere önerisi de seçim öncesinde fazla ayrıntılara girmemeleri yönünde.Sonuçta yeni anayasayı yapacak olan 12 Haziran seçimiyle oluşacak Meclis’tir. Siyasi partilerin seçim kampanyasında ayrıntılar üzerinden yapacakları anlamsız kavgaların seçim sonrası anayasa çalışmalarında bazı tıkanmalar yaratmakta etkili olması mümkündür.Siyasi partilerden, tümünden beklenen, şu anda Gül’ün de tekrar tarif ettiği “bireyi, bireyin haklarını öne çıkaran, özgüvenli bir anayasa” üzerinde anlaşmaktır.Gül, yeni anayasayla birlikte tekrar gündeme gelmek zorunda olan “cumhurbaşkanının yetkileri” konusunda da; mevcut düzenlemenin 12 Eylül 1980 darbesini yapanların istediği bir sistem olduğunu ve bu düzenlemenin geleneksel parlamenter sisteme uymadığını belirtiyor.***Türkiye’nin bir de “Afrika açılımı” var. Bu açılım karşılıklı yoğun ziyaretler, karşılıklı temsilcilik açılışlarıyla devam ediyor.Ve tabii ki ticari ilişkilerin de artmasıyla.Cumhurbaşkanı Gül de kendisinin dört Afrika ziyaretinin her birinin ertesinde sağlanan olumlu gelişmeleri anlatırken bütün bu gelişmelerin Türkiye’nin bütün dünya nezdindeki genel “prestij yükselmesiyle” sağlanabildiğini söylüyor.
Kuzey Irak Kürt bölgesinin önemli isimlerinden Neçirvan Barzani, önceki gün Taraf Gazetesi’nde Neşe Düzel‘e özetle şunları söyledi: “Kürt açılımı seçimden sonra devam edecek. Bunun için Erdoğan’a destek olunmalı. PKK sürekli ateşkes ilan etmeli.”PKK’ya dönük bu uyarıları esas olarak Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının da paylaştığı PKK için de bir sır değil. En son, ateşkesle ilgili olarak olumsuz bir adım atılmasına verilen tepkiler bunu açık olarak gösteriyor.Bazı Kürt siyasetçiler, seçime “huzur” içinde gidilmesini PKK’nın elini zayıflatacak, BDP’den AKP’ye oy kaymasına yol açacak bir durum olarak görüyor.Bu tahlil, daha çok silahlı mücadele döneminin dengeleri çerçevesinde yerleşmiş anlayışların ürünüdür. Tam tersine, kan dökülmeden seçimlere gidilmesi “demokratik çözüm” sözünü sık sık kullananların seslerinin daha çok duyulmasını sağlayacaktır.***BDP’nin ilk kararı, seçime bundan önce olduğu gibi bağımsız adaylarla katılmak yönündedir. Buna karşılık Tarhan Erdem, geçen hafta Radikal Gazetesi’nde yer alan yorumunda BDP’ye seçime parti olarak girme önerisini getirdi.Erdem, bundan önceki seçimlerde bağımsız adayların katıldığı seçim çevreleri dışındaki çevrelerde de BDP’ye oy verebilecek Kürt seçmenlerin bulunması dolayısıyla oranın kolaylıkla yüzde 10 barajını aşabileceğini söylüyor. Bu hesaplamada, Kürt kökenli vatandaşların nüfus içindeki ağırlığı belirtilmekte, sonuçta Alevi Kürtlerin CHP’ye oy vermesi durumunda bile BDP’nin 4 milyondan fazla oy alabileceği savunulmaktadır.BDP, bağımsız adaylarla 20-22 kadar milletvekilliğini kesin olarak kazanabilecektir. Ancak daha önceki seçimlerde görüldüğü gibi, bu bağımsız vekillerden birçoğu kendi seçim bölgelerinde bir değil iki milletvekili çıkmasını sağlayacak oranlarda oy alıyor. Demek ki, BDP’ye verilen oyların yarısına yakını aslında boşa gidiyor.***Tarhan Erdem’in önerisi, kuşkusuz BDP açısından bazı riskler taşıyor. Tabii ki risklerin birincisi, AKP’nin Kürt vatandaşların yoğun olduğu bölgelerde etkili bir aday seçimi yaparak BDP’nin oylarını azaltmasıdır.BDP seçime parti olarak girme riskini almasa bile, oylarının boşa giden bölümünü değerlendirmeyi sağlayacak bir planlamayla milletvekili sayısını önemli ölçüde artırabilir, böylece daha gerçek bir temsil durumu sağlanabilir.BDP’nin demokratik siyasi sistemde daha ağırlıklı olarak yer alması, özellikle seçim sonrası demokratikleşme çalışmalarına, anayasa çalışmalarına daha ağırlıklı olarak katılması çok önemlidir.
Siyasi partiler için en sıkıntılı günler başladı. Milletvekili aday listelerinin hazırlanmasında, iktidarda ya da muhalefette olması fark etmez, bütün partiler krize girer.Genel merkez yönetimlerinin ve liderin güçlü olduğu partilerde bu kriz daha hafif yaşanabilir, ancak onlar için de seçim akşamı hesaplaşma anıdır.Son seçim araştırmalarını birlikte ele aldığımızda, üç büyük siyasi partinin aynı oranlarda dolaştığını görüyoruz:AKP yüzde 47-49, CHP yüzde 27-29, MHP yüzde 12-14 aralıkları.Bu oranların onümüzdeki süreçte aşağı ya da yukarı gidiş eğilimlerini belirleyecek olan iki etken vardır. Biri milletvekili aday listeleri, diğeri de liderlerin kampanya performansları.***AKP‘nin seçimi kazanacağına herkes kesin gözüyle baktığı için bu partide iç dengeleri ayarlamak nispeten kolaydır.Son sözü Erdoğan söyleyecek, kimseden itiraz sesi çıkmayacaktır.Geçen yerel seçimde yaşanan Urfa sıkıntısına benzer durumların ortaya çıkması zordur.CHP ise birkaç alanda büyük sıkıntı yaşıyor. Beklenen oy oranının kaç miletvekilliği getireceği, hangi ilden kaç adayın seçim kazanacağı aşağı yukarı bellidir. Yerel particiler bunları çok iyi bilirler. CHP yenilenme iddiasıyla ve yeni bir yönetimle yola çıkarken “eskiler“in, yani Baykal dönemlerinde sürekli milletvekili olmuş siyasilerin listelerde alacakları yer, birçok ilde örgütlerin faaliyetini de doğrudan etkileyecektir.***CHP henüz ikinci büyük sıkıntısını da atlatmış değil. Bu “Ergenekon“ sıkıntısının birkaç boyutu var. Uzun süredir milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için tavır alan CHP, hâlen tutuklu bulunan bazı Ergenekon sanıklarını aday göstermesi durumunda, bu kişileri dokunulmazlık zırhına kavuşturduğu için kendi kendisiyle çelişmekle eleştirilecektir.Ergenekon ve darbe davalarındaki sanıkların fazla öne çıkmalarının kaçınılmaz bir etkisi de “devlet partisi“ imajının canlanması olacaktır.Ancak, partinin bir kesiminin bunda bir sakınca görmediği, bu yolla yüzde 20’ler dolayında bir oy oranıyla “küçük olsun benim olsun” yetinmesine devam etmeye razı olduğu da görülüyor.***CHP bu ikilemlerin üstesinden gelmeye çalışırken AKP’nin yöneticilerinin umduğu gibi yüzde 50’yi zorlamasının tek yolu da “sahiller“de göstereceği adaylardır. Milletvekili aday listeleri açıklandıktan sonra yapılacak seçim araştırmaları sonuca çok yaklaşacak, bundan sonraki 1-2 puanlık değişiklikler de liderlerin elinde olacaktır.
Halkları Müslüman olan ülkelerin kapladıkları coğrafya, dünyanın demokrasi ve insan hakları açısından en geri bölgesini oluşturuyor. Artık bu halklar da demokrasi kelimesinin içinde yer alan gelişmelerden paylarını almak istiyorlar.Ülkemiz bu coğrafyada gerçek ve önemli bir “istisna” teşkil etmenin ötesinde insani gelişme açısından ciddi bir ilerleme süreci içinde olmasıyla önemli bir farkı ortaya koyuyor.Bir zamanlar arka bahçesi Latin Amerika’nın bir işkencehane ve hapishane düzeninde yaşamasına büyük katkıları olan ABD, bugün “zorla” demokrasi cephesinin başında yer alıyor.***Batı’nın ortak bir harekâtla Kosova ve Bosna Hersek kıyımlarının ardından Balkanlar’a getirdiği düzen bu tür operasyonlar konusunda en olumlu referans olarak yine anılıyor.Ancak Sırbistan operasyonunda hızla alınan sonuç, Irak ve Afganistan’da elde edilemediği için dünyanın oldukça geniş bir kesiminde bu zorla demokrasi ve insan hakları operasyonlarıyla ilgili kuşkular devam ediyor.Libya operasyonuyla birlikte, Batı’nın bu hassasiyetinde petrolün etkisi de konuşulacaktır. Batı’nın, ABD’nin çok sıkı müttefiki olan başka ülkeler söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti göstermemesi de tartışılacaktır.Bunlara rağmen Libya olayı, dünyanın, insanlığın gidiş yönünü kesinleştiğini gösterirken, o gidiş içerisinde yer almak isteyen insanlara, halklara da büyük cesaret veriyor.***Demokrasi ve daha ileri hayat standardı isteyen insanların, yalnız olmadıklarını bilmeleri, o bilinç ve güvenle sokağa çıkmaları, bu dalganın geri dönmesi ihtimalini de iyice azaltıyor.Artık hiçbir diktatör için, “benim vatandaşım, ona ne istersem yaparım” deme imkânı kalmadı.Başka ellere, başkalarının silahlarıyla değil, kendi iradesiyle demokrasiye yönelebilen toplumların sayısı arttıkça da dünyanın yeni düzeninin yerleşmesi hızlanacaktır.Bu manzaraya baktığımızda, ülkemizin katettiği aşamalarla övünmenin yetmeyeceğini de görebiliriz. Demokrasi ve insan hakları eksiklikleriyle ilgili olarak eleştirildiğimizde kızmak yerine bu eksiklikleri tamamlamak zorunda olduğumuzu da bu vesileyle çok daha açık olarak kabul etmek zorundayız.
Çok sene olmadı. On binlerce kişi neden gözaltına alındığını, neden tutuklandığını bilmeden aylarca hapis yattı. “Benim canım kurtuldu” diyerek görmezden geldiler.Gençler bombalarla öldürüldü. “Neden” diye sormadılar, “benim canım kurtulsun, yeter” dediler.İşkencede yüzlerce kişi öldü, Yüzlerce kişi kayboldu. “Ne oluyor” diye, “kim, neden” diye sormadılar.“iki ordan iki buradan” diye insanlar asıldı, “hukuk ayaklar altına alındı” diyerek isyan etmediler, yine kendi canları kurtuldu diye sevinmeye devam ettiler.Diyarbakır Cezaevi’nde yapılanlara gözlerini kapattılar, orada işkence edilenleri başka dünyanın insanları gibi gördüler. On binlerce ev basıldı, on binlerce çocuk hayatının travmasını yaşadı. Oralı bile olmadılar.On binlerce çocuk, çocukluğunu hapisane ziyaretlerinde geçirdi. Gözlerinin ucuyla bile bakmadılar...***Bir tek konuşma, bir tek kelime yüzünden hâlâ tutuklu olan yüzlerce kişi var. Bu kişilerin uğradığı haksızlık onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor.Ülkenin belli yerlerinde hâlâ toprak altından kemikler çıkarılıyor. Herhalde “hak etmişlerdir” diye düşünüyorlar ki hiç ilgi göstermiyorlar. O kemiklerin insan kemiği olduğunun, şu ana kadar binin üzerinde insanın kemiği ortaya çıktığının farkında değilmiş gibi yapıyorlar.Yargısız infazlarla öldürülenlerin sayısının ne kadar çok olduğu da onları hiç rahatsız etmiyor.Gözaltında kaybolmuş insanların hesabını birilerinin vermek zorunda olduğunu da düşünmüyorlar.Hrant Dink cinayetinin “arkadaş çevresi” tarafından işlendiği lafına, gözler önündeki bütün kanıtları görmezden gelerek inanır gibi yapıp vicdani bir sorumluluk almamak için çırpınıyorlar.İsmail Beşikçi’ye ve daha birçok aydına yapılan zulüm de onları hiç mi hiç ilgelendirmiyor.Hafızaları yokmuş gibi yapıyorlar.Bir yandan da korkuyor, başkalarını da korkutmaya çalışıyorlar.Ama asıl korkmaları gereken, kendi vicdanları.Eğer biraz vicdanları, biraz da hakkaniyet duyguları kalmışsa...Aynanın karşısına geçtiklerinde, “canımı da malımı da kurtardım” diye sevinmek dışında yüreklerinde ve beyinlerinde başka titreşimler hissedebilseler...