Meşru bir tepki

6 Nisan 2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Susurluk çetesinin devlet içindeki bağlantılarını araştırmaya kalkıştığı zaman asker kişileri getirtememişti. Gelmeyişlerinin taşıdığı mesaj “bizim ne ilgimiz var” değil, “size ne” idi. Anlamakta güçlük çekenler için de aynı tavır çeşitli şekillerde vurgulandı.Katiller devlet koruması altına alınıyor, cinayetler işleniyor, ama Meclis bu ilişkileri araştırmak istediğinde “siz karışamazsınız” denilebiliyordu.Balyoz davası dolayısıyla, aralarında en üst düzey komutanların da bulunduğu 163 muvazzaf ve emekli subayın tutuklanması Susurluk’tan bu yana geçen yıllarda toplumsal iradedeki değişimini gösteriyor.***Balyoz davası, esas olarak İstanbul’daki bir seminere dayanıyor. Bu seminerin yapıldığı dönemde Silahlı Kuvvetler’in üst düzeyinde bir hareketlenme ortaya çıkmıştır. Ülkenin bir kez daha “kötüye gittiğine“ inanmış bazı asker kişiler kötüye gidişe ne şekilde dur denileceğini tartışmaktadır.Bu faaliyetlerin, planlamaların hangilerinin “darbe hazırlığı” kapsamında olduğu, olay yargı önünde olmasına rağmen tartışılmaya devam ediyor. Şu anda tutuklu bulunan bazı emekli askerlerin “meşruiyet” kavramının altını çizerek bir “siyasi duruş” çabası içinde oldukları da görülüyor.***Balyoz davasının kanıtları arasında yer alan bazı belgelerle ilgili olarak da birçok soru işareti ortaya çıktı. O soru işaretleri de yargı süreci içinde aydınlanacaktır, en azından aydınlanması umut edilmektedir.Ancak davanın ana konusu olan seminere katılan neredeyse tüm subayların “sanık” olarak görülmesi başka bir rahatsızlık konusudur. Emir komuta zinciri içinde seminere çağırılmış, bazı basit görevler yapması istenmiş olanlarla “durumdan vazife çıkarmış” olanlar arasında bir ayırım yapılmadığı görüntüsü vardır.Genelkurmay Başkanlığı‘nın bu davayla ilgili son açıklaması da bunun üzerinde duruyor. Bir seminerin kapsamının başka bir alana kaydırılması faaliyetini yürütenlerle, bu seminere görevleri gereği katılmış olanların aynı suçlamalara muhatap olmalarının Silahlı Kuvvetler içinde ve her kademede rahatsızlık yaratması doğaldır.Genelkurmay’ın açıklamasında “seminer”in kendisiyle ilgili madde bu ayrımın yapılmamış olmasına dikkat çekmektedir.***“Ergenekon” davalarının, Balyoz davasında olduğu gibi, bazılarının sınırlarının çizilmesinde açık sorunlar vardır. Bu sorun dolayısıyla, “tutukluluk” durumu da ciddi bir sıkıntı olmuştur.Ana dava siyasidir ve çevresinde silahların, bombaların, cinayetlerin, tehditlerin, ölüm listelerinin bulunduğu davalar vardır. Davaların tümünün sınırlarının doğru çizilmemesi, olayın esasını gizlemek çabası içinde olanların elinde koz oluyor.Genelkurmay’ın açıklaması da bu davalar ve yürütülme tarzlarına verilmesi gereken ayarın yönünü gösteriyor.

Devamını Oku

Şeffaf olmayan yargı

5 Nisan 2011

Ceza Kanununda yapılması öngörülen değişikliğin amacı, gizili dinleme sonucu elde edilmiş bilgileri yayınlayan gazetecilerin “suçlu” olmaktan çıkarılmasıydı.Ama değişiklik öyle yazıldı ki, yasalaşması halinde bütün gizli dinlemeler meşruiyet kazanmış olacak, bunlarla ilgili yapılacak her türlü yayına yasal korunma sağlamış olacaktı.Meclis dün seçim tatiline girdiği için bu yasa önerisinin gelecek döneme kaldığı açıklandı. Bu, yanlışını açıkça kabul etmeden yapılmış bir düzeltme olabilir. Ama olmayabilir de, aynı yasa değişikliği aynen seçim sonrası yeni Meclis’e de gelebilir.***Bu yasanın geçmesi durumunda ortaya çıkacak büyük karalama kampanyalarının, insan hakları ihlallerinin nasıl önleneceğini düşünmeyenler aslında “gizli dinleme”gerçeğini de kabul etmiş oldukları gibi, istismarının yolunu sonuna kadar açtıklarının farkında değillerse, durum daha da vahim demektir.Böyle bir yasa değişikliği ihtiyacının ortaya çıkmasının temelinde, yargı sistemimizin şeffaf olamaması yatmaktadır. Son önemli siyasi davalar da aynı sistemin mantığına uygun olarak yürüyor, bu da kamuoyundaki soru işaretlerini artırıyor.O yüzden de soruşturmaları yürütenler ellerindeki bilgi ve belgeleri “sızdırma” yoluna gidiyor. Bu yolla kamuoyu, birçok karanlık olayın ardındaki ilişkiler hakkında bilgi sahibi olabiliyor. Bilgilenme sistemi böyle olunca, başka manipülasyon imkânları da ortaya çıkıyor.***Yargı sisteminde de, “devlet sırrı” mantığına paralel bir “gizlilik” geçerli olduğu zaman en başta çiğnenen bireyin, vatandaşın temel haklarıdır. Kanun yapıcılar şu anda yaşanan sıkıntıya bu açıdan bakmadıkları, esas olanın bireyin haklarının korunması olduğunu içlerine sindirmedikleri zaman da ortaya bu yasa değişikliği gibi ucubeler çıkıyor.“Devleti koruma” refleksiyle çalışan yürütme yargı ikilisinde hâlâ egemen olan anlayışın yerini, vatandaşının haklarını sonuna kadar korumak ve ona hizmet vermek anlayışı alabildiğinde en önemli zihniyet devrimi gerçekleşmiş olacaktır.

Devamını Oku

Katilin itirafları

4 Nisan 2011

Hrant Dink’in katili bir mektup okudu. İyi yazılmış bir mektup, o katil gibi bir cahilin yazması güç bir mektup.Bu mektupta açık bir itiraf var. Katil, oldukça genç yaşta “birileri” tarafından bulunmuş, eğitilmiş ve cinayet işlemeye gönderilmiş. Bunlardan birini açık olarak söylüyor. Verdiği isim azmettirici olarak yargılanıyor ve emniyetin istihbarat elemanı olarak kullandığı resmen kabul edilmiş bir kişi.Katil bu ismi verirken, ondan korktuğunu da söylüyor. Bu korku yüzünden cinayeti işlemek üzereyken vazgeçebileceği halde vazgeçmemiş. Ve ne yapmış? Bir insanı, arkasından yaklaşıp başından vurmuş. Sonra soğukkanlı bir şekilde, daha önceden belirlenen biçimde kaçmış.“Ben Agos Gazetesi’ni de bilmezdim, Hrant Dink’i de bilmezdim” diyen genç ve cahil birinin İstanbul’a gelip, yolunu hiç kaybeden, şaşırmadan Agos Gazetesi’nin yerini bulması, beklemesi ve cinayeti işleyip plana uygun şekilde Trabzon’a dönmesi için somut yönlendirme gerektiğini de bu mektup belirtmiş oluyor.***Hrant Dink cinayeti davasının bir önceki duruşmasında, katilin evine giden polislere babasının söylediği “nerede olduğunu bilmiyorum, jandarma komutana sorun” sözleri üzerine araştırma yapılmasını mahkeme reddetti. Katilin sık sık yanına gittiği “komutan”ın kim olduğunun, katille yakınlığının önemi olmadığını düşünmüş mahkeme heyeti...“Komutan” araştırıldığı zaman, katilin kendisini yönlendirdiğini söylediği kişiler gerçekten soruşturulduğu zaman cinayetin “milliyetçi duyguları kabarmış bir gencin empati kurulabilecek tepkisi” olduğunu söyleyenler, insan içine çıkamayacaklardır.Katil kendisini yönlendirenleri söylerken bir taraftan “ince” bir tehdit de savuruyor. “Beni kollayın yoksa açıklarım” tehdidi sonucunda bunlar bazen kollanır, bazen de Sabancı cinayeti olayında olduğu gibi hapishanede susturulur.Katil bir de Hrant Dink’e yönelik gazete manşetlerinden etkilendiğini söylemiş. Eğer adlarını vermediği yönlendiricileri gizlerse demek ki buradan devam edecek.Hrant Dink cinayeti davası, Ergenekon adı çevresindeki davaların en önemlilerinden biridir. Bu davanın söndürülmesini isteyenlerin kazanmaması şarttır.

Devamını Oku

Siyasi sorumluluk

3 Nisan 2011

Kitabı yüz binlerce kişi internetten indirdi, okudu. Şu ana kadar kimse, kitabın içeriğinde olağanüstü bir bilgiye ya da iddiaya rastlamadı. Sonuçta bu kitabın peşine neden bu kadar şiddetle düşüldüğü, kitabın neden imha edilmeye çalışıldığı sorusunun cevabı henüz ortada yok.Bazı gazetelerde, “örgüt yöneticisi” olduğu iddia edilen bir kişinin kitabın yazarı olan Ahmet Şık’a kitapla ilgili “talimatlar!” verdiğine ilişkin bazı haberler yer aldı.Böyle konuşmalar olmuş olsa bile bunlar herhangi bir suç teşkil edecek nitelikte konuşmalar değil.Ülkemizde çok ama çok kitap toplatıldı, imha edildi. Yüzlerce kişi kitabı yüzünden, yazısı yüzünden, fikri yüzünden hapsedildi, hatta öldürüldü.Bütün bu karanlık günlerin geride kaldığına inanmaya çalışırken son “kitap imhası” olayının ve iki gazetecinin tutuklanmasının yarattığı kötümserliğin ve tedirginliğin “muhatabı,” görevlerinden alınan polis ve savcı değildir.Emniyetin veya yargının “sansürcü” faaliyetlerde bulunmasının önüne geçecek, bu uygulamaların yaşanmamasının güvencelerini sağlayacak olan siyasi iktidardır.***Gazeteci tutuklanması ve kitap imhası olayı, karanlık günlerin egemen anlayışlarının hâlâ var olduğunu ve imkân buldukları anda da ortaya çıkabileceklerini göstermiştir. 12 Eylül’lerin ve benzeri bütün girişimlerin yargılanması ve mahkûm edilmesi bunun için talep edilmektedir.Terörle Mücadele Yasası bugünkü şekliyle işletilirken eski mantık da yürürlükte kaldığı için çok sayıda yazar ve yayıncı da o eski mantığın hedefi oluyor.Bunlar karşısında “ne yapalım, yargı bağımsız, karışamayız” gerekçesiyle hareketsiz kalmak, o uygulamaların dolaylı teşviki olarak görülecektir.Gazeteci tutuklaması ve kitap imhası olayları nedeniyle, Batı’da da Türkiye’deki demokrasi sıkıntılarıyla ilgili olarak sorular sorulmaya başlandı. Bunu hak etmediğimizi, bugün yaşadığımız tatsız olayların geçmişte yaşananlarla kıyaslanamayacak kadar az olduğunu düşünenler olabilir. Artık çorbaya beş sinek düşmüyor olabilir, ama bir sinek de o çorbayı içilmez hale getirir.O tek sineğin çorbaya düşmemesi için tedbir alacak olan, bu güce sahip olan da sadece siyasi sorumluluk makamıdır.

Devamını Oku

Türkçe’nin güzellikleri

2 Nisan 2011

Türkçemiz çok güzel, çok zengin. Sağlam bir dil olduğu için de etkilendiği dillerin altında ezilmemiş; tam tersine, sürekli zenginleşmiş. Ama aynı hâlin çok küçük farklarını ayırt etmeyi sağlayan onlarca kelimenin yan yana yaşadığı dilimizi kullanmakta doğrusu oldukça zayıf kalıyoruz...Türkçemizde, toplumumuzun yarattığı bazı kelimeler var ki, yaygın dillerde vurgusu onlar kadar güçlü kelimeler pek bulunmuyor.Örneğin “şerefsiz“.Arapça “şeref“in günümüz Türkçesindeki karşılığı, Fransızcadan gelme “onur“ sözcüğü. Ama birisi için “onursuz“ dediğinizde vurgusu “şerefsiz”deki kadar güçlü olmuyor.Belki “Şe“ sesinin getirdiği bir güçtür bu. Ama kavramın kendisi de zaten çok güçlü. “Şerefsiz“ tanımı içine öyle çok şey girer ki, “şerefsizlik“ koca bir dağ ya da bir çöp yığını olarak gözümüzün önünde dikiliverir.***“Şerefsiz“in içinde yalancılık vardır. Kendi küçük çıkarını her şeyin, başta şerefinin üstünde tutmak vardır. Kendini başka birisi gibi yutturmaya çalışmak vardır. Başkalarını aptal kendini akıllı sanmak vardır.Ama kapsamında belli bir kurnazlık da olduğu için “şerefsiz” aslında kendi durumunun farkındadır. Bu yüzden en yakın çevresi de dâhil, sürekli olarak kendisini doğrulatmaya çalışır. Bir yerden girer, olmazsa başka bir yerden girer. Onun için önemli olan üç beş, ne bulduysa o kadar onay alabilmektir.“Adam satmak“ fiili “şerefsiz”in en sürekli, vazgeçilmez icraatlarından biridir. Her durumda kendi çıkarını tartar; yakın uzak, güçlü güçsüz ayırmadan gerektiği kadar adam satar. Arkadan vurmak, pusu kurmak onun hayat anlayışının vazgeçilmezlerindendir. Hep korktuğu için de her ne pahasına olursa olsun kendisini koruma ihtiyacı içindedir.***Türkçemizdeki “Şe“ sesiyle güçlenmiş kelimelerden bir başkası da, bit yavrusu anlamına da gelen “yavşak“tır.“Şerefsiz” gibi bu sözcüğün de yaygın dillerde aynı güçteki karşılığı pek bilinmiyor. Bu dillere vakıf olanlar yakın güçteki bazı kelimelerden söz edebilirler ama o kelimelerin “yavşak“taki kadar güçlü bir vurgu taşıması zordur.Yavşak,” hayatta kalabilmek, bir şey olabilmek için tek faaliyet olarak “yavşama“yı seçmiştir.“Şerefsiz” ihtiyaç gördüğü zaman “yavşar”, ama yavşak” hep “yavşama” hâlindedir.Bu iki kelimenin Türkçemizde böyle bütün güçleriyle bulunuyor olması, doğrusu bu nitelemeleri hak etmiş olanların sayısının kabarıklığıyla ilgilidir.Yine de bu sözcükler öyle savrukça bol bol değil, hatta kafa karışıklığı yaratmamak için çok az kullanılmalıdır.

Devamını Oku

'Başkan baba' ister misiniz?

31 Mart 2011

Şu anda yürürlükte olan anayasa, birçok değişikliğe rağmen, cumhurbaşkanının yetki ve sorumlulukları konusunda ilk halini koruyor.1982 Anayasası’nda cumhurbaşkanı yetkileri “kişiye göre“ belirlenmişti. 12 Eylül 1980 darbesinin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı olarak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren askeri yönetimin “en yetkili” yöneticisiydi. Sonra başkanı olduğu Milli Güvenlik Konseyi onu devlet başkanı “seçti”. Anayasanın halk oyuna sunulmasıyla birlikte Evren’in cumhurbaşkanlığı da halk oyuna sunuldu ve Evren bu kez “halkın seçtiği” cumhurbaşkanı oldu.Anayasa’ya göre bir kez 7 yıl görev yapmak için seçilen Evren, görev süresinin bitmesine yakın günlerde, tekrar seçilebilmenin yolları üzerine bir nabız yoklaması yaptı, ama taraftar bulamadı.***Evren’den sonra cumhurbaşkanı olan Turgut Özal‘ın zihninde en başından itibaren başkanlık sistemi vardı. Ancak partisi ANAP’ın kontrolünü kaçırdı ve zaten ANAP hızlı bir inişe geçmişti. Özal, başkanlık sistemi girişimleri için zaman da zemin de bulamadı.Özal’dan sonra Demirel, başkanlık sisteminin tartışılması ve bir kez 7 yıl olan cumhurbaşkanı görev süresinin iki kez beşer yıl olarak değişmesi için girişimlerde bulundu. Ancak o da partisi DYP’nin kontrolünü elinden kaçırmıştı, siyasi bir dayanak bulamadı.Ahmet Necdet Sezer ise kendisinden öncekilerin bakış açılarından farklı olarak birkaç fırsat vesilesiyle parlamenter sistemde bizdeki mevcut cumhurbaşkanı yetkilerinin fazla olduğuna değinmekle yetindi.Abdullah Gül, 2007’de “bir kez 7 yıl“ kuralıyla seçildi, ancak daha sonra yapılan anayasa değişikliğiyle şu andaki kural, yani “iki kez beşer yıl“ görev süresi getirildi. Gül de birkaç kez mevcut parlamenter sistemde cumhurbaşkanı yetkilerinin fazla olduğu görüşünü belirtti, ama başkanlık sistemi ve kendi görev süresi konularına şu ana kadar hiç girmedi.***Başbakan Tayyip Erdoğan bu yıl 12 Haziran’da Genel Başkan olarak üçüncü genel seçimine girecek ve sandıktan ciddi bir çoğunlukla çıkacak. Erdoğan, daha önce de bunun “son genel seçimi“ olacağını ifade etmişti. Dolayısıyla, Başbakan’ın bundan sonraki hedefinin Çankaya olduğu kimse için sır değilErdoğan açık olarak kendisiyle birlikte Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesini istiyor. Dün de bunu tekrarladı ve gerekirse halkın oyuna sunacağını söyledi.Bu sistem değişikliğinin “haydi öbür sisteme geçelim” deyince gerçekleşmesi mümkün değil. Şu anda hükümetin ve Meclis’in yetkilerinin hangilerinin cumhurbaşkanına devredileceği çok ayrıntılı bir çalışma konusu. Sürekli örnek verilen Amerikan ve Fransız sistemlerinde, başkanın denetimi açısından hem iki Meclis var hem de çok güçlü bir yüksek yargı var.Eğer “o denetim sistemleri olmadan başkanlık sistemi olsun“ derseniz bunun adı en azından “başkan babalık” sistemi olur. Halkın “her şeye kadir başkan baba” isteyeceği de çok kuşkuludur.Demokratik sistemin eksiklerini tamamlama çabaları içinde, az denetimli bir başkanlık sistemi girişiminin ne kadar gerçekçi olacağı bir yana, dünya ölçeğindeki ana dalgalar da bu hesabı yapanların dikkate almaları gereken bir unsurdur.“Başkan baba ister misiniz“ sorusuna muhatap olan bir halk, daha demokrasinin nimetlerinden bile tam faydalanmamışsa, bu soru fazla erken sorulmuş demektir ve hayır cevabıyla karşılaşması da büyük ihtimaldir.Malum kitap çıktıAhmet Şık‘ın, birilerinin çok korktuğu kitabı dün internet sitelerinde ortaya çıktı. Anlaşıldığı kadarıyla on binlerce kişi bu kitap hakkında bilgi sahibi olmaya başladı. Gazete basıp bilgisayarda kitap imha edenler ne kadar gülünç bir iş yaptıklarının belki farkına varmışlardır. Bu on binler yarın yüz binler olacak ve birilerinin kimsenin görmesini istemedikleri kitabı hızla bütün ülke görmüş, okumuş olacak.Gazete, yayınevi basanlar ve bastıranlar bu yüz binlerce kişinin peşine düşsün.Biz de okuyacağız ve bu sansür-imha faaliyetlerinin neden yapıldığını anlamaya çalışacağız.

Devamını Oku

İnce değil kalın ayar

30 Mart 2011

Ergenekon ve darbe soruşturmalarının, davalarının en önemli ikinci ismi de görevden alındı. Birincisi, bu soruşturmalarda en etkili kişi olduğu bilinen İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısıydı.Söz konusu davaların, cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi davaları olduğu, en küçük ayrıntısına kadar olağanüstü titizlikle ve temiz şekilde yürütülmesi gerektiği binlerce kez ifade edildi.Bu soruşturma ve davaların baştan aşağı “komplo” olduğuna inanmakta ısrarlı bir kesim var. Son olarak Malatya katliamıyla ilgili ortaya çıkan bilgileri bile bu kesim görmemekte ısrar ediyor. AKP ile ilgili temel kuşkularıyla “samimi” denebilecek tepki sahiplerinin yanında, bu tartışmalara gayet bilinçli ve “psikolojik savaş” eylemcisi olarak katılanlar da var.***Ergenekon adının çevresinde toplanmış silah saklama, tehdit, cinayet, yargısız infaz, suikast hazırlığı, cinayet planı, darbe ortamı hazırlama faaliyetleri, Müslüman olmayan azınlıklara ve misyonerlere yönelik eylem planlama ve uygulamaları, şantaj gibi birçok kanunsuz icraatı soruşturanların da zaman zaman olayın bütününü kavramakta zaaf gösterdiğine tanık olduk.Bütün bu olayların Türkiye’de yaşandığını insanlara unutturmak, bunlarla ilgili bütün belgelerin bir “komplo” faaliyetinin ürünü olduğuna ilişkin inancı güçlendirmek isteyenler söz konusu zaaflardan çok iyi yararlandılar. Bu zaafların yol açtığı eksen kaymasının sonuçlarının en vahimlerinden biri de iki gazeteci, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmaları ve Ahmet Şık’ın kitabının yok edilmesiyle ilgili inanılması güç faaliyetlerdir.Bu gibi icraatlar, olayları anlamakta güçlük çekenlerde yeri tereddütler yarattığı gibi, dünyada da bu davalara bakışla ilgili yeni kuşkulara yol açmıştır.***Böyle geniş kapsamlı, çok boyutlu soruşturma ve davalara, kendilerince çeşitli yarar uman ellerin de girmesi, girmeye çalışması doğaldır. Ama zaten bu elleri uzat tutmak görevi ve sorumluluğu da, hem soruşturmaları yürüten emniyet güçlerine hem de yargı mensuplarına aittir.Soruşturmaları yürüten emniyet müdür yardımcısından sonra en yetkili savcının da çekilmesi, bütün bu sürece ince değil, kalın bir ayar verilmesi gereğinin kanıtı olmuştur.Bu “kalın ayar”la birlikte Ergenekon dava ve soruşturmalarına ciddi şekilde bir çekidüzen verilmesi, bunun çok hızlı yapılması şart olmuştur.Tekrar hatırlatalım, bu gibi büyük siyasi davalar için ikinci bir fırsat yoktur; ya bu tek fırsat kullanılıp “temizlik” yapılır ya da fırsat heba edilir ve “temizlik” hayal olarak kalır.

Devamını Oku

Bünyeleri kaldırmıyor

29 Mart 2011

Son çocuk cinayetleri, insanı insanlığından utandıran iğrençliğiyle herkesi isyan ettirdi. Ama bu cinayetleri işleyenler de insan kimliğiyle aramızda dolaştılar, birçoğu da hâlâ aramızda dolaşıyor.Onlar uzaydan gelmedi, bizim toplumumuzdan, yirmi birinci yüzyılda bizim toplumumuzun içinden çıktılar.Bu, hepimiz için bir utanç konusudur.Ama sözünü ettiğimiz korkunç olaylar birilerini başka türlü harekete geçirdi. O birileri idam cezasının yeniden konulmasını istiyor. Daha önce ve yıllardır sürekli olarak töre cinayetleri, kadın cinayetleri konuşulduğunda, bu cinayetler de toplum vicdanını ayaklandırdığında böyle ortaya atlamadılar.Çocuk cinayetleri korkunç olduğu gibi töre cinayetleri de korkunç, kadın cinayetleri de korkunç; cinayet korkunç.Demek ki birileri için bu cinayetler arasında fark var. Öyle olmalı çünkü töre cinayetleri, kadın cinayetleri konuşulurken idam cezası talebiyle ortaya çıkmadılar. Hatta cinayetleri önlemeye yönelik tedbirler, öneriler getirilirken hiç ilgilenmediler bile.Çocuk cinayetlerinin korkunçluğu bunlar için fırsat oldu ve idam cezası talebiyle ortaya çıktılar.***İnsanların ulaştığı ya da ulaşmaya çalıştığı medeniyet düzeyinde idam cezası da bir “cinayet”tir.İnsanlık bu medeniyet aşamasına kolay gelmedi. Ama çok kolay geriye gidebilir.İdam cezasının yeniden getirilmesini isteyenler de her toplumda var olan toplumunu geri götürme azmindekilerin kaşıdıkları duygulardan, tepkilerden yararlanmaya kalkışmışlardır.Medeniyet, bizim toplumumuzda da bazı kişilerin bünyesine ağır geliyor. Bu yüzden toplumu geri götürme imkânını gördükleri her istismar konusunu kullanmakta sakınca görmüyorlar.Bir taraftan nasıl daha ileriye gideceğini, nasıl medeniyetin en ileri imkânları içinde yaşayabileceğini tartışırken, diğer taraftan toplumu geriye götürmek isteyenlerin seslerini bu kadar güçlü çıkarabilmeleri Türk toplumunun yaşadığı ciddi bir talihsizliktir.Demokratik bir anayasa için medet umduğumuz, akademik unvanlı bir politikacı da hemen idam cezasına taraftar olarak ortaya çıkmış.İdam cezasına taraftar bir kişiden ileri demokrasi ummak da talihsizliğimizin bir başka yüzüdür.Bu politikacı bir ara yediği yumurtalarla meşhur olmuştu.Anlaşılıyor ki o yumurtalı terbiye bu politikacıyı kesmemiş. Haydi gençler, medeniyet yumurtalarını hazırlayın.

Devamını Oku