Seçimlerle ilgili kamuoyu araştırmalarının büyük çoğunluğu, az farklarla aynı oy seviyelerini gösteriyor. Eğer birinde yüzde 30’dan fazla uzaklaşırsa CHP’liler, yüzde 10’a fazla yaklaşırsa da MHP’liler gürültülü tepkiler gösteriyor. Araştırmaların, sadece şu andaki oy verme eğilimlerini değil, seçim arifesinde Türk halkının “ana” eğilimlerini, temel konulara bakışını da ele aldığı durumlarda daha bütünlüklü bir yapıyı görmek mümkün.Metropoll’ün nisan araştırmasında Türk halkının nabzıyla ilgili önemli veriler yer alıyor. En önemli göstergelerden biri, Türk halkının yeni anayasa konusunda büyük bir ittifak sağlamış olması. Araştırmaya göre halkın yüzde 70’i yeni bir anayasanın gerekli olduğu görüşünde. Boş verci yüzde 20 herhalde toplumun en apolitik kesimini bir araya getiriyor. Anayasanın temel niteliği konusunda iki görüş arasında ciddi bir fark var: Yüzde 54 “vatandaşı koruyan anayasa” isterken yüzde 21 “devleti koruyan anayasa” istiyor. Geçen anayasa referandumunda çıkan yüzde 58 evet de aynı ağırlıklılık tablosunu gösteriyordu.“Baş örtülü milletvekili” konusunu çok büyük oranda sakıncasız bulan kamuoyu “laik yaşam biçimi tehlikede mi” sorusu böyle bir netlikte ortaya konulduğunda daha “tereddütlü:” Yüzde 51 hayır derken, yüzde 41,5 evet diyor. Meclis’te baş örtülü milletvekili bulunmasını sakıncalı bulmayanların yine de “endişeli” olmaları daha ayrıntılı araştırmalar yapılmasını gerektiriyor.HHH“Gazeteciler, yazarlar fikirlerini özgürce ifade edebiliyor mu” sorusunun cevapları da hem seçim kampanyası hem de yeni hükümete “fikir ve basın özgürlüğü” konusunda ciddi bir uyarıdır. Yüzde 38 “özgür ifade”nin var olduğunu düşünürken yüzde 53 olumsuz görüştedir. Bu konu dile getirildiğinde, başta Başbakan olmak üzere hükümet sözcüleri “büyük haksızlığa uğradıkları“ şeklinde bir tepki veriyorlar. Ama toplumdaki “algı” bu şekildeyse o algıyı düzeltmek de, o algıya yol açan uygulamaları engellemek de kendi yükümlülükleridir.Metropoll’ün araştırmasının oy verme eğilimleri bölümünde bilinen tablo tekrar ortaya gelmiştir: AKP yüzde 47-50, CHP 27-30, MHP 12-14 bandında görülüyor.Bu tabloda, AKP ve CHP için seçime kadar meydana gelebilecek yukarı ya da aşağı her oynamada liderlerin kampanya performanslarının birinci etken olduğu da araştırma sonuçlarında tekrarlanıyor. MHP ise, Kürt meselesi ısındığı, sokak gösterilerinde olaylar çıktığı zaman olumlu etkileniyor.Meydanlar artık liderlerindir. Onların yapacağı her açıklama ya da polemik tarzları seçime son noktayı koyacaktır.HABERAL KONUSUGeçen pazar günü, Neşe Erdilek’in 33 yıl önce Necdet Bulut cinayetini anlattığı yazıyı aktarmıştık. Yazıda adı geçen Mehmet Haberal‘ın avukatları, basında Haberal ile ilgili olarak yer alan bütün haberler için genel bir açıklama yaptılar. Bu açıklamanın bir bölümü doğrudan Neşe Erdilek’in anlattıklarıyla ilgili olduğu için aynen aktarıyoruz:“1978 yılında uğradığı silahlı saldırı neticesinde ağır şekilde yaralanan Necdet Bulut’a ilk müdahale, Trabzon’daki Hastanede yapılmış ve burada, görevli hekimler tarafından hastanın sol böbreği alınıp, kurşunla yaralanan bağırsağına dikiş atılmıştır.O tarihte Hacettepe Üniversitesi’nde Doçent olarak görev yapan müvekkilimiz Mehmet Haberal, aynı gün hastanın, Ankara’ya nakledilmesinde görevlendirilmesi üzerine, Anesteziyolog Prof. Dr. Kemal Erdem ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı’nın tahsis etmiş olduğu bir uçakla derhal Trabzon’a giderek, burada daha önceden ameliyat edilmiş olan ağır yaralı Necdet Bulut’u, Ankara’ya getirmiştir.Nitekim, merhum Necdet Bulut’un, Trabzon’dan, Ankara’ya nakli sırasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erdem Aksoy da, Trabzon Havalimanı’na gelerek, yaşanan tüm bu olaylara yakinen şahit olmuştur.Ankara’ya getirildiğinde böbrekleri çalışmayan ve sepsise girmiş olan merhum Necdet Bulut, derhal Hacettepe Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü Yoğun Bakım Ünitesi’ne yatırılarak, kendisine uzman hekimler tarafından ikinci kez ameliyat yapılmış; ancak, burada yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen, maalesef “çoklu organ yetersizliğine” bağlı olarak yaşamını yitirmiştir. Müvekkilimiz Prof. Dr. Mehmet Haberal, merhum Necdet Bulut’un Hacettepe Üniversitesinde gerçekleştirilen ameliyatına hiçbir şekilde iştirak etmemiş; bu süreçte, sadece yaralı hastanın uçakla Trabzon’dan, Ankara’ya nakledilmesi görevini yerine getirmiştir. Ayrıca, bu asılsız haberlere dayanak yapılmak üzere “Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın, o tarihte Semiha Ağca adında bir sekreteri olduğuna” yönelik iddia da tamamen gerçekdışıdır. Bu şahıs, müvekkilimiz Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın değil, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanlığı’nda görevli bir sekreterdir. Kaldı ki, Semiha Ağca’nın kardeşinin, kamuoyunda Abdi İpekçi ve Papa Suikastinin faili olarak tanınan kişi olmadığı ve olayın sadece bir isim benzerliğinden kaynaklandığı sabittir.”
Her yıl yaşanan 24 Nisan korkusu devam edecek. Ankara, ABD Başkanı’nın “soykırım” kelimesini kullanmamış olmasına bir kez daha sevindi ama “büyük felaket” sözünün de 1915 Ermeni tehcirini tanımlamak üzere yerleşmiş olduğu görülüyor.Ankara’nın Ermeni meselesindeki resmi tavrı, öncelikle Türk halkını hamasetle uyutmak şeklinde oldu. Bunun için de “onlar daha çok öldürdü” diye ipe sapa gelmez mantıklar kullanıldı.1915’te ne olduğunu herkes bilmiyor. Bilmeyenlerin öğrenmesi de hiç zor değil. Çok okumaya zamanı olmayanlar, bir süre önce Murat Bardakçı’nın yayınladığı Talat Paşa’nın defterini okuyup basit bir hesap yapabilirler.İçi boş hamasetle günü kurtarmanın artık imkânı yok. Herhangi bir konuda bir şey öğrenmek isteyen, öğrenmeye niyeti olan, bütün kaynaklara ulaşabiliyor.“Soykırım” kelimesinin ağırlığından korkmak anlaşılabilir bir şeydir ama korkunun ecele faydası yok, bütün dünya 1915 olayını “soykırım” olarak çoktan bellemiş durumda.***Ankara’nın, bir futbol maçıyla başlayan “Ermeni açılımı”nın şu anda tıkanmış görünmesi Ermeni radikallerin başarısı sayılabilir. Çünkü Türk toplumunun tarihiyle “barışması”, korkularından kurtulması, bu korku ve sorunlardan beslenen Ermeni radikallerinin işine gelmiyor.Öte yandan, Ermenistan’ın Türkiye ile ilişkilerinin normal olması, Türk toplumu açısından daha çok “manevi ağırlığa” sahiptir, ama Ermenistan toplumu açısından hayatidir.Türkiye ile Yunanistan, ilişkilerini düzeltmek için Kıbrıs’ta çözümü beklemedi. Buna karşılık Ermenistan ile ilişkilerin düzelmesi için Karabağ sorunun çözümünü beklemek tutarlı bir tavır değildir.“Komşularla sıfır sorun” politikasının Ermenistan kısmının tekrar canlanması için Ankara yeni girişimlerde bulunmalıdır. Her 24 Nisan’da korku içinde dünyanın ne diyeceğini beklemek, ABD Başkanı’nın hangi sözcüğü kullanacağını merak etmek yerine yüzyıllarca birlikte yaşamış toplumların tekrar dostluğa ulaşmaları için çaba göstermenin yolu açıktır.Barıştan kimseye zarar gelmez, sadece kin ve nefretten beslenen, kin ve nefret var oldukça bundan nemalananlara zarar gelir. Varsın adı “büyük felaket” olsun, yeter ki Türk toplumu bu sıkıntıdan kurtulsun.
Faili meçhul cinayetlerin aydınlanması konusunda CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu vaatte bulundu. Bu vaadi ciddiye almadan önce üzerinden otuz üç yıl geçmiş bir cinayeti hatırlamak gerekiyor.1978’de ODTÜ öğretim üyesi Necdet Bulut, görevli olarak Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne gelmişti. Bulut, Türkiye İşçi Partisi’nin (bugünkü İşçi Partisi ile karıştırılmamalı) üyesiydi.Eşi Neşe Erdilek, Necdet Bulut’un nasıl öldüğünü, öldürüldüğünü anlattı. Erdilek’in anlattıklarına başkaları da dikkat çekti. Ama bir kez daha dikkat çekmek gerekiyor. Okuyanlar ve üzerinde düşünenler o korkunç geçmişi neden hâlâ hatırlamak zorunda olduğumuzu anlayacaktır.Neşe Erdilek aynen anlatıyor:26 Kasım 1978 tarihinde Trabzon’da üniversite girişinde gece pusuya düşürülerek yaralanan ve yapılan hatalı müdahaleler sonucu 8 Aralık 1978 tarihinde yaşamını yitiren öğretim üyesi Necdet Bulut’un eşiyim. Saldırıda Necdet ağır, ben ve oğlu hafif yaralandık. İki taraflı ateş altında kalmış arabada 29 kurşun deliği vardı.Necdet’e Trabzon’daki devlet hastanesinde anında müdahale edildi, yan tarafından giren kurşun böbreğini parçalamıştı. Ertesi gün gayet iyi idi. Ancak sonraki sabah ateşi çıktı. Bir cerrah kızı olduğum için karın yaralamalarında ateş yükselmesinin (nedeninin) peritonit olabileceğini biliyordum. Ankara ile konuştuğumuzda bu şüphemi söyledim.Ankara’da çeşitli çevrelerin çabaları ile hemen harekete geçilerek müdahale için bir ekip oluşturuldu ve öğle saatlerinde şu an Ergenekon sanığı olan Mehmet Haberal’ın da içinde olduğu bir ekip Trabzon’a geldi.Peritonitte kan zehirlenmesi olduğundan dakikaların bile önemi vardı. Bu müdahaleyi Trabzon’da yapmak için gelmişlerdi ancak teknik nedenleri göstererek gelen askeri nakliye uçağı ile Ankara’ya Hacettepe’ye götürme kararı aldılar.PERİTONİTE SÜTLÜ KAHVE!Yolda pilotlar hekimlere sütlü kahve ikram ettiler. Bana da ikram ettiklerinde eşimin yanında idim ve iki gündür yaralanma nedeni ile hiç sıvı almayan eşimin yanında kahve içmek istemedim. Doktorlar, ‘bir mahzuru yok, eşiniz de içebilir‘ dediler. Karın ameliyatlarında hele de bağırsak delinmesi şüphesi olan bir durumda, ağızdan likit verilmeyeceğini biliyordum. Ama bana ısrarla bir şey olmayacağını söylediklerinde ‘nasıl olsa hemen hastanede müdahale edecekler, herhalde moral için içmesinde bir sakınca görmüyorlar’ diye düşündüm ve eşim büyük bir keyifle sütlü kahveyi içti.Esenboğa askeri havaalanına indiğimizde bizi bekleyen ambulans ile doğruca Hacettepe Hastanesi’ne gittik. Saat 18.00 civarında ulaştığımız Hacettepe Hastanesi’nde eşim ameliyata ertesi gün (29 Kasım 1978) saat 18.00’den sonra alındı. Ne zaman alınacak diye tüm sorularımız ve müdahalelerimiz ‘tansiyonu düzensiz, tahliller yapılıyor bitince hemen alacağız‘ vb. gibi gerekçelerle geçiştirildi.32 SAAT GEÇ MÜDAHALEAmeliyathaneye giren ameliyathane başhemşiresi arkadaşımız, karın açıldığında ortalığı kesif bir kokunun sardığını ve karında iltihabın tamamen yayıldığını görmüş, çıktığında ağlayarak arkadaşlarımıza ‘Necdet’i kaybettik’ demiş. 8 Aralık 1978 tarihinde vefatına kadar eşim, bilinci yerinde olarak ancak gün gün midesi, ciğerleri, böbrekleri iflas ederek, makinelere bağlı acı çekerek tükendi.Tüm tıp insanları, tıp öğrencileri de dahil, en çok mikrop üreten gıdalardan birinin süt olduğunu; karındaki operasyonlarda bırakın sütü, hiçbir şekilde likit verilemeyeceğini, peritonit şüphesi olduğunda müdahale için dakikaların bile değerli olduğunu ve kaybedilemeyeceğini bilirler.Ünlü cerrahın bunu bilmemesi söz konusu olamayacağına göre, hastaya süt içirerek müdahaleyi 32 saat geciktirmeleri olgusu bende kuşku yarattı. Hele o sırada Mehmet Haberal’ın Hacettepe Hastanesi’ndeki sekreterinin Mehmet Ali Ağca’nın kız kardeşi olduğunu yıllar sonra öğrenince...Mehmet Haberal’ın verdiği zarar bununla da kalmadı, Necdet Bulut’un öldürülmesi ile ilgili yakalanan sanıklar adam öldürmekten değil yaralamaya sebebiyet vermekten ceza aldılar, idamdan kurtuldular, şimdi aramızda geziyorlar...Mahkeme, Necdet Bulut’un doktor hatası sonucunda öldüğünü belirtti ancak burada da hangi müdahalenin söz konusu olduğu önemli oluyordu. Trabzon’da Necdet’in hayatını kurtaran doktor mu, Hacettepe’dekiler mi hatalıydı? Bunu ispat etmenin, hastane kayıtlarına ulaşmanın nerede ise mümkün olmadığı bana söylendi ve elim kolum bağlı kaldım.‘12 EYLÜL’ÜN GEREKÇESİ...’Daha sonraki yıllarda bir dönem eşim olan Mete Tunçay da 1402 ile üniversiteden atıldı. Bu dönemde SBF’de sağ eğilimli öğretim üyeleri Mete ile görüşme talep ettiler. Ne söyleyeceklerini merak ettiğimizden Mete görüşmeye gitti. Bu görüşmede kendi tabanlarını nasıl bir süre sonra kontrol edemediklerini; asker, emniyet ve MİT ile yakın ilişkiler sırasında provokasyonlara alet olduklarını anlatmışlar. Buna örnek olarak anlattıkları olay çok ilginçti. Kenan Evren’in 12 Eylül darbesine gerekçe olarak söylediği Konya’daki MSP toplantısında İstiklal Marşı çalınırken ayağa kalkmama olayında resimlerden yaptıkları tespitlerle ayağa kalkmayanların kendi tanıdıkları askeri istihbarat elemanları olduğunu Mete’ye söylemişlerdi.”
Yüksek Seçim Kurulu’nun ağır yanlıştan dönmesiyle, öncelikle seçimin meşruiyeti tartışma konusu olmaktan çıktı. Ama ülke iki gergin gün yaşadı; bir kişi öldü, onlarca kişi yaralandı.Bu kısa ama ağır krizin bazı siyasi sonuçları olacaktır. Bunlardan biri, yargının demokratik gelişmelerin gerisinde kaldığının ve çok acil bir reforma, zihniyet devrimine ihtiyacı olduğunun tekrar ortaya çıkmasıdır.Türkiye’nin Kürt vatandaşları, sağlanan önemli demokratik gelişmelere rağmen “diken üstünde” yaşamaya, yine dışlanacaklarını ve Ankara’daki belli güçlerin kendilerini demokratik siyaset içinde görmek istemediğini düşünmeye devam etmektedirler. Böyle hissetmelerinin haklı ve geçerli nedenleri ortadadır.Bu duygunun tekrar ortaya çıkmış olmasının sonuçta sandığa da bir yansıması olacaktır. O da BDP adaylarına oy vermekte mütereddit olan Kürt seçmenlerin bir bölümünün oylarının “konsolide” edilmesidir. Dolayısıyla BDP’nin desteklediği adaylarının hemen tümünün seçilmesi mümkün olabilir.***Kriz dolaylı olarak MHP’ye de yaramıştır. Vetoya tepkilerin çığırından çıkması, göstericilerin bazılarının şiddete yönelmesi de kamuoyunda bir tepki yaratmıştır. Tepkinin ölçüsünü şu anda ölçmek mümkün değil, Ama bu gerilim bir sonucu da MHP’den AKP’ye yönelme eğiliminde olan seçmenin bir kısmının geri dönmesi ihtimalidir. Barajın kıyısında dolaştığı görülen MHP için, bu olaylar sayesinde geri dönecek her oy çok kıymetlidir.***AKP sözcülerinin bazılarının krize demokrasi açısından bakmayarak, hukuki tartışma içine girmeleri de kuşkusuz dikkati çekti. Cumhurbaşkanı Gül gerilimin azalması için devreye girerken Başbakan Erdoğan sessiz kaldı. Bunda, YSK’nın kararı dolayısıyla hükümete yönelik bazı suçlamaların etkisi olabilir. Ama böyle bir krizde Erdoğan’ın da demokrasi yönünde açık tavır almasını kuşkusuz kamuoyunun demokrasi konusunda hassas kesimi beklemiştir.***Sonuçta seçim “kurtulmuş”tur. Ama bu kriz ülkemizin hassas dengeleri yanı sıra demokrasiyle arasındaki mesafenin hiç de az olmadığını bir kez daha kanıtlamıştır.Şaibesiz seçim, meşru seçim demokrasinin olmazsa olmazıdır ama sadece onunla demokrasi olmuyor. Olmayınca da en beklenmedik anda bir “el” çıkıyor ve bütün toplumu çoktan geride bırakmış olması gereken gerginliklere kolayca sürükleyebiliyor.
Yüksek Seçim Kurulu’nun koyduğu bombayı bugün kaldırması bekleniyor. Bekleniyor, ama bugünkü toplantıya kadar yine hangi ellerin devreye gireceği belli değil.Böyle bir kararın, Kürtlerin demokratik siyaset içinde yer almasının istenmemesi olarak görüleceğini ve büyük tepkiyle karşılanacağını “yüksek yargı” içinde yer alan ve deneyimli hukukçulardan oluşan bir kurulun bilmemesi mümkün değil.YSK’nın veto kararını almadan önce, adayları eksik belge varsa bilgilendirmek, uyarmakla yükümlü olduğunu ve bunu yerine getirmediğini de herkes öğrenmiştir.Kurul, neden bu görevini yerine getirmediğini, “muhbir vatandaş” olayı da dahil olmak üzere kamuoyuna açıklamak durumundadır.Çünkü “vebal” altındadır.Demokratik gelişmelerin çok gerisinde kalmış bir mantıkla çalıştığı için vebal altındadır.Ülkeyi gereksiz bir gerilime soktuğu için vebal altındadır.İnsanların sokağa dökülmesine yol açtığı için vebal altındadır.Genç bir insanın güvenlik güçlerinin açtığı ateş nedeniyle ölmesi yüzünden vebal altındadır.Demokrasi ve özgürlüklerin bu ülkede geriye dönülemeyecek şekilde yerleşmesini isteyen milyonlarca kişiyi umutsuzluğa sevk ettiği için vebal altındadır.***12 Eylül’ün ruhunu içine sindirmiş bir yargı düzeniyle, özgürlüklerin ve bütün vatandaşlarının yanında olmayı değil devletin koruyucusu olmayı görev bellemiş bir yargı düzeniyle demokrasinin birlikte var olamayacağı ortadadır.Sadece YSK’nın değil, otuz yıldır 12 Eylül’ün vatandaşını düşman gören anayasasını değiştirmeyen, yasalarını değiştirmeyen bütün siyasiler de vebal altındadır.İnsanı merkez alan, vatandaşlarının özgürlüklerini, yönetimde şeffaflığı ve katılımı esas alan bir anayasa yapılmadığı sürece Türk toplumu son krizin benzerlerini yaşamaya, genç insanların ölümlerini izlemeye mahkûm kalacaktır.Ankara’daki “müesses nizam” bunu görmemekte hâlâ direniyor. Müesses nizama dâhil olan siyasiler ise, önceleri görseler de yerlerine yerleştikçe görmeme eğilimine giriyorlar.Önümüzdeki seçim bu körlüğün ortadan kalkması, en azından etkisinin azaltılması için yeni ve çok önemli fırsattır. Bu fırsatı değerlendirmek sadece iktidar adayı AKP’nin değil, CHP’nin ve BDP’nin de görevidir.
Yüksek Seçim Kurulu’nun kararını bütün dünyanın ve Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının nasıl gördüğü tartışmasız olarak bellidir: Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının demokratik siyaset yapmaları istenmiyor.YSK’nın bağımsız adayları veto kararını “hukuk” adına savunmaya çalışanların söylediklerinin önemi yoktur; özellikle bizimki gibi karmaşık ve her kanun maddesine karşı bir başka kanun maddesinin bulunduğu “sistem”de hiçbir önemi yoktur.Karar siyasidir, amacı da BDP’nin Meclis’te güçlü bir grupla temsil edilerek, demokratik sürece katılmasının, yeni anayasa çalışmasında bulunmasının engellenmesidir.YSK’nın kararına sevinenler, belki farkındadırlar belki değil, ama demokrasiye bomba konulmasını doğrudan onaylamış oluyorlar. Kürtlerin demokratik siyaset içinde yer almasını istememek terör ortamının devam etmesini istemek anlamına gelir.***Vatandaşını, vatandaşının hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi değil, kendi anladığı bir devleti koruma güdüsüyle hareket eden yüksek yargı, genel seçime de “şaibe” getirmiş oluyor.Bu karar yürürlükte kalırsa; BDP ve bağımsız adaylar seçime katılmama kararı alsalar da almasalar da seçimin meşruiyeti tartışma konusu olacaktır.Açıklandığına göre hukukçular, söz konusu bağımsız adayların hukuki durumlarıyla ilgili olarak YSK ile sürekli görüşme içinde olmuş ve son ana kadar bir sorun belirtilmemiştir. Bir iddiaya göre bir “vatandaş” bağımsız adaylarla ilgili “kapsamlı dosyalarla” YSK’ya başvurmuş ve karar bu başvuru üzerine alınmıştır.YSK bu “vatandaş”ın kim olduğunu, bu “vatandaş” da “kapsamlı dosyaları” nasıl hazırladığını açıklamak zorundadır.Bir gün öncesine kadar nitelikli, düzeyli ve adil bir seçime gitmeye hazırlanan ülkenin bir anda gerilime sürüklenmesini sağlayan kararın ardında ne olduğunu öğrenmek bütün vatandaşların hakkıdır.***Bir baskı altında kalmış olsa da “bombayı koyan” sonuçta YSK’dır ve o “bombayı” ortadan kaldırmak da bu kurula düşüyor.CHP’nin önerdiği, “Meclis toplansın gerekli yasa ve anayasa değişikliklerini yapsın” önerisi gerçekçi değildir, çünkü kararında ısrar eden YSK’nın geçen referandumda yaptığı gibi, bu değişiklikleri seçimlerden bir yıl önce yapılmış olmadığı gerekçesiyle kabul etmemesi ihtimali yüksektir.Demokratik ve meşru bir seçimi sağlayabilecek olan kurul YSK’dır.Eğer YSK bu kararını düzeltmezse BDP’nin desteklediği ve diğer bağımsız adayların seçime katılmama kararı almalarını eleştirmeye ne AKP’nin ne CHP’nin hakkı olacaktır.
Yüksek Seçim Kurulu’nun BDP’nin desteklediği dört bağımsız adayın adaylığını reddetmesi seçime açık, tartışmasız bir müdahaledir.Bu dört adayın yerine başka bağımsız adaylar konulması imkânı olmadığı için BDP’nin desteğindeki “blok” dört eksik milletvekili çıkaracaktır. Bu da Meclis’e girmesi ihtimali olan vekil sayısının kendiliğinden 30’un altına inmesi demektir.Yüksek yargı BDP’nin Meclis’te kuvvetli bir grupla temsil edilmesini engellemesinin siyasi sonuçlarının kendisini ilgilendirmediğini, kendilerinin “kanunlara” bakarak karar verdiklerini söyleyecek, birçok kanun maddesi arka arkaya sıralanacak, belki geçmişten de örnekler verilecektir.Bu kararın pratik sonucu, herkesin tahmin edebileceği gibi, BDP kaybettiği sandalyelerin AKP’ye gitmesidir.***Türkiye’de “hukuksuzluğu” Ergenekon davaları dolayısıyla fark edenler de öğrenmelidir ki, bu ülkede çok uzun yıllar boyunca Kürt kelimesi bile DGM’de yargılanma ve mahkûm olma nedeniydi. Kürtçe konuşmak, bölücülük suçuydu ve Kürtçe konuşan hapis cezası alırdı. “Kürt” kelimesinin geçtiği gazeteler, bu kelimeyi kullanan gazeteciler kendilerini DGM’nin karşısında bulurdu.Bu tür uygulamalar çok azalmış olmasına rağmen, bunlara imkân veren kanunlarda gerekli değişiklikler yapılmış değildir; demokrasiden dem vuran hükümetlerin hiçbiri, şu anda görevde olan ve yenisi kurulacak olan AKP hükümeti de bunu yapmamıştır.Bugün bütün televizyon kanallarında herkesin söylediği cümlelerin çok daha masumları yüzünden insanlar ömürlerini hapiste geçirdiler.***Eskinin hukuk anlayışında kalmış olan, toplumun gelişmesini göremeyen ve esas görevinin özgürlükleri değil devleti korumak olduğuna inanmış yargı düzeninin son icraatı olarak, 2011 seçimine doğrudan müdahalesinin özel bir anlamı vardır. BDP’nin temsilinin yargı müdahalesiyle düşük tutulması, barış yolunda, demokratik çözüm karşısında durmaya çalışanlar için yeni bir “haksızlık” kanıtı olarak görülecek, kullanılacaktır.Yüksek Seçim Kurulu’nun seçime iki ay kala, BDP’den alıp AKP’ye verdiği dört milletvekilliği, “alt tarafı dört sandalye” değildir. AKP de “havadan dört sandalye geldi” diye sevinmek değil, “demokratik açılım”a bir çelme daha geldiği için tepki göstermek durumundadır.
Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı seçim beyannamesinde ağırlık, belirgin olarak ekonomide...İstanbul’un büyümesinden, duble yol hamlesinin devamından genç evlilere konut desteğine kadar beyannamenin içeriğinin ana hatları ekonomik konulardan oluşuyor.Beyannamenin “demokrasi” kısmında en belirgin ve herkesten, her kesimden destek alacak bölüm, kuşkusuz ki YÖK’ün yapısının değişmesiyle ilgili bölümdür.12 Eylül’ün getirdiği sıkı düzenin üniversiteyi “kontrol” için oluşturduğu YÖK’ün kaldırılması, hemen her siyasi partinin vaatleri arasında bir ölçüde yer almış, ama otuz yıldır gerçekleşmemiş bir meseledir. Otuz yıl sonra da olsa, bunu yapacak olana başta üniversite olmak üzere herkes destek olacaktır.***Başbakan’ın sunuşunda, Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefinin kısaca ama net bir şekilde telaffuz edilmiş olması, iyimser bir bakışla genel bir demokratik siyaset programının ifadesi olarak görülebilir.Aynı şekilde siyasi partiler ve seçim kanunlarıyla ilgili “düzeltme” vaatleri de demokratik reformlar içinde ele alınacaktır. Bu iki kanunla ilgili değişiklik planının içeriği belli değildir. Ama seçim kanunuyla ilgili olarak temel sıkıntının yüzde on seçim barajı olması dolayısıyla, barajın değişmesi de bir vaat olarak düşünülecektir.Yeni anayasayla ilgili olarak Başbakan’ın temel vaadi, seçimden hemen sonra çalışmalara başlanması ve bu çalışmalara sivil toplum kuruluşlarının etkili şekilde katılması yönündedir.Ancak Erdoğan’ın, sivil toplumu temsil eden kuruluşların yanına diğer siyasi partileri eklememesi bu yönde bir beklentisi olmadığını ve dolayısıyla anayasa çalışmasının nasıl yürütüleceğini göstermektedir.Anayasayla ilgili bölümde, Başbakan “parlamenter demokrasi” kavramını bu kez kullanmamıştır. Bundan çıkarılabilecek tek sonuç, Başbakan’ın anayasa çalışması sırasında yine başkanlık sistemi tartışmasını getirmek niyetinde olduğudur.***Kürt meselesi ve terörün, en geniş demokrasi içinde çözülebileceği düşüncesiyle birlikte “özgürlükler-güvenlik dengesi” kavramı, bu genellenmiş şekliyle herhangi bir itirazla karşılaşacak durumda değildir. Ancak genellemenin içeriğinde, en azından ilk adım olarak terörle mücadele yasasının yer alması beklenecektir.Erdoğan’ın ilk sunuşunda “büyük sürpriz”in ipucu yer almadı. Bu “büyük sürpriz” şu anda devam eden bütün siyasi davaları kapsayacak bir genel af olursa, elini kana bulamamış herkesin yararlanacağı bir affa da, ardından gelecek “büyük barışma” adına geniş bir destek sağlayacaktır.