Eğer kamuoyu en iyi laf oturtan siyasiyi destekleseydi, Deniz Baykal her seçimi kazanırdı, siyasi rakipleriyle atışmalarda hep birinci gelirdi. Seçim meydanlarında önemli meselelerle ilgili görüşler, plan-projelerin yerini yine hakarete varan üsluplarla yapılan polemikler aldı. Bu itiş kakışta herhangi birinin kazanması mümkün değil, en iyi laf oturtanın, en sert konuşanın oyunu artırması hiç mümkün değil. Erdoğan’ın kanal projesinin bile ne kadar büyük ilgi yarattığını, ayrıntılı tartışmalara konu olduğunu izleyenler, kamuoyunun beklentilerini de görebilirler. *** Seçim öncesi kamuoyu araştırmalarında, vatandaşa uzatılan mikrofonlardan da aynı beklentiler tekrar tekrar dile getiriliyor. Vatandaşın iki temel konusu ve beklentisi vardır, biri ekonomik gelişmeye rağmen işsizliğin azalmaması diğeri de herkesin bakış açısına göre adını farklı koyduğu terördür. Sivil anayasa konusunda da, yine bakış açıları ya da ifade farkları ortaya çıksa da, toplumun ortak beklentisi “demokratik” bir yeni anayasadır. Liderler bir süredir bu konularda fikir belirtmekten vazgeçtiler. Başbakan ekonomideki başarıları anlatırken işsizliğin azaltılması yolunda bir plan anlatmıyor, Kılıçdaroğlu da bütün ekonomi meselesini “her fakir aileye asgari ücret” vaadinin ötesine taşımıyor. Erdoğan “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın sorunları vardır” sözüyle konuyla ilgili daha geri bir tavır alırken, Kılıçdaroğlu kampanyanın başında söylediği birkaç cümlenin ardından konuya mümkün olduğu kadar uzak duruyor. *** Yeni anayasayla ilgili olarak Başbakan “sivil toplumun geniş katılımının sağlanacağı” vaadinde bulunmuştu, içerikle ilgili başka bir görüş belirtmedi. CHP lideri yeni ve sivil bir anayasanın şart olduğunu söyledi, partinin konuyla ilgili “rapor” çalışmasını meydanlara taşımadı. Seçim meydanlarının içeriksiz, basit ve bazen kaba atışmalarla “ısınması” her ikisi için de “sağlam taraftar” gruplarını heyecanlandırmak dışında bir sonuç sağlamaz. Hele bu seçimde hiç sağlamaz, çünkü halkın beklentileri, talepleri çok nettir. Meydanları kaplayan bu üslup sadece rahatsız eder ve yine siyaset kurumuyla ilgili olumsuz kanaatleri besler.
Âleme demokrasi talkını verirken, itibarlı uluslararası kuruluşların fikir ve basın özgürlüğü listelerinin kara bölümlerinde görünmeye devam ediyoruz. Konu fikir ve basın özgürlüğüne geldiğinde dünyanın gözünde durduğumuz yeri değiştirme iradesi de henüz ufukta görünmüyor.Dünyadaki özgürlük mücadelelerine destek olan bir ülkenin, toplumun kendisinin çoktan bu meseleleri aşmış olması gerekirken biz daha temel kavramların içeriklerinde anlaşamıyoruz.***Hükümetin “basın ve fikir özgürlüğüyle ilgili olmadığını” düşündüğü ve halen hapiste olan kişiler düpedüz fikir ve basın tutuklusudur. Öyledirler çünkü, çeyrek yüzyılı aşkın bir süre içinde gelip giden ve hep demokrasiden dem vuran hükümetler terörle mücadele yasasının konuşan, yazan ve yayınlayanlara sürekli olarak uygulanan muğlak maddelerine ellerini sürmemişlerdir.AKP de kendisinden önce gelenlerden farklı davranmamış, fikir ifadesini terör suçu kapsamında sayan anlayışın takipçisi olmuştur.***Uzun yıllardır ülkemizde “sansür” gibi vahim bir olayın yaşanmadığını söyleriz, bununla övünürüz. Ahmet Şık’ın yayınlanmamış kitabına yapılan muamele düpedüz sansürdür, dünyanın her tarafında da sansürdür. Bu kitabı internet üzerinden on binlerce kişi okudu, içeriğini öğrendi, ama hâlâ bu sansürün nereden uygulandığının açıklaması yapılmadı. Ahmet Şık hâlâ tutuklu, Nedim Şener hâlâ tutuklu.***CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğü RTÜK kanununda yer alan “yayın durdurma yetkisi” sansürcü anlayışın taşınmaya devam edeceğini gösteriyor.“Milli güvenliğin gerekli kıldığı ve kamu düzeninin bozulmasının muhtemel olduğu” durumlarda başbakan veya görevlendireceği bakana yayın yasağı koyma yetkisi sadece “sünsürcülük”tür... Başbakan bir TV kanalında bir duyuru görecek, o programın yayınlanması halinde kamu düzeninin bozulabileceğine karar verecek ve yayını durduracakBunu kim, nasıl savunabilir?***Dünyadaki itibarlı kuruluşların kara listelerine haksızlıkla girmiş değiliz. Ne yazık ki o listelerde haklı olarak yer aldık. Çünkü özgürlük sözcüğünü en çok kullananlar dahi fikir ve basın özgürlüğünün ne olduğunu anlamaya, kavramaya yanaşmıyor, bu özgürlüklerin gelişmiş ülkelerdeki düzeye gelmesi için parmağını kımıldatmıyor.Artık “bize bu kadar demokrasi yeter” diyenler ayıplanıyor, ama “bize bu kadar fikir ve basın özgürlüğü yeter” diyenler hâlâ var ve onlar Türkiye’nin adını kara listelerde gördüklerinde utanmıyorlar.
Usame Bin Ladin radikal savaşçı İslam’ın simge adıydı. Bin Ladin’in mezarı olmayacak ama yerini başka bir simge ad alacak. O yeni simgenin savaş mesajları yine dünyayı dolaşarak, fanatizmi canlı tutacak...Bin Ladin’in ölümüyle birlikte sayısız komplo teorisi de ortalığa saçıldı. Bunların arasında Bin Ladin’in “imajını” Amerikalıların bilerek parlattığı ve artık o imaja ihtiyaç kalmamış olan bir dönemde cismini de yok ettikleri şeklinde tahliller de yer alıyor.Bunların dayandığı gerçekler zaman içinde aydınlanır, ama Bin Ladin’in şahsı değilse de beslediği, büyüttüğü fanatizmin ABD politikalarının ürünü olduğuna kuşku yoktur...***Komünizmi yenmek için radikal İslam ile işbirliği, daha 70’li yıllarda şekillenmeye başlamıştı. Sovyetler Birliği‘nin kontrolü altındaki Müslüman ülkelerde dinin etkisi kırılmak bir yana çok güçlü olarak korunduğu gibi bu ülkelerdeki hızlı nüfus artışı dolayısıyla bir süre sonra Moskova’nın bunları tutamayacağı tahlilleri yapılıyordu.Sovyetler’in Afganistan’ı işgaliyle bu zihin idmanları gerçeklik kazanabilecek bir ortam da bulmuş oldu. Sovyet işgaline karşı direnen Afgan güçleri sağlam bir aşiret sistemi içinde yaşayan ve dini referansları yüksek gruplardan oluşuyordu. O gruplar başta ABD olmak üzere hemen Batı’nın desteğini sağladılar. Bunların uyuşturucu işinde olmalarına da göz yumanlar tek hedefe kilitlenmişler ve radikal İslamın askeri güce sahip olmasının devamını düşünmemişler, düşünseler bile gizlemişlerdi.***Bugün Müslüman dünyanın Asya tarafında hâlâ egemen olmaya devam eden dalga, radikal İslam’dır.Buna karşılık Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da öne çıkan kavram “özgürlük” oldu.Bir şekilde dini referansların dışındaki kavramlarla da tanışma imkânını bulmuş olan Müslüman toplumlar bu tarafta özgürlük isterken Asya tarafında hâlen dini fanatizm ve onun türevi tepkiler geçerlidir.Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki Müslüman halklar, radikal dinci hareketlerin etkisine açık olmalarına rağmen son toplumsal kalkışmalarda “özgürlük” kavramının önde durabilmesi bütün demokrasi güçleri açısından çok önemli bir şanstır.ABD ve Avrupa’nın politika yapıcıları bu şansı desteklerken, başka bir dünyada yaşayan yüz milyonlarca insanın da yeni Bin Ladin’lerin etkisi altında kalmasının önüne geçecek politikaları üretmek zorundadır.
Taksim Meydanı’ndaki dünkü görüntünün bu kadar yıl gecikmesinin nedenleri üzerinde çok daha fazla durmak gerekiyor. AKP’liler de bu meydanda bulunuyordu, Stalin resimleri de vardı, kızıl bayraklar da sallanıyordu. Kürtçe de vardı, çok yakın yıllarda açıkta çalınamayan, söylenemeyen şarkılar, marşlar da vardı. İnsanlarda tedirginlik yoktu. Daha geçen yıl az da olsa tedirginlikten kurtulamamış insanlar bu yıl çok rahattı. İsteyen istediği pankartı açtı, istediği resmi salladı, istediği talebi dile getirdi. Son sınav rezaletlerinin kurbanı olan gençler de tepkilerini dile getirdiler, çalışanların haklarında hâlâ giderilmemiş gerilikler de dile getirildi. *** Dünkü 1 Mayıs meydanı, kayıp zamanların, insanların canlarına mal olan kayıp zamanların simgesi olarak anılacaktır. 34 yıl önce bir işaretle kana bulanan ölüm meydanı dün barış meydanıydı. Yan yana duranlar, çok küçük bir kısım dışında, birbirlerinden farklı oldukları, farklı düşündükleri için “başkalarının” vatan haini olmadığını, “devrim düşmanı” da olmadığını anlamış gibi duruyorlardı. Yine çok küçük bir kısım dışında Türk toplumunun barış talebinin de dün meydanlara yansıdığını söyleyebiliriz. Çok yüksek maddi ve manevi maliyetler ödemiş olan Türk toplumu hem barış istiyor hem daha çok demokrasi istiyor. ***Türk toplumuna sürekli bazı korkular dayatıldı. Bütün bu korkular da aynı kapıya, “daha az demokrasi”ye çıkan korkulardı. Komünizm korkusu, bölünme korkusu, irtica korkusu sürekli canlı tutulan korkular olarak, insanların demokrasi istemeleri engelleyen duvarlar olarak inşa edildi. Demokrasi olursa bundan komünistler, bölücüler ve mürteciler faydalanacak ve ülkeyi uçuruma götürecekler fikrinden Türk toplumu tam olarak kurtulmuş değildir. O fikri beslemek için neler yapıldığını Türk toplumu yavaş yavaş öğreniyor. Öğrenmesin diye uğraşanlar hâlâ var ve faaliyetlerine, korkuları beslemeye devam ediyorlar. 1 Mayıs 2011 manzarası Türk toplumuna bunca zamanı kaybettirenlere en büyük darbelerden biridir. Siyasiler de dünkü manzarayı doğru okuyabilirlerse Türk halkına faydaları dokunabilir.
Müesses nizamın bekçileri soldan korkmaya başladıklarında 1 Mayıs, çalışanların kendi kaderleri hakkında söz sahibi olmalarının simgesi olmuştu. Müesses nizam bu günün, simgesel anlamından korkuyordu.Adı solcuya çıkmış, gerçekten komünist olup olmadığı bile belirsiz kişiler her yıl 1 Mayıs’a birkaç gün kala polis tarafından toparlanır, 1 Mayıs geçtikten sonra salınırlardı. Polisin topladığı vatandaşların sayısı, o zamanın ünlü hapishanelerinde iki koğuş doldururdu.1 Mayıs yaklaşırken, önündeki birkaç günü nerede geçireceğini bilenler zaten çantalarını hazırlamış olurlardı. Sessizce giderler, 1 Mayıs cezalarını peşinen öderlerdi. O zamanların “demokratları” bu uygulamalardan hiç de rahatsız olmazlardı. Ne de olsa bunlar komünistti ya da “sosyalist kisvesi altında” faaliyet gösteren gizli komünistlerdi(!)***1 Mayıs’ın çalışanların bayramı olması medeni dünyada çalışanların haklarından biri olarak kabul edilmişti. Bizde korkuyla yaşayan, sürekli olarak “bir şeylerin kisvesi altına saklanmış vatan haini” aramayı hayatlarının tek güdüsü haline getirmiş olanlar başka bir cinlik buldular, 1 Mayıs’ı bahar bayramı ilan ettiler. Sonra dünya değişmeye başladı, 1 Mayıs’ta bir araya gelenlerin sayısı iki hapishane koğuşunun alabileceği insan sayısını çok aştı. 1 Mayıs’ta bir araya gelenlerin çoğalmaması için müesses nizamın sopalı, silahlı bekçileri çok uğraştı. 1977’de en başarılı operasyonu gerçekleştirdiler, kendilerini solcu-sosyalist-komünist zanneden ama akıl-fikir düzeyleri müesses nizam bekçilerinden ileri olmayanlar sayesinde Taksim kan gölü oldu.***Bugün Taksim’de sadece solcu-sosyalist-komünist örgütler değil başka siyasi eğilimlere sahip örgütler de bir araya gelecek. Farklı görüşlerde olsalar da çalışanların gücünün simgesi olan işçi bayramını birlikte kutlayacaklar.Bu olmasın diye kendi insanına eziyet edenler, yıllarca bu manzaranın korkusuyla yaşayanlar, bugün Taksim alanına bakın. Kaybettiğinizi, fena halde kaybettiğinizi göreceksiniz. Bugün hangi kılığa girmiş olursanız olun, isterseniz kendinizi solcu diye yutturun, ister Atatürk’ün arkasına saklanmaya devam edin, hep kaybedeceğinizi de göreceksiniz.Bütün çalışanların, çalışanların haklarına ve insan haklarına saygı gösterenlerin, demokrasi için uğraşan herkesin 1 Mayıs bayramı kutlu olsun.
Üniversite sınavının sonuçlarının hile iddialarını doğrulamaması sorumluların rahat nefes almasını sağladı. Ama rahat nefes almasınlar, çünkü ortada büyük bir beceriksizliğin yanında “yarış” sisteminin en tepesinden dökülmesi var.Ortaöğretim sistemiyle, gençleri yükseköğretime taşıyacak “yarış” sisteminin uyumsuz olduğu biliniyor. Ortaöğretimde büyük düzey farklarının yanı sıra gençlerin yükseköğretime hazırlanması mümkün olmamakta, garip ve haksız bir yarış sistemiyle kuşaklarca genç insan yorulmaktadır.***İktidar ve muhalefet partileri yüksek öğrenimde mevcut YÖK düzeninin kaldırılacağı konusunda nihayet fikir birliği içinde olduklarını ilan ettiler.YÖK cenderesinin bütün üniversiteler üzerindeki kötü etkisinin nihayet ortadan kalkacak olması çok önemlidir.Ama YÖK sisteminin yanında bir de ÖSYM sistemi var ki, kimse buna dokunma niyeti ve iradesi gösteremiyor. Neyse ki sistemin bu tarafı da son sınav rezaletleriyle herkesin gözü önünde serilmiş oldu.***Merkezden yönetilen yarışın sonunda, bir yanda üniversitelerde öğrenci kontenjanları doldurulamazken, diğer yanda da istediği alanda yüksek öğrenim yapan gençlerin sayısı hep kısıtlı kalıyor.Bu yarış sisteminin yarattığı karmaşadan kurtulmak için önerilen sistem çok basittir. Yeniden yapılandırılmış YÖK’ün koordinasyonunda bir sınav yapılabilir; ama bu sınav bir yarış değil bir “yeterlilik” sınavıdır. Yeterlilik sınavını aşan gençler istedikleri üniversiteye, istediklere bölümlere başvururlar ve üniversiteler bu başvurular arasından kendi öğrencilerini kendi kriterlerine göre seçer. Yüksek öğrenim sorunlarına yıllardır kafa yoranlar, Batı’da yaygın olan bu sistemin bizde de kolaylıkla uygulanabileceğini belirtiyor. Bu durumda gençler anlamsız ve haksız bir yarış gerilimi içine sokulmayacak, ortaöğretimle üniversiteye geçiş arasında da bir bağ mevcut olacaktır. Ayrıca gençlerin seçimi üniversitelere de öğrenci seçiminde inisiyatif sağlayacak ve böylece kapasitelerin tümüyle kullanılabilmesi mümkün olacaktır.***Son sınavla birlikte herhalde herkes şu andaki sistemin çöktüğünü görmüş olmalıdır. Seçim yarışına girmiş siyasilerin de bu meseleyi basit polemikler ve suçlamalarla değil çözüm önerileriyle tartışmaları kuşkusuz bütün gençlerimizi memnun edecektir.
İnsanlık Anıtı’nın kaldırılması insanlığın hafızasında hep kalacaktır. Yüzyıllar önce yapılanları bugün nasıl hatırlıyorsak, İnsanlık Anıtı olarak tasarlanmış heykelin yıkımı da yüzyıllar sonra hatırlanacaktır.Kitap toplayanlar, kitap yakanlar, resim yasaklayanlar, heykel kıranlar insanlık tarihinin aynı sayfalarında yan yana yer alırlar ve bu sayfalar hiç de şan şeref sayfaları değildir.Bu sayfalarda yer alanlar insanlığı ileriye değil geriye götürenler olarak hatırlanır.İnsanlık heykelinin Kars’ta yer alması, ilk günden itibaren belli çevrelerin tepkisini çekmişti. Bu çevreler, heykelin taşıdığı barış mesajından daha baştan hoşlanmadılar ve aleyhine büyük gürültü kopardılar.Heykelin yerinin, çevresinin doğruluğu yanlışlığı, olayın ağırlığını gidermeyecek ayrıntılardır.Olayın ağırlığını Başbakan Erdoğan’ın “ucube” nitelemesi belirlemiştir. Ve heykel onun talimatıyla yıkılmış olmakla anılacaktır.***Tartışmanın başında çok şey söylendi. Başbakanların da heykeller hakkında fikri olabileceği, ama fikirlerini ifade ederken sanat düşmanı gibi görünme hakları olmadığı da söylendi. Bu uyarılara rağmen inatlaşma ruhu ile Başbakan’a yaranma ruhu aynı anda devreye girdi ve heykelin yıkımı başladı.Heykel yıkılırken alkışlayacak birilerinin getirilmesi ise katmerli bir utanç konusudur. Önemli olan bu izleyicilerin yıkım sırasında tekbir getirmeleri değil; heykel yıkımını desteklemek için getirilmiş olmalarıdır. Onlar, bir insanın idamını izlesin ve idamı desteklesin diye getirilmiş insanlardan farksız olduklarını kuşkusuz bilmiyorlar. Alkışlamalarından daha önemlisi, kimilerinin bu yıkımı destekleyecek birilerini getirmeyi akıl etmiş olmasıdır.Cinayeti işleyen, bir kalabalık desteğine ihtiyaç duyduğuna göre aslında ne yaptığının fena halde farkındadır. Bu çabası nafiledir. Tarihe kalacak olan heykelin yıkım görüntüsüdür, o kalabalık da sadece dikilmiş tüydür.Heykeller ağırdır, heykel yıkanlar hiçbir zaman heykeller kadar ağır olmamışlardır, olmayacaklardır.***“Çılgın proje” hakkındaBaşbakan’ın açıkladığı ikinci “İstanbul projesi“nin hem ekonomik canlılık mantığı hem İstanbul’un güvenliği açısından tutarlı olduğu anlaşılıyor. Başbakan’ın projeyi anlatırken “çevre” ve doğa açısından zararlı olmayacağını da söylemesi önemlidir.İstanbul’un güvenliği, Boğazların korunması için benzer projeler uzun süredir gündeme getiriliyordu. Bunun hayata geçmesi kuşkusuz olumludur.Kanal projesiyle bağlantılı olarak, İstanbul’a üçüncü köprü ve iki yeni şehir projeleri de ekonomik canlılık açısından önemli projelerdir. Herhalde bunların planları yapılırken İstanbul’un 20 küsur milyonluk ve “hareket edilemez” bir dev olmasının tedbirleri de alınacaktır.Bir iş yapılırken bir başkasının bozulmasının örneklerine yüzlerce kez tanık olduğumuz için bu projeler yumağının büyüklüğünün İstanbul’u ve çevresini büyütürken, gerçekte hareket edilemeyecek bir tıkanmaya sürükleme ihtimali, bu şehri sevenlerin ilk endişesi olarak baştan dile getirilmiştir.
Siyasi polemiklerde seviyenin düşmesi hâlâ siyasilerimizin ciddi bir sorunu. Öfkeli konuşmaların; tartışmanın yerini mahalle kavgası ağzının almasının hoş görülür bir yanı yoktur.Siyasi tartışmalarda düzeyi ancak siyasilerin kendileri yukarı çekebilir.Ama seçime giderken sergilenen öfkeli görüntüler bunu umursamadıklarını gösteriyor.Bu yaygın seviyesizliğin en tepesinde, insanları insan olarak aşağılamak ve en kaba ırkçılık da aynen duruyor. Bir siyasi rakibi için “annesi Ermeni” diyebilen ırkçı siyasilerin siyasi hayatları bitmediği, partileri bunları koruduğu sürece seviyesizliğin önünün alınması da çok güçtür.***İki büyük partinin seçim programlarının içinde “siyasi etik” yasası bulunuyor. Siyasi ahlakı, gündelik hayatta ve en basit tartışmalarda çiğneyenlerin siyasi hayatlarını bitirmek yerine bunu bir yasayla, ceza maddeleriyle yapmaya kalkmak durumun itirafından başka bir şey değildir.Yalan söyleyen, rakibine iftira atan bir siyasiye “siyasi etik” açısından cezasını verecek olan kendi partisidir, partisinin yöneticileri ve mensuplarıdır ve tabii ki seçmendir.Partilerin aday listelerinde, “siyasi etik” suçu işlemiş birçok isim bulunuyor. Ama herhangi bir seçim çevresinde “sivil toplum”un örgütlenerek “filanca aday şunu yapmıştır, ona oy vermeyeceğiz” diye “ahlak baskısı” oluşturduklarının da henüz ciddi bir örneği yoktur.Ancak böyle birkaç olay olur, “siyasi ahlaka uygun davranmamış” adaylar dolayısıyla açık ve net cezalar görürlerse, siyasi partiler “siyasi etik”e daha yüksek düzeyde özen gösterirler.***Şu anda “siyasi etiğe uygunluk ya da uygunsuzluk” kıstası sadece “lider”in kanaatiyle belirleniyor.Rakibe dayanaksız suçlamada bulunan bir partiliyi “siyasi etik” açısından suçlu gören bir anlayış da henüz parti yöneticilerinde, liderlerde oluşmuş değil.Siyasilerin her türlü “seviye düşürme”sine kamuoyunun, halkın, seçmenin de iyi gözle bakması mümkün değil. “Açıksözlü delikanlılık” ile “başkalarını aşağılama” arasındaki farkı herkes görebilir, görmektedir.