Seçim kampanyasında ele aldıkları konuların tıkızlığı bir yana, siyasilerin halkın onaylamadığı bir üslupta ısrar etmelerini anlamak kolay değil.Kürt meselesi konuşulmasın, teröre çözüm konuşulmasın, Avrupa Birliği konuşulmasın, işsizliğe deva olabilecek öneriler hiç konuşulmasın, hiçbir eğitim hamlesi, kültür hamlesi konuşulmasın... Ama ÖSYM’nin beceriksiz başkanını işleten bir mesaja ayıracak zaman var, o konuşulsun... Böyle konuları bol bol konuşuyorlar ki, asıl meselelere zaman kalmasın.Konuşmaların içeriği zayıf olunca da meydana toplanmış kalabalığa biraz heyecan vermek için üslubu sertleştirmek gerekiyor. İhracat artışı rakamlarını bile, hamasi bir şiir okur gibi boğazını yırtmacasına söylemek gerekiyor.***Araştırma kuruluşu Metropoll’ün son araştırmasında halka doğrudan ve açıkça soruluyor: “Sizce Türkiye’de siyasetçilerin bir üslup sorunu var mıdır?”Cevap: Yüzde 79 vardır diyor, yüzde 16 yoktur diyor.AKP’ye oy verecek seçmenin bir bölümü, CHP’ye oy verecek seçmenin de bir bölümü kendi liderlerinin üslubunu beğenmiyor.Seçim öncesinde ve kampanya süresince yapılan araştırmalarda kamuoyundan hep aynı sorunlarla ilgili yakınmalar geldi. İşsizlik, terör ve Kürt meselesiyle birlikte yeni bir sivil anayasa, halkın cevap beklediği, siyasilerden tavır beklediği konular olarak öne çıktı ve hâlâ da bu konular önde.Siyasiler kamuoyu araştırmalarını okumaya zahmet etmiyor ya da zaman bulamıyorlarsa, bütün televizyon kanallarında yayınlanan seçim programlarına bir göz atmaları da yeter, halkın beklentilerinin hep aynı konular çevresinde kümelendiği göreceklerdir.***O zaman meydanlarda sergilenen ve kampanyanın tümüne egemen olan bu tıkızlığın ve onun getirdiği üslup sorunlarının bir açıklaması olmalıdır.AKP, açık ara önde gitmesine güvenerek “Siz bize oyunuzu verin, biz hepsinin gereğini yaparız” rahatlığı içinde olsa gerek. Bu rahatlığa yaslanan AKP, tartışmalı konulara girmemeye özen gösteriyor, anlaşılan 12 Haziran gününe kadar da kampanyasını bu şekilde götürecek.CHP de “dikenli alanlara” girmemeye aşırı özen gösterdiğine göre, 12 Haziran gününe kadar halkın sevmediği üsluplarla itiş kakış devam edecektir...
Başbakan, İstanbul’a iki İstanbul daha ekleme projesini de açıkladı. Bu, İstanbul’da yaşayanlara sorulmamış bir proje.İki kentin daha İstanbul’un iki ucuna eklenmesinin, birinci sonucunun yeni “rant” alanları yaratılması olacağı bellidir. Şehrin iki yanına doğru araziler, binalar değer kazanacaktır.Bu projenin sahipleri herhalde İstanbul’un diğer yörelerinde, merkezlerde yaşayanların bu yeni uydu kentlere taşınmasını öngörmüyordur.Böyle bir ihtimal olmadığına göre, bu uydu kentlere yeni bir nüfus gelecektir.Üçüncü köprü projesinin de, İstanbul’da yeni yerleşim alanları yaratmasının kaçınılmaz olduğu düşünülürse, bu projelerin tümünün gerçekleştirilmesi, İstanbul’un neredeyse iki kat daha büyümesi sonucunu getirecektir.***İstanbul’da su ve çöp sorunu kalmadı. Şu anda yok. Ama nüfusu fiilen 15 milyona dayanmış, dünyanın en önemli metropollerinden birinde trafik sorunu en ağır şekilde devam ediyor. İstanbul yerel yönetiminin yaptığı bütün tünellere, yeni yollara rağmen trafik sorunu çözülecek gibi de görünmüyor.Bir İstanbul daha eklendiğinde su sorunu tekrar ortaya çıkabileceği gibi, trafiği kımıldamayan bir İstanbul’la karşı karşıya kalınması da çok kuvvetle muhtemeldir.Şehirciler, üçüncü köprü ve son kanal projeleri dolayısıyla ortaya çıkabilecek yeni sıkıntılar ve şu anda olmasa de tekrar hortlayacak eski sıkıntılar konusunda uyarmayı sürdürüyor.Bütün bunların ötesinde ve hepsinden daha önemli olan mesele depremdir. İstanbul’un beklenen kuvvetli depreme hazır olduğu çok kuşkuludur. Uzmanların muhtemel gördükleri kuvvette bir depreme İstanbul’daki binaların yarısı direnebilecek güçte değildir. Daha birkaç gün önce, Ali Sami Yen Stadı’nın yıkım çalışmaları sırasında, bu yapının güçsüzlüğü ortaya çıktı.***İstanbul’a birkaç İstanbul daha eklemenin, yeni yerleşim alanlarını teşvik etmenin “rant yaratmak” ve “para üretmek” gibi görece faydaları da o deprem gelip çattığında birer sıfırdan başka bir şey olmayacaktır.İstanbul’a yapılacak bütün yatırımların deprem eksenli olması gerektiğini uzmanlar sürekli olarak belirtirken, hâlâ yüz binlerce kişi potansiyel deprem kurbanı olarak yaşarken İstanbul’u büyütme projelerini savunmak mümkün değildir.
MHP’nin üst yönetimini, Genel Başkan’ın en yakın çalışma arkadaşlarını hedef alan gizli kamera operasyonlarının çirkinliğinden kuşku yok.Bu operasyonların süreceği ve Genel Başkan Bahçeli’nin bu yolla yıpratılan herkesin istifasını isteyeceğine ilişkin bilgiler de doğrulanıyor.İlk kayıt ortaya çıktığı anda, operasyonun Gülen cemaati mensupları tarafından yapıldığı iddiaları ortaya atıldı, Fethullah Gülen bu iddialara bizzat cevap verdi.Gülen cemaati ile MHP’nin tabanı arasında bir karşıtlık olması mümkün değil. Tek karşıtlık alanı, şu anda cemaatin sözcüsü olarak görülen yazarların AKP’ye açık destek vermeleri olabilir. Bunun dışında iki tarafın birbirini hedef alması için temelde bir neden görülmüyor.***Seçim öncesi gizli kayıt operasyonlarıyla MHP’nin üst kadrolarının yıpratılmasının tabanda yaratacağı tepkileri azaltmak için Bahçeli, kararlı bir şekilde hedef olan partililerin istifalarını istiyor.Bu operasyonların seçmenin hem MHP’ye, hem de örgütün üst yönetime bakışıyla ilgili soru işaretleri yaratmaması, istifalara rağmen mümkün değildir.Farklı görünse de, toplumun duyarlıklarını yansıtan bir örnek birkaç gün önce Fransa’da yaşandı. Halen IMF Başkanı olan ve gelecek yıl yapılacak seçimde sosyalistlerin devlet başkanı adayı olması muhtemel Strauss-Kahn Paris’te çok lüks bir araçla dolaşırken görüntülendi. Fotoğraflar yayınlanır yayınlanmaz Fransız toplumu devlet başkanı adayının kişiliğini tartışmaya başladı. Strauss-Kahn’ın daha önce evlilik dışı bir ilişkisi de kamuya yansımış, ancak bu kadar yankı uyandırmamıştı. Aşırı lüks otomobil merakı Fransızlarca daha ağır bir zaaf olarak algılandı.***Bir süredir AKP lehine destek kaybı sorunu yaşayan MHP’nin, yöneticileri kabul etmeseler de bir baraj sorunu iyiden iyiye ortaya çıkmıştır. Kendisi için “367 ve üstündeki sayıda milletvekili” hedefi koymuş olan AKP’nin hedefine ulaşması sadece MHP’nin Meclis’e girmemesi durumunda mümkündür. AKP’nin yüzde 52-53’e çıkması halinde bile, eğer MHP yüzde 10 barajını geçerse AKP’nin tek başına anayasa yapacak çoğunluğa ulaşması mümkün değildir.Türk toplumunun radikal milliyetçi-muhafazakâr kesimini temsil eden MHP’nin Meclis dışında kalmasının yaratacağı sorunlar bellidir. Nasıl BDP’nin Meclis’te güçlü bir şekilde temsil edilmesi ve parlamenter siyaset içinde yer alması gerekiyorsa, aynı durum MHP için de geçerlidir. ***Toplumdaki bütün eğilimlerin Meclis çatısı altında ve parlamenter sistemin koşulları içinde siyaset yapmaları, demokratik yapının güçlenmesi bakımından önemlidir.Gizli kameracılar kuşkusuz böyle bir demokrasi kaygısı taşımıyor, ama onların bu yolla bir kısım seçmenin yönünü çevirme çabalarına siyaset kurumunun bütün olarak karşı çıkması da, bu çirkin operasyonların tekrarlanmaması için şarttır.
Hrant Dink cinayeti işlendiği andan itibaren, Ergenekon davaları konusunda en “taraflı” kesimden hep aynı ses geldi: İlk andan itibaren bunlar koro halinde Hrant Dink cinayetinin “milliyetçi muhafazakâr hassasiyeti yüksek” bir “arkadaş grubu”nun işi olduğuna halkı inandırma konusunda büyük bir çaba içinde oldular.Bu aşırı çabanın kendisi bile Dink cinayetinin arkasının mutlaka araştırılması gerektiğinin kanıtıydı. Aralarında gazeteci ve yazarların da bulunduğu bir “kesim,” Danıştay saldırısı, Malatya katliamı gibi olayların Ergenekon soruşturmalarıyla bağlantılı olduğuna dair kuşkular üzerine hemen ön almışlar ve “arkadaş grubu” görüşünü tekrarlayıp durmuşlardı.***Hrant Dink davası süresince de birçok gariplik oldu. Sanki sık sık bir takım eller davaya bir köşesinden giriyor, soruşturmanın genişletilmesini engelliyor, müdahil avukatların ve Dink ailesinin istemleri sürekli reddediliyordu.Amaç belliydi. Cinayet bir muhbir, bir azmettirici ve bir tetikçi ile bitirilecek ve üç kişilik bu “arkadaş grubu”nun mahkûm olmasıyla olay kapanacaktı.Olayın bu üç kişiyle kapanması için, ilgili başka davaların, üniformalı ve üniformasız kamu görevlileri hakkındaki soruşturmaların ana davayla birleştirilmesi talepleri reddediliyor, diğer dava ve soruşturmalar buharlaştırılmaya çalışılıyordu.Neyse ki, vicdanlı insanlar gibi, işini iyi ve doğru yapan gazeteciler olayın peşini bırakmadı. Ana davanın geçen duruşmasında savcının isteği üzerine önemli bir karar alındı. Dink cinayetinin sanıkları ile diğer Ergenekon davalarının sanıkları arasında herhangi bir iletişim olup olmadığı araştırılacak. Bu önemlidir, çünkü Malatya katliamının Ergenekon davalarının bazı sanıklarıyla bağlantısı bir telefon konuşması sayesinde ortaya çıkmıştır.***Trabzon’un eski emniyet müdürü Reşat Altay’ın ifadesi de, “fazla kurcalamayın, arkadaş grubu” diye tepinenlere indirilmiş en ağır şamardır. Altay, göreve geldiği sırada ve cinayet anına kadar, emniyet örgütünün kendisine hiçbir bilgi vermediğini açıklamıştır.Evet, “arkadaş grubu”nun biraz geniş olduğu, grubun içinde üniformalı ve sivil kamu görevlilerinin de bulunduğu tahmin ediliyordu. Bu durum en yetkili kişi tarafından doğrulanmıştır.Hrant Dink’i “arkadaş grubu”nun öldürdüğünü ve onlarla da “empati yapmak gerektiğini” söyleyenler, yazanlar şimdi utanacaklar mıdır?
Gizli çekilmiş kasetle CHP’de genel başkan ve yönetim değişti, şimdi kasetçilerin hedefinde MHP var. İlk kasetten sonra 8 kaset bulunduğuna ilişkin haberler çıkmıştı, nitekim ikinci kaset de geldi.Kasetçilerin iyi çalıştığına kuşku yok. Teknik ayrıntılar, kameraları yerleştirenlerin acemi olmadıklarını gösteriyor.Kasetçilerin MHP’yi hedef almalarının akla gelen tek bir nedeni var. Önümüzdeki seçimde AKP’nin oylarını tek bir kesimden, MHP seçmeninden artırabileceği görünüyor. Referandum sonucu yorumlanırken, yaygın olarak, MHP seçmeninde AKP’ye doğru bir yönelim tespit edilmişti.AKP’nin yüzde 50’nin üzerinde bir oy oranına ulaşabilmek için MHP seçmeninden gelecek daha büyük bir yönelime ihtiyacı var. Nitekim Başbakan’ın kampanya konuşmalarında da muhafazakâr-milliyetçi seçmene yönelik unsurlar, özellikle Kürt meselesinde yoğun yer tutuyor. Erdoğan “Kürt sorunu yoktur” dediği zaman kuşkusuz bu tavrın şu anda sadece MHP’de hâkim olduğunu biliyordu.***Kasetçiler, doğrudan hiç kimseyi ilgilendirmeyen ve herhangi bir suç olmayan, özel hayatlara yöneliyorlar. İster MHP’li, ister AKP’li, ister CHP’li olsun, siyasilerin özel hayatları üzerinden yürütülen yıpratma faaliyetlerinin siyasi ahlaka en aykırı faaliyetlerden olduğu ortadadır.Ama bizdeki kaset olayları, siyaset alanında vahim bir ikiyüzlülüğü de sürekli olarak sergilemiş oluyor. Karşı tarafı yıpratan bir kaset çıktığında, bundan fayda umanlar susuyor, kendi taraflarını yıpratan kaset çıktığında ise demokrasi, ahlak vs. üzerinden mangalda kül bırakmıyorlar.CHP Genel Başkanı Baykal’ı da bir kaset “götürdü.” Ancak sadece karşı taraf değil, Baykal’dan kurtulmak isteyen CHP’liler de bu belden aşağı vuruşa karşı dik durmak yerine ondan faydalanmayı seçtiler.Yarın öbür gün bazı AKP’lileri töhmet altında bırakan bir kaset de çıkabilir. O zaman da aynı şey olacak, AKP’lilerle diğerleri sadece yer değiştireceklerdir.***Siyasi ahlak için kanun çıkarmaya gerek yok. Her kaset ortaya çıktığında bütün siyasiler hep birlikte bu pis vuruşa karşı çıkarlarsa siyasi ahlakın gelişmesi yolunda gerçek bir adım atılmış olur. Şu an yaşanan insanların özel hayatlarına bu tür saldırılar, en hafif deyimiyle “çifte standartçılık”, gerçek deyimiyle “ikiyüzlülük” gibi vahim bir “etiksizliğin” siyasi hayatımızda egemen olduğunu gösteriyor.
Yıl 1963 olmalı. 25 yıl aradan sonra ilk kez Nâzım Hikmet’in bir kitabı basılmıştır, “Kuvayı Milliye Destanı.” Kurtuluş Savaşı’nı en güzel anlatan şiirlerin kitabı.Nâzım Hikmet 1938’de hapse girdikten sonra, aslında yasal bir engel olmamasına rağmen kitapları basılmamaktadır. Her zamanki gibi Nâzım Hikmet’le ilgili ağır bir karalama kampanyası yürütülmüştür.Bir dostumun İstanbul’da bir kitapçı dükkânı vardır. Kuvayı Milliye Destanı gelir, dostum kitabı vitrine, en öne koyar ve gelip geçenlerden kitabı görenlerin tepkilerini izlemek için çekilir. Bir adam gelir, dalgın gözlerle vitrine bakar. Nâzım Hikmet’in kitabını görünce canlanır, vitrinin camına bir tükürük sallar ve yürüyüp gider.O tükürüğü aslında nereye fırlattığını bilmeyen bir “sade” vatandaş... Çeyrek yüzyıl boyunca kendisine aynı laflar söylenmiş, kafası o laflarla iyice doldurulmuş bu sade vatandaş aslında korkmaktadır ve korkusunu da tükürerek göstermektedir.***Bu olay aklıma Mıgırdiç Margosyan’ın son kitabını karıştırırken geldi. Karıştırdığım kitap Margosyan’ın yeni bir kitabı değil, “Gâvur Mahallesi” yıllar önce yayınlanmış, bir Ermeni çocuğunun, delikanlısının gözünden eski Diyarbakır’ı anlatan bir anı-öykü kitabıdır.Kitap yeniden, bu kez üç dilde yayınladı. Öyküler önce Türkçe sonra Kürtçe sonra da Ermenice anlatılıyor. Üç dil arka arkaya bir zamanların Diyarbakır’ını, o şehirde yan yana yaşayanları anlatıyor.Bu öyküleri okuyanlar, çoğu kez isimlerin değiştirilmesi durumunda bir şey fark etmeyeceğini görebilirler.Çok yakın yaşamış, birlikte gelişmiş ya da gelişememiş kültürlerin insanları aynı hayatın içindedir, umutları aynıdır. Ama hepsinde bir korku vardır. Kimileri kendisinden farklı olanın kendisine bir kötülük etmesinden korkmaktadır.En güçsüz olansa hepsinden korkmaktadır.Hiç kimse birbirinden korkmadığı zaman ne olur? Mıgırdiç Margosyan’ın kitabı olur.Aynı öyküler, aynı insanlar üç dilde yan yana aynı hayatları yaşar. Beklentileri ve umutları artar, korkuları yok olur.Ya o kitapçı camındaki tükürük?Onu da unutur gideriz.
BDP’nin desteklediği adayların seçime katılması, bunların sadece BDP değil, farklı eğilimlerden ama daha “demokratik çözüm“e yakın seçmen tarafından desteklenmesi genel olarak olumlu karşılanmış bir gelişmedir.Yüksek Seçim Kurulu’nun bağımsız adayların bazılarıyla ilgili veto kararına karşı geniş bir “demokratik” tepki oluşması ve kararın geri alınması da toplumun ana eğilimini gösteriyor...Bugün yaşanan gerilim ortamına birkaç aşamadan geçilerek gelinmiştir.Öncelikle YSK kararına karşı gösterilerin çığırından çıkması, sivil itaatsizlik eylemleri sırasında da benzer görüntülerin yaşanması; diğer yanda da devlet güçlerinin sert müdahaleleri...Bunların ardından da Tunceli’deki askeri operasyon ve yeni KCK operasyonları gelince sağduyu yine yerini öfke dalgalarına bıraktı.***Demokratik Toplum Kongresi’nin bildirisinde şu cümle yer alıyor: “Kongremiz bu süreç devam ettiği takdirde seçime girmeme dahil birçok seçeneği gündemine almıştır.”“Seçimi boykot” lafları bir süredir Kürt siyasi çevrelerinde dolaşıyor. Anlaşıldığı kadarıyla Kürt siyasetçilerin demokratik parlamenter sistemde yer almasına karşı bir tavır bulunuyor ve son olaylar da bunların bahanesi olarak kullanılıyor.Bir yandan bu gerilim karşılıklı atışmalarla sürdürülürken, Diyarbakır’da BDP’nin desteklediği bağımsız adayların seçim beyannamesi açıklandı. Beyannamede, “AKP’nin oyları ve çıkarları uğruna yeniden savaşın başlamasına izin vermeyeceğiz” ifadesi dikkat çekiyor. BDP, gerilimin tırmanmasından sadece AKP’yi sorumlu tutmayı bir siyasi taktik olarak benimsemiş olabilir. KCK operasyonlarının aynı anlamsızlıkla devam etmesi gerçekten de bu tepkiyi besliyor. Ama BDP’lilerin sadece üslupları değil, gösterilerdeki şiddet ve son Kastamonu saldırısı da insanların üzerinden doğal olarak çok olumsuz etkiler yaratıyor.Toplumun tümünü bir kez daha kavrayan bu gerilim hâlinin giderilmesi için iktidar partisi AKP’ye olduğu kadar BDP’ye de görev düşmektedir.***Bu seçimin önemli yanlarından biri, ilk kez BDP gibi bir partinin desteklediği adayların bu kadar kuvvetli bir şekilde Meclis’e girecek ve vaat ettikleri gibi “özgürlükçü bir anayasa” için; YÖK’ün, MGK’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması için mücadele edecek olmalarıdır.Demokratik siyasetin ana ekseninde kuvvetli bir rol oynamaya, demokratik sürece merkezden katılmaya bu kadar yakınken seçimi boykottan söz etmek ise, ülkeyi ve demokrasi umutlarını bir kez daha “sıfır noktası”na çekme çabasından başka bir şey değildir.
Abdullah Öcalan İmralı’dan yaptığı son açıklamaları şöyle bitirmişti: “Gücünüz yetiyorsa hazırlığınızı yaparsınız, demokratik özerkliği kurar, hayata geçirirsiniz.” BDP, Demokratik Toplum Kongresi ve Kandil’in üçüne de yönelik bu mesajda yine “son gün” olarak 15 Haziran belirtilmişti.BDP’nin etkili isimlerinden, milletvekili adayı Aysel Tuğluk Bu mesajı tekrarladı:“Kürtler kendi çözümlerini bulmak ve inşa etmek sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Süreç artık demokratik özerklik çözümünü kendi öz iradesiyle inşa etme sürecidir.”***Bu konuşmaların temelindeki kanaat “bıçak kemiğe dayandı” kanaatidir. Bu kanaatin egemen olması da çok ağır seçimleri gündeme getirir. Hep birlikte “cennete” ulaşmak için çalışmak yerine herkesi “cehennem”e sürüklemeyi seçmenin şartlarının oluştuğuna inanmak yakın tarihi en azından tersten okumaktır. Son olarak YSK’nın veto kararından dönmesini sokağa çıkan, otobüse molotofkokteyli atan çocuklar sağlamadı. Türkiye’nin bütün demokratik kamuoyunun haklı ve yerinde tepkisi sağladı.Tuğluk meseleyi “9 yıl”a sığdırıyor. Ama mesele ta Hamidiye alaylarından bu yana 139 yıllık bir meseledir. Son 9 yılın iniş çıkışlarında bütün “çıkışlar”ı görmezden gelip sadece “inişler” üzerinden siyasi tahlil ve plan yapmak büyük bir ufuksuzluktur ve her zaman cehennem yolculuklarının başlangıcı olmuş bir ufuksuzluktur.***Öcalan ve Tuğluk’un sözleri, seçimin hemen ertesinde “demokratik özerklik” konusunun kuvvetle gündeme geleceğini gösteriyor. İkisinin ifadelerinden de, eğer seçimin hemen ertesinde Ankara tarafında bir “hareket” olmazsa diğer taraftan, Kürt tarafından “demokratik özerklik” girişimi geleceği anlaşılıyor.“Tek taraflı” olduğu takdirde bu girişim, yeni bir kalkışma, hatta “bağımsızlık ilanı” olarak algılanacaktır.***Kürt meselesi Osmanlı’nın son döneminde oluşmaya başlamış, onlarca isyan, kalkışma, baskı, şiddet, zulüm, haksızlık, işkence, cinayet, idamın içinden geçerek ilk kez “demokratik çözüm” kavramına yaklaşmıştır. Gelinen durumu “sıfır noktası” olarak görmek bilinçli ya da bilinçsiz olarak cehennemi seçmek demektir.Kürt siyasiler yaşanan sürecin tümünü görmek ve temsil ettikleri kitleyi ve bütün Türk halkını cehennemden uzak tutmak sorumluluğunu taşımaktadır. Son askeri operasyonlar, KCK operasyonları, seçim konvoyuna saldırı, kuşkusuz süreci zedeliyor ve yeni güvensizlik alanları yaratıyor. Ama bunları gidermek de siyasetin, halkının ve bütün halkların cenneti hak ettiğini düşünen siyasilerin görevidir.