Yıl 1963 olmalı. 25 yıl aradan sonra ilk kez Nâzım Hikmet’in bir kitabı basılmıştır, “Kuvayı Milliye Destanı.” Kurtuluş Savaşı’nı en güzel anlatan şiirlerin kitabı.
Nâzım Hikmet 1938’de hapse girdikten sonra, aslında yasal bir engel olmamasına rağmen kitapları basılmamaktadır. Her zamanki gibi Nâzım Hikmet’le ilgili ağır bir karalama kampanyası yürütülmüştür.
Bir dostumun İstanbul’da bir kitapçı dükkânı vardır. Kuvayı Milliye Destanı gelir, dostum kitabı vitrine, en öne koyar ve gelip geçenlerden kitabı görenlerin tepkilerini izlemek için çekilir. Bir adam gelir, dalgın gözlerle vitrine bakar. Nâzım Hikmet’in kitabını görünce canlanır, vitrinin camına bir tükürük sallar ve yürüyüp gider.
O tükürüğü aslında nereye fırlattığını bilmeyen bir “sade” vatandaş... Çeyrek yüzyıl boyunca kendisine aynı laflar söylenmiş, kafası o laflarla iyice doldurulmuş bu sade vatandaş aslında korkmaktadır ve korkusunu da tükürerek göstermektedir.
Bu olay aklıma Mıgırdiç Margosyan’ın son kitabını karıştırırken geldi. Karıştırdığım kitap Margosyan’ın yeni bir kitabı değil, “Gâvur Mahallesi” yıllar önce yayınlanmış, bir Ermeni çocuğunun, delikanlısının gözünden eski Diyarbakır’ı anlatan bir anı-öykü kitabıdır.
Kitap yeniden, bu kez üç dilde yayınladı. Öyküler önce Türkçe sonra Kürtçe sonra da Ermenice anlatılıyor. Üç dil arka arkaya bir zamanların Diyarbakır’ını, o şehirde yan yana yaşayanları anlatıyor.
Bu öyküleri okuyanlar, çoğu kez isimlerin değiştirilmesi durumunda bir şey fark etmeyeceğini görebilirler.
Çok yakın yaşamış, birlikte gelişmiş ya da gelişememiş kültürlerin insanları aynı hayatın içindedir, umutları aynıdır. Ama hepsinde bir korku vardır. Kimileri kendisinden farklı olanın kendisine bir kötülük etmesinden korkmaktadır.
En güçsüz olansa hepsinden korkmaktadır.
Hiç kimse birbirinden korkmadığı zaman ne olur? Mıgırdiç Margosyan’ın kitabı olur.
Aynı öyküler, aynı insanlar üç dilde yan yana aynı hayatları yaşar. Beklentileri ve umutları artar, korkuları yok olur.
Ya o kitapçı camındaki tükürük?
Onu da unutur gideriz.

