Son zamanlarda iyice yaygınlaşan bir tür kibarlık var. Pek çok kişi “kadın” sözcüğünü kullanmak yerine “hanım”ı ya da “bayan”ı tercih ediyor.“Hanım”, “hanımefendi” gibi kelimeler diğer dillerdeki “lady” veya “madame” gibi kelimelerin karşılığı olarak kullanılmıştır.Belki onlar da bazen “salondaki lady’ler” demekle kibarlık gösteriyorlar, ama “hanım arkadaşlarımız” demiyorlar.Bizim “kibarlar”sa, sadece “kadın” kelimesinin kullanılması gereken durumlarda bol bol “hanım” ya da “bayan” diyorlar. “Bayan arkadaşlarımız... Hanım partililerimiz... Bayan sanatçılar... Bayan sporcular... Hanım adaylar...”“Kadın” kelimesini kullanmaktan kaçınanların yüzünde ve dilinde sık sık şöyle bir durum görülüyor: Cümleyi kuruyor, sıra kadın kelimesini telaffuz etmeye gelince bir an duruyor, hafif bir yutkunmanın ardından ağzından “hanım” veya “bayan” sözcüğü çıkıyor.***“Kadın” kelimesini kullanmaktan korkmanın, kaçınmanın toplumdaki “muhafazakârlaşma” ile ilgisi olabilir. Ama “kadın”a “kadın” diyememek esas olarak, “kadın” kelimesinin bir olumsuzluk taşıdığı anlayışından kaynaklanmaktadır. Kadın kavramında böyle bir “olumsuzluk” hissedenler bu kelimeyi telaffuz etmekte zorlanmaktadır.Kadınlara yönelik çeşitli aşağılayıcı davranışların peşinde koşan “kadın örgütleri” bu yaygın aşağılayıcı anlayış ve tavırla ilgilenmiyor. Oysa kadın sözcüğünü telaffuz etmekten “kaçınmak” ve yerine “hanım” ya da “bayan” sözcüğünü koymak aşağılamanın en açık görüntüsüdür. Kadın kelimesinin olumsuzluk içerdiğine inanmaktan daha büyük bir aşağılama olur mu?Bunu Türkçe bilgisinin eksikliğiyle açıklamak da zordur. Zira sıra kadın kelimesine geldiğinde yutkunan erkekler ve kadınlar işin bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığının açık bir kanıtıdır.***Kadın kelimesinden korku, kadınlar arasında da yaygınlaştı. Birçok kadın da ağzından “kadın” kelimesini çıkarmakta zorlanıyor, bazen tekleyerek bazen de hiç teklemeden “hanım” diyor.Kadınlara yönelik haksızlıkların oldukça yaygın olduğu toplumumuzda “kadın” kelimesinin olumsuzluk içerdiği inancı yaygınlaştıkça, kimileri kadın yerine hanım veya bayan demeyi kibarlık zannettikçe haksızlıkların kaynağındaki zihinsel yapı daha da kökleşir.O yüzden altını bir kez daha çizelim:Kadın kelimesini kullanmaktan kaçınmak kadını aşağılamanın dik âlâsıdır.
Geçen seçimde bağımsız adaylar grup kurarken, alabileceği oyların tümünü alamayan ve önemli ölçüde oyu boşa giden BDP iki açılım yaptı.Bu açılımlardan biri “diğer Kürtler”e yönelik.“Diğer Kürtler” aslında ikiye ayrılıyor, PKK ve BDP’ye mesafeli olanlarla AKP’ye oy verenler.Uzun süredir milliyetçi Kürt politikasının içinde olan, CHP’den milletvekilliği ve bakanlık yapmış Şerafettin Elçi, ayrı bir partiyle PKK’ye mesafe koymuş olan kesimin bir kısmını temsil ediyordu. Elçi’nin BDP’nin destekleyeceği adaylardan biri olmayı kabul etmesi, Kürt siyasetinde “çok sesliliğin onayı” olarak görülüyor.BDP geçen seçimde de sosyalist sol ile belli bir temas içinde olmuş,ancak sonuç seçim açısından fazla verimli olmamıştı. Bu kez sosyalist sola daha tutarlı bir açılımla, 30’un üzerinde milletvekili getirebilecek bir altyapı kuruldu.***12 Haziran’da oluşacak Meclis’e BDP’nin kuvvetli bir şekilde girmesinin siyasi bir açılıma dönüşüp dönüşmeyeceğinin en önemli göstergesi, izleyeceği yeni anayasa çalışmalarına katkı politikası olacak.12 Eylül referandumundaki boykot kararı, BDP’nin CHP ve MHP ile birlikte muhafazakâr-devletçi hatta desteği olarak çok eleştirilmişti. Kürt seçmen nezdinde asıl rakibin AKP olması dolayısıyla, kendi seçmenini “konsolide” etmek ve AKP ile araya çizgi çekmek politikası uygulanırken bunun pratik sonuçları dikkate alınmamıştı.Fakat kamuoyu araştırmalarında BDP’nin belli bir oy artışı sağladığı da görülüyor. Küçük de olsa, böyle bir oy desteği artışı, AKP’nin açılım politikalarında duraksamasına ve hükümet sözcülerinin zaman zaman oldukça sert bir dille PKK ve Öcalan’ı hedef almalarına bağlanıyor.***PKK’nın eylemsizliği uzatmasının onayı ya da talimatı İmralı’dan gelmişti. BDP’nin destekleyeceği bağımsız adayların yapısı, en azından İmralı’nın da “açılım” onayını verdiğini gösteriyor. Bu açılımın doğal uzantısı, eylemsizliğin süresiz olarak uzatılmasıdır. Kürt siyaseti, eğer 30’un üzerinde milletvekili ile Meclis’te temsil ediliyorsa, silahların tekrar ortaya çıkmasını kimse açıklayamaz.BDP’nin desteklediği adayların 12 Haziran’a kadar söylecekleri her söz, atacakları her adım barış sürecinin önüne geçtikleri izlenimi verirse, bundan en başta Türkiye’nin Kürtleri olmak üzere bütün Türk halkı büyük memnuniyet duyacaktır.
Devrimci bir parti olarak kuruldu, muhafazakâr-devletçi bir parti olarak yaşadı, kendini solda gören aydınlara kapısını hep açık tuttu. Bülent Ecevit ile birlikte 70’lerde “ortanın solu”na geçtiğini İnönü’nün ilan ettiği CHP, ikinci kez güçlü bir değişim iradesi göstermeye çalışıyor.Milletvekili aday listelerinde muhafazakâr-devletçi politikaları temsil eden isimlerin büyük ölçüde çizilmiş olması, değişim iradesinin göstergesi olarak ele alınıyor. Diğer yandan, yeni isimlerin bazılarının tasfiye edilen kadrodan farksız siyasi geçmişe sahip oluşları da değişim iradesindeki tereddütleri ortaya çıkardı.CHP’nin eski yönetiminden ciddi destek gören ulusalcı-Ergenekoncu çevrelerin beklentisi yerine gelmedi ama bu çevreyle “kopma” anlamına gelecek bir tavır da alınmadı. Listelerde yer alan üç Ergenekon sanığının ikisinin “sağcı” geçmişlerine ilişkin sorulara da CHP yönetimi cevap vermekte zorlanıyor.***AKP hükümetiyle savaşan yüksek yargıya da mesafe koyan CHP sadece bir isimde “taviz” verdi. O siyasi kavgada yüksek yargının sözcülüğünü yapmış olan derneğin başkanının milletvekili olması, yeni Meclis’te de sözcülüğünün devam edeceği anlamına gelir.CHP, Kürt seçmene yönelik olarak aday listelerinde, beklenen bir isim dışında herhangi bir işaret vermedi. Bu seçimde de Kürt oylarına dönük bir talebi bulunmuyor.Kürt meselesinde “üçüncü yol” kavramını ortaya atmış olan CHP Genel Başkanı’nın, bu kavramın içeriğini doldurma yönünde bir çabası görülmedi. Kürt seçmenin oylarına talep olmayınca bu konuya ağırlık verilmesi ihtimali de azalmış oluyor.***CHP yönetimi, bu seçimde yüzde 30’luk bir oy oranına ulaşmayı büyük başarı olarak görecek ve gösterecektir. Bu orana ulaşabilmesi için ise, “çantada keklik” olarak görülen Alevi oylarının Ergenekoncu adaylara tepki göstermemesi şarttır. Diğer yanda da “has Ergenekoncu” bağımsız adaylar da ağır “ulusalcı” eğitimden geçmiş CHP seçmeni üzerinde etkili olabilir.CHP’nin yeni yönetiminin “değişimde kararlılık” yerine “değişimde tereddüt” tavrı ve Kürtlere uzak durma anlayışı milletvekili aday listelerine doğrudan yansımış durumda. Bunun kampanya süresince görülecek uzantıları CHP’yi oy oranı açısından oldukça riskli bir alana sokacaktır.
LİSTELERİN ARDINDAN 1: AKPErdoğan, “ustalık dönemi” diyerek en büyük hedefleri önümüzdeki dönem için koyduğunu ilan etmişti. Bu hedef dönüşümünü “çıkış politikaları aşıldı” diye ifade edenler de var.AKP’nin listelerinin bu “büyük hedefler”e göre belirlendiğine kuşku yok. O hedefler, daha geniş bir toplumsal destek, daha yüksek bir oy oranı, daha çok ve siyasi birikimi bulunan milletvekili gerektiriyor.Soldan gelen AKP’lilerin yanına bu kez “ülkücü” kökenli, MHP seçmeninin yakın bulacağı isimlerin eklenmiş olması bu “taban genişlemesi” hedefinin tek taraflı olmadığını gösteriyor.***Aday listelerinde sahiller için “ağır top” denilen ve çoğu eski bakan olup muhtemelen yine bakan olabilecek isimlerin seçilmiş olması, bu bölgeye yönelik kampanyanın “ideolojik tartışma” dışında yürütülmek istendiği anlamına gelebilir.Hükümet sözcüleri tersini söylemesine rağmen, “sahiller” tanımı içinde yer alan birçok şehrin sakinleri, kendilerinin “hizmet” anlamında cezalandırıldığını düşünüyor. Bakan kimliği taşıyanların bu illerin milletvekilleri olması kendi başına da bir “hizmet vaadi” işareti oluyor.AKP’nin bir tek türbanlı adayı olması, üstelik seçilmesi çok zor bir sıraya konulması, seçim öncesinde türban meselesinin gündeme gelmesinin istenmediğinin kanıtıdır. Seçim sonrası, anayasa çalışmalarıyla birlikte türban da çok yoğun olarak tartışılacaktır, ama AKP bu meseleyi seçim öncesinde tartışarak “karşı cephe”de bir katılaşma yaratmak niyetinde değildir.***Kürt seçmenler bakımından AKP’nin karşısında sadece BDP’nin bağımsız adayları var. AKP’nin tercihi bu adayların karşısına ılımlı ama adı bilinen birkaç aday getirmek oldu. Bu adaylar, AKP’nin Kürt meselesinde anlayışlı ama PKK ve Öcalan konusunda katı tavrından rahatsız olmayacak niteliktedir.BDP’nin çıkaracağı her fazla milletvekili AKP’den alınmış olacağı için AKP Kürt meselesindeki sıkışmaları listeye yeni giren ama siyasette deneyimli isimlerle gidermeyi düşünüyor. Bu tercihte de en azından Kürt seçmen gözünde bir denge sağlama imkânı var.***Erdoğan’ın çıtayı koyduğu yükseklikte yüzde 50’lik bir oy oranını ve Meclis’te referanduma gitmeden anayasa değiştirme çoğunluğunu elde etme var.Buna göre belirlenmiş aday listeleri kamuoyunda bir tartışma ya da tepki de uyandırmadı. AKP örgütlerinden bir tepki gelmediğine, gelmeyeceğine göre Erdoğan hedeflerine uygun bir seçim yapmış görünüyor.
Milletvekili adayları küçük şehirlerde fazla etkilidir, ama ülke seçmeninin tümü için bu listenin bütünü bir anlam taşır. AKP de CHP de BDP de dün ortaya çıkan milletvekili aday listeleriyle önümüzdeki döneme ilişkin politikalarının ana hatlarını açıklamış oldular.AKP, liderinin ağzından temel politikalarını zaten açıklamış, milletvekili aday listelerinin de o politikalara uygun olarak değişeceğini duyurmuştu. Bu beklenti yerine geldi, deneyimli partililerin yanına biraz daha genç ve biraz daha politik bir birikim katıldı.CHP, hem Ergenekon ile hem de kendi konumunun savaşını veren yüksek yargı ile arasına belli bir mesafe koydu. Kopma bekleyenler de vardı; kopma olmadı ama mesafe konuldu.İki partinin bu listelerin iç yankısı açısından durumları çok farklı. AKP’de de kuşkusuz listelerden memnun olmayanlar vardır, ama onlar tepkilerini açıkça dile getirmeyecek, örgütler aynı şekilde çalışacaktır. CHP’de ise örgütün bir kesimi, bunun ne kadar ağırlığı olacağını söylemek zor ama, ciddi bir bölümü seçim için çalışmak yerine, 12 Haziran akşamına hazırlanacak, oy oranı yüzde 30’a ulaşamazsa kavga çıkarmak için bekleyecek.***CHP açısından çıkacak milletvekili sayısından çok alınacak oy oranı önem taşıyor. AKP’de ise, Erdoğan’ın çıtayı yükseğe koyması dolayısıyla hem oy oranı hem de milletvekili sayısı önem taşıyor.AKP bunun için hem “sahiller” denilen ve yüzde 20-30 dolayında bir orana sıkıştığı bölgede etkisini artıracak hem de Kürt seçmene seçenek olabilecek isimleri de listelerine koydu.CHP’de ise “açılım” Kürt seçmene doğru olmadı, daha önce merkez sağ partilerde politika yapmış bazı isimlerin listelere konulmasıyla sağa doğru gerçekleşti. CHP’yi sosyal demokrat bir parti kılma misyonuna sahip oldukları iddiasındaki Kılıçdaroğlu ekibi, bu açılım yönü dolayısıyla seçime kadar sürekli sorgulanacaktır.CHP’den aday olan üç Ergenekon sanığının ikisinin sağdan gelmesi de o sorgulamanın ek unsuru olacaktır.***BDP’nin kendisi dışındaki Kürt çevrelere ve Türk solunun bazı kesimlerine açılmasıyla AKP’nin yaşayacağı sıkıntının benzerini CHP de “cumhuriyetçi güçbirliği”nin bağımsız adaylarıyla yaşayacaktır.MHP’nin yüzde 10 sınırında olduğu iddialarının yarattığı yıpranmaya tepkisi ise partinin eski kadrolarının da harekete geçirilmesi, bunların yanında yine daha önce merkez sağın başka partilerinde siyaset yapmış isimlerin yer alması oldu. İki hamlenin getirisinin ve götürüsünün ne olacağı, hem MHP örgütü hem seçmeni açısından, zamanla ortaya çıkacak.Milletvekili aday listelerinin tümüne bakıldığında, dört siyasi partinin ana eğilimlerinin ortaya çıkardığı genel manzarayı seçmenin toplu bir “değişim çabası” gibi algılaması mümkündür. Bunun, önümüzdeki dönemin temel meselelerinin çözümüne de olumlu bir katkısı olabilir.
Milletvekili aday listelerinin belirlenmesinde en büyük güçlük CHP’de yaşanıyor. Bu listeler CHP’nin önümüzdeki dönemde nasıl bir yön alacağının en önemli göstergesi olacaktır.Aday listelerinde “yeni CHP” vurgusunun tek başına egemen olması beklenmiyor, ama hangi anlayışın egemen olacağı, geleneksel muhafazakâr-devletçi siyasetin tasfiye sürecine girip girmeyeceği de böylece ortaya çıkacaktır.***Radikal ulusalcı Ergenekoncu çevrelerin kırk dolayında bağımsız adayla seçime girme kararı almış olmaları, bir yandan CHP yönetimine bir kolaylık sağlamıştır. Ancak bunun seçim sonucuna dönük pratik bir faturası olması da muhtemeldir.CHP’nin muhafazakâr-devletçi kanadı, Ergenekon olayında, o çevrenin avukatlığını yaparken radikal ulusalcıların parti içinde ciddi bir taban sağlamalarına da yol açtı. Radikal ulusalcı-devletçi çevrelerin kendi adaylarıyla ortaya çıkmaları, CHP’nin o kesimle bir mesafe almasına imkân sağlayacaktır, ancak kırk dolayındaki bağımsız adayın tümünün CHP’nin “kalesi” olduğu varsayılan bölgelerde aday olmaları da CHP’nin beslediği bir anlayışın CHP’den oy çalmasına, hatta bazı bölgelerde eksik milletvekili çıkarmasına yol açacaktır.Kılıçdaroğlu yönetiminin bu çevreyle araya mesafe koyma iradesine sahip olup olmadığı, adı geçen bazı Ergenekon sanıklarının aday gösterilip gösterilmemesiyle anlaşılacaktır. ***CHP yönetiminin, partinin sosyal-demokrat ve demokrat siyasetlere dönmesini, yenilenmesini sağlayacak şekilde bir “kopma” cesaretini göstermeyeceği görülüyor. Bu cesaretin gösterilmesi sonucu, milletvekili aday listelerinde, Deniz Baykal, Önder Sav ve onların çevresinde yer alan, ırkçılığa kadar varan siyaset üsluplarıyla partiyi yaralamış kimi isimler yer almayabilirdi.Milletvekili aday listeleri AKP ve MHP’de, 12 Haziran günü belki 1-2 puan düzeyinde bir oynamaya yol açabilir. CHP’de ise listelerin durumu çok daha büyük oranlarda sandığa yansıyacaktır. Bunun nedenlerinden biri de, listelerin niteliğinin örgütün çalışmasını etkilemesi ihtimalinin yüksekliğidir.CHP’nin aday listelerinin yapısı, önümüzdeki dönemde Meclis’in üstlenmesi ve hızlandırması gereken “demokratik açılım” ve “sivil anayasa” çalışmalarında ülkenin zaman kaybedip kaybetmeyeceğinin de ilk işareti olacağından, sadece CHP için değil bütün ülke için önemlidir.
Binlerce yetişkin şu anda, üniversite sınavına girmiş gençler kadar heyecanlı. Bazıları “yukarıdan” olumlu işaret almış olsalar da hepsi yarın akşam saat 17.00’ye kadar bu heyecanla yaşayacak!Milletvekili aday listelerini belirleyecek olan liderlerin “himmeti” demokrasinin en çok geçerli olması gereken bir alanı kaplamış durumda.Aday adayı milletvekili olabilmek için ne yapmış olursa olsun; ne kadar çalışmış, nasıl çalışmış olursa olsun, bunlar değil sadece liderin kanaati geçerli olacak.Lider adil olabilir, parti içi dengeleri iyi kavramış, halkın beklentilerini sindirmiş olabilir. Ama olmayabilir de. Himmet gelebilir de gelmeyebilir de!***Türkiye’de eksik demokrasiye yol açan bütün sorunlar çözülebilir, ama liderin iki dudağına bağımlı siyasi parti düzeni kolay kolay değişmez. Değişse de en son değişecek olan odur.Partilerin içinde siyaset yapanların yükselebilmeleri için en önde gelen kıstasın adı “sadakat” olarak konulmuştur ve kimsenin eski köyün âdetini değiştirmeye niyeti yoktur.Partililer için de kolaylık getiren bir sistemdir bu. Lider ve yakın çevresine sadakat görüntüsü vermeyi başarmakla kısıtlı bir siyasi faaliyet, düşünmek, üretmek, aramaktan çok daha kolaydır, rahattır.Demokratik siyaset daha ilk ve en temel aşamada sakatlandığı için, yukarıya doğru ilerledikçe sakatlıklar kaçınılmaz olarak üst üste yığılmaktadır.Her şeyden önce siyasi partiler yasası, bütün parti genel başkanlarının diktatörlüğü için gerekli bütün imkânları hazırlayınca, bu imkânlardan vazgeçmek, dışarıya karşı üslubu ne olursa olsun, bütün liderler için saflık anlamına gelir.***Demokrasiyi daha en başından, ilk adımından sakatlayan bu yapıdan faydalananların, seçim kanununa dokunmayı akıllarına getirmeleri de tabii ki sadece bir hayaldir.Hal böyle olunca da, “belki liderin gözü bir ara bana ilişir” diye parti genel merkezlerinde günlerdir dolaşıp duranların yüzlerindeki “sadık ve iyi çocuk” ifadeleri hem komik hem trajik manzaralar olarak hep gözler önünde kalacaktır.Bu seçimde oluşacak Meclis’in çok önemli bir görevi olacağını herkes tekrarlıyor: İlk kez “sivil” ve tam demokratik bir anayasa yapmak.Böyle bir anayasaya ulaşabiliriz, ama siyasetin ilk basamağındaki sakatlığın giderildiğini görme konusunda umutlanmak hâlâ saflık olarak duruyor.
Son anayasa değişikliği ve referandumla ilgili tartışmalarda 12 Eylül 1980 darbesi önemli bir yer tuttu. Darbe için ortamın “hazırlanması”, Balyoz planı davasına konu olan askeri seminer dolayısıyla da gündeme gelmişti. Bu seminerin “başında” yer alanların 12 Eylül darbesinin askeri adı olan “Bayrak Planı”na atıf yapmaları ve seminerde bazı kişilerin getirdiği önerilerin 12 Eylül 1980 öncesi yaşanan bazı şiddet olaylarıyla fazlaca benzerliği de dikkat çekmişti.***Referanduma sunulan anayasa değişikliğinde, 12 Eylül darbecilerini koruyan geçici maddenin kaldırılması iki yoruma yol açtı.Bir taraf bu değişiklik sayesinde darbecilere yargı yolunun açılacağı umudunu belirtti ve “yetmez ama evet”in önemli dayanaklarından biri bu beklenti oldu. Karşı taraf; AKP hükümeti ve politikaları konusunda “aşırı kuşkulu” olanlar ise bunun bir kandırmaca olduğunda ısrar ettiler. Türkiye’nin çeşitli yörelerinde 12 Eylül uygulamaları hakkındaki dava dilekçelerinin yürürlüğe konulmasındaki gecikmeler de “karşı” tarafın sürekli tekrarladığı bir siyasi unsur oldu.Nihayet dün Ankara’da 12 Eylül ile ilgili bütün dilekçelerin tasnifinin tamamlandığı ve bu soruşturma için bir savcı görevlendirildiği açıklandı.12 Eylül öncesinde, 1 Mayıs 1977’den başlayarak, İstanbul Üniversitesi’ndeki katliama, Sünni ve Alevilerin birlikte yaşadığı illerdeki kışkırtmalara, hatta Bülent Ecevit’e suikast girişimlerine kadar yaşanan birçok olay, Abdi İpekçi cinayeti ve katilin askeri hapisaneden kaçması da dahil, hep iç savaş ve darbe ortamı yaratmak isteyen bazı güçlerin çok faal olduklarını gösteriyordu. Tabii görecek gözü ve vicdanı olanlara...***12 Eylül darbesiyle birlikte, iç savaş ortamının nasıl yaratıldığını görmek istemeyenler, “nihayet canımız kurtuldu” gibi safiyane ve insani süsü verilmiş bir tepkiyle askeri yönetimin uygulamalarına da gözlerini kapattılar.İşkenceler, faili meçhuller; neden gözaltına alındığını bilmeyen ve asla bilmeyecek olan on binlerce kişinin yaşadıkları; baskınlar, kitap imhaları, gazete kapatmalar... Hepsinin hesabının sorulacağı günler nihayet gelmiştir.Bütün bunlar için ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına çarptırılacak olanların hapse girmesinden daha önemlisi, bu “ruhun”, 12 Eylül’den sonra da defalarca hortlayan bu “ruhun” ebediyen içeri tıkılması ve anahtarının denize atılmasıdır.