1982 yılı. Demirel ve diğer siyasiler, 12 Eylül askeri yönetimi tarafından gönderildikleri yarı açık hapishanelerden çıkmışlar.
Süleyman Demirel İstanbul’da, gazeteciler kendisiyle pek fazla görüşmüyor.
Birkaç nezaket cümlesi söyledikten sonra şöyle dedi: “Önce ülkeyi halaskâr zabitandan kurtarmak lazım.” Aniden söyleyiverdiği için pek anlaşılmadığını düşünüp cümleyi açtı:
“Ülkeyi sürekli olarak ‘kurtarmaya’ kalkan kurtarıcı subaylardan kurtarmak lazım...”
Adalet Partisi’ne genç yaşta genel başkan olduğu sırada, partinin genel merkezine bir saldırı olmuştu, saldırıyı düzenleyenler de aşağı yukarı biliniyordu. 1971’de muhtıra yedi, başbakanlıktan istifa etti. 1980’de askeri darbeye karşı çıkmadı.
1982’de yasaklıyken “ülkeyi halaskâr zabitandan kurtarmak lazım” diye düşünüyordu, ama tekrar geri dönüp önce başbakan ardından cumhurbaşkanı olduktan sonra, 28 Şubat 1997’de “halaskâr zabitan” tekrar harekete geçtiğinde o sözünü, o fikrini çoktan unutmuştu...
Hep “kurtarılmaya muhtaç” bir ülkede yaşıyoruz. Ülkemizin geleceğine katkıda bulunmak, siyaset ya da siyaset dışı faaliyetlerimizle halkımızın maddi ve manevi gelişmesine katkıda bulunmak gibi mütevazı(!) çabalara itibar etmiyoruz. Varsa yoksa “ülkeyi kurtarmak”.
Her an uçurumun kenarında, düştü düşecek durumda olduğumuza inandığımız için de sürekli olarak “ülkeyi kurtarmak” fikriyle yaşamak zorunda kalıyoruz. “Halaskâr zabitan” da ülkeyi kurtarmanın kendi görevi ve asli görevi olduğu inancına sahip olduğundan bu görevi yerine getirmek için her fırsatı kullanıyor.
1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin kazandığı anlaşılınca, komutanlar Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gidiyorlar, seçimin iptalini, iktidarın DP’ye verilmemesini istiyorlar. İnönü kesinlikle reddediyor. Aradan yedi yıl geçmeden tekrar ülkenin “kurtarılması ihtiyacı” ortaya çıkıyor ve cuntalar kuruluyor.
Bu arada sürekli olarak sandık ortaya çıkıyor, ama aynı soru da hep soruluyor: “Asker bize iktidarı verir mi?”
1965’te Adalet Partisi seçimi kazandığında aynı soru, 1973’te Ecevit Erbakan ile koalisyon kurmaya kalktığında aynı soru, 1983’te ANAP seçimi kazandığında yine aynı soru, 1995’te Mesut Yılmaz Erbakan ile koalisyon görüşmesi yaparken yine aynı soru, 2002’te AKP seçimi kazandığında yine aynı soru.
İsmet Berkan’ın 28 Şubat ve sonrasındaki siyasete müdahale faaliyetlerini anlattığı kitabı da adını bu sorudan almış: “Asker Bize İktidarı Verir mi?”
Bugün, Ergenekon ve Balyoz davaları dolayısıyla ortalıkta çok soru işareti dolaşıyor, 1997’yi, 2002’yi, 2007’yi unutturmak isteyenler de çok uğraşıyorlar. Bu konuda hesabı olmayanlar, 28 Şubat’ta yaptıkları “hizmetler”i unutturmak isteyenlerin dışındakiler İsmet Berkan’ın kitabını okuduklarında Ergenekon ve Balyoz planlarının hangi sürecin içinde yer aldığını göreceklerdir.
12 Eylül’ün en faal asker kişilerinden birisinin, 28 Şubat’ta da çok faal olmasının, sonra aynı kişinin Balyoz planlarının tepesinde çıkmasının bir “tesadüf” olduğunu düşünenler varsa, İsmet Berkan’ın kitabını bir kez daha okusunlar.
“Halaskâr zabitan” AKP’nin iktidara gelip kimileri tarafından tehdit olarak görülmesiyle ortaya çıkmadı ve gerçek şu ki, ülkenin sürekli olarak kurtarılmaya muhtaç olduğunu düşünenler var oldukça da onlar da var olacaktır.
Kurtarılmaya muhtaç olmayan bir ülke de herhalde Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet” dediği aşamaya gelmiş ülkedir. O halde ne yapmamız gerektiğini bir kez daha düşünelim.

