Necmettin Erbakan siyasi İslam’ı sandıktan çıkaran ve meşru siyaset yollarıyla iktidara getiren lider oldu. Zekâsıyla en alttan en üste çıkmayı başarırken, siyasi İslam’ı, klasik kalıplarıyla yeni dünyada geçerli kılmanın zor olduğunu hem kendisi gördü hem de görülmesini sağladı.60’ların sonunda Erbakan’ın siyasi parti olarak örgütlemesine kadar siyasi İslam sağ partilerin içinde bir kanat olarak varlık bulmuş, siyasi ve toplumsal gelişmelere “gizlice” ağırlık koyma çabası içinde olmuştu...1973’te CHP’de İsmet İnönü’yü deviren ve “ortanın solu” hareketiyle seçim kazanmış olan Bülent Ecevit, Erbakan ile koalisyon hükümeti kurunca ortaya çıkan tepkilere rağmen ilk kez ülkenin muhafazakâr kesimini “anlamaya çalışmak” da şart olmuştu. O dönemde sol ve sağ kavramlarının içeriği de yeni bir tartışmanın konusuydu. Bu tartışma hâlâ bitmiş değildir. Ancak o dönemde Erbakan’ın en başarılı “icraat”ı siyasi İslam’ı “devlet iktidarı” ile tanıştırmak oldu. Partinin elindeki bütün bakanlıklarda uygulanan büyük kadrolaşmayla ilk kez “devlet” içinde de geleneksel kamu görevlilerinden çok farklı bir kesim yerleşme imkânı buldu. Devletle arası hep “soğuk” olmuş bir kesim ilk kez devlet imkânlarını kullanmaya başladı.Bu konudaki tartışma ve çekişmeler hâlâ bitmiş değil, ama bugün bu konularda tavır alan birçok siyasetçi ve yorumcu hâlâ olayı AKP’nin iktidar olması ya da Gülen cemaatinin yükselişiyle sınırlı sanıyor.***Erbakan, Demirel’in “Milliyetçi Cephe” hükümetlerinde de ağırlığı kadrolaşmaya vermişti. Bu kadrolar, 12 Eylül askeri dönemi sonrasında da ANAP ile uyum sağlayabilmiştir.Erbakan’ı ilk kez başbakanlık koltuğuna oturtan Tansu Çiller’in bütün bu konularda, hatta siyasi İslam’ın ne olduğu konusunda da pek bir zihni faaliyeti olmamasının sağladığı “rahatlığın” ucu da 28 Şubat süreci olmuştur.Bu deneyimler Erbakan’ın temsil ettiği tarzda bir siyasi İslam’ın devrinin kapandığını da gösterdi. AKP bu arayışların ürünü olarak ortaya çıktı. Son olarak Erbakan’dan ayrılan bir grubun yeni parti kurması, siyasi İslam’ın geleneksel kadrolarının da aynı değişim süreçlerine katılma isteğinin bir ürünü olarak görülebilir.Bülent Ecevit 1973’te Erbakan ile koalisyon kurmasaydı, Tansu Çiller 1995’te Erbakan’ın başbakan olmasını sağlamasaydı ne olurdu, Türkiye’de demokratik süreçler daha hızlanabilir miydi, gibi soruların anlamı yoktur.
Her şeyi bol bol tartışıyoruz. Siyaseti tartışıyoruz, en uç fikirleri tartışıyoruz. Federasyon bile tartışılıyor. Siyasetçileri en ağır biçimde tartışıyoruz. Futbolu da ekonomiyi de en ağır biçimde tartışıyoruz.Gazeteciliği ise, ülkemizdeki “gazetecilik”leri tartışamıyoruz. OdaTV baskını ve sahibinin tutuklanması üzerine “misyon gazeteciliği” üzerine küçük bir tartışma oldu, ama devam edemedik. Böyle bir tartışmada konu olması gerekenler hapiste olunca tartışmak çoğumuza pek uygun gelmedi.Doğrusu şu ki, ülkemizdeki hem bölünmeyi hem demokratik gelişmeyi, hem geleceği daha sağlıklı tartışabilmemiz için, önce gazeteciliğimizi tartışmamız gerekiyor.Taraftar gazetecilik veya yandaş gazetecilik bir suçlama olarak havada uçuşuyor ve yandaşlık, taraftarlık sadece iktidara yakın olmak gibi algılanıyor. İşin aslına bakılırsa kamuoyunda “yandaş” sıfatını bir taraf, başarılı bir şekilde diğerinin üzerine yıktı. “Yandaş” sıfatı, kayıtsız şartsız bir taraftarlık anlatıyor. Oysa kendisine “yandaş” sıfatı yapıştırılmış olanlar kadar hatta daha fazla olarak karşı taraf da “yandaş” kaynıyor.Hükümetin hiçbir icraatını eleştirmemek, hükümet partisi ve liderinin her dediğini doğru kabul etmek kadar her yapılanı, her söyleneni yanlış kabul etmenin de “yandaşlık” olduğunu görmemekte ısrar ederek gazeteciliği tümüyle bir “taraftarlığa” dönüştürmek yaygın bir ruh hali oldu.***Bir siyasi parti organı olarak gazete çıkarılabilir, televizyon yayını yapılabilir, ama bu faaliyette yer alanların asıl kimliklerinin gazeteci olmadığını, “partici” olduğunu görmediğimiz ve gizlediğimiz zaman gazetecilik toplumun en az güvendiği kurum haline gelir, gelmiştir.Gazetecinin görüşleri olabilir hatta olmak zorundadır ki toplumu, dünyayı ve olayları tahlil edebilsin. Bununla birlikte, kendi görüşü olması “her haberi”, “her bilgiyi” topluma ulaştırmasına bir engel teşkil edemez.“Merkez gazetecilik” diye bir niteleme de yakın zamanlarda ortaya çıktı. “Merkez” sözüyle kastedilen, değişik fikirlerle birlikte “her haberi” verme çabası içinde olan, haberi kendi görüşüne göre gizlemeyen veya görmezden gelmeyen gazetecilik ise, böyle bir tanıma gerek yok, çünkü bunun adı sadece “gazetecilik”tir.“Gazetecilik” yapabilmek için de öncelikle bu işi sevmek ve meslek olarak benimsemek gerekiyor. Fakat ne yazık ki mesleği sevmeyen, işlevine de inanmayan, gazeteciliği sadece bir “nüfuz” ve “zenginleşme” imkânı olarak gören kimilerinin öne çıkması toplumumuzu gazetecilikten soğutmakta çok etkili olmuştur.Kimileri kendisini “misyon sahibi” olarak görüyor olabilir.Ne var ki bu kişilerin “misyon gazeteciliği” diye bir faaliyet tarzını ortaya çıkarması, istihbarat ve psikolojik savaş çalışmasıyla gazeteciliği birbirine karıştırması yine “gerçek yandaş” tarafın başarılı bir operasyonu olmuştur.***Siyasi iktidarla ilişkileri, iktidarın medyaya yönelik baskı girişimlerini yandaşlığın gerekçesi olarak göstermek sadece kılıf uydurmaktır. Siyasi iktidarlar zaten gazetecileri sevmezler. Bizde, İnönü dâhil, Menderes dâhil, Demirel dâhil, Özal dâhil, 12 Eylül askeri yönetimi dâhil, Çiller dâhil, Yılmaz dâhil bütün siyasi iktidar sahipleri basınla oynamış, kendi “yandaş medya”larını yaratmak istemişlerdir.Yine de bütün bu girişimlerin karşısında duran bir gazetecilik, gazetecilik görevini yerine getirmekten başka amacı olmayan meslek insanları olmuştur. İktidarın gazetecilikle ilgili doğrudan ve dolaylı uyguladığı, rahatsızlık yaratan icraatlarına her gazeteci tepki duyabilir. Ancak bunlar gazetecilik görevini yerine getirmemek için bir bahane olarak kullanılamamalıdır. Tersi olduğunda bir değil, iki türlü ‘yandaşlık’ ortaya çıkar ki, şu anda buna çok yaklaşılmıştır.***Kendini “merkez medya” içinde sunarak, “misyon gazeteciliği”ni yüceltmeye çalışanlara düşen, gidip doğrudan benimsedikleri misyon için çalışmaktır. Örneğin yeni bir gazete çıkacak. Küçük bir siyasi partinin bu gazetesinin, daha önceki gazete ve dergilerinde olduğu gibi gazetecilik yapacağına da kuşku yok. Yasalar içinde kalmak koşuluyla bunu yapmalarında herhangi bir sakınca yoktur da, bunu “gazetecilik” olarak sunduğunuz, orada olmaya imrendiğinizi yazdığınız zaman yapmanız gereken hemen oraya gidip, o “misyon” için çalışmaktır.Bu gerçekleri görerek tekrar gazeteciliği tartışmamız gerekiyor. Tartışmadığımız, özellikle de gazeteciler tartışmadığı sürece, bütün kavramlar yine birbirine karışmış halde insanların kafalarını karıştırmaya devam edecektir.Toplumun medyayı ve gazetecileri “çıkar-iktidar” ikilisinin peşinde görevini ihmal eden bir “sektör” olarak görmekten çıkabilmesi için gazeteciliğin açık tartışma alanına girmesi şart olmuştur.
Son birkaç gün “heyecanlı olaylar” üst üste gelince, gazetecilerin daha dikkatle izlemesi gereken bazı olaylar geri planda kaldı. 36 yıllık gazetecilik yaşamında benzeri neredeyse yüzlerce olay görmüş olunca insan kanıksamış gibi bakıyor ama nasıl kanıksanabilir bu olaylar:Hrant Dink cinayeti hakkında önemli bir kitap yayımlayan Adem Yavuz Arslan ciddi tehditler aldı. Mehmet Metiner’i öldürmek üzere PKK bir katil “görevlendirdi.” Bu haber, Odatv baskınının gölgesinde kaldı. Tehditlerin, ölüm kararlarının nedenleri çok açık.Arslan’ın Hrant Dink cinayetiyle ilgili araştırmalarını, yayınlarını durdurmasını isteyenler var. Onlar kimler olabilir?Mehmet Metiner, Kürt sorunun barışçı çözümü için yoğun çaba gösteren bir yazar olduğuna göre, onun öldürülmek istenmesinin nedeni de belli. Bu kararı verenler kimler olabilir?***Bir de çok yakın geçmişe dönelim:Uğur Mumcu, öldürülmeden önce Abdi İpekçi’nin katilinin bağlantılarını araştırmaya devam ediyor ve daha sonra “Susurluk” olarak ortaya çıkan örgütlenmenin ilk bilgilerini yayınlıyordu. Uğur Mumcu’yu kimler öldürmüş olabilir?Savcı Doğan Öz, ülkenin en karmaşık günlerinde kontr-gerilla ile ilgili bazı bilgilere ulaşmış ve görevini yapmaya karar vermişti. Göz önünde öldürüldü, katilleri belli olduğu halde kurtarıldı? Kimler yapmış olabilir?Mehmet Metiner, Adem Yavuz Arslan haklıdırlar; ama biz hep böyle bir ülkede, gazetecilerin, düşünen insanların hep vurulduğu, dövüldüğü, tehdit edildiği bir ülkede yaşadık.Sadece kendimizin tanık olduğumuz, yakınından izlediğimiz olayları sıraladığımızda korkunç bir tablo, vicdan sahibi herkesin isyan edeceği bir manzara görüyoruz. Ve anlaşılıyor ki, ülkenin aynı ortamda yaşamakta devam etmesini isteyenler var. Bunlar kimler olabilir?***Mehmet Metiner ve Adem Yavuz Arslan, tıpkı Soner Yalçın gibi gazetecilerin ve gazeteci örgütlerinin kendilerine destek olmadığından yakındılar. Haklıdırlar, basında dayanışma yok.Arkadaşlar, 36 yılda dayanışma olduğunu biz görmedik.12 Eylül’ün askeri mahkemelerinde yüzlerce saat geçirirken, genç subayların “kalk ayağa”, “ellerin yanda dursun” azarlarını işitirken, yanımızda bir gazeteci yoktu. Sevgili hukukçularımız Orhan Apaydın ve Gülçin Çaylıgil vardı. Yargılanan, gözaltına alınan, mahkûm edilen gazetecilerle ilgili haberleri yalnız kendi gazeteleri ve gazeteci onuruna sahip bir gazete verirdi. Bugün “demokrasi âşığı” birçok basın mensubu farklı görüşteki gazetecilere karşı sıkıyönetimin harekete geçmesi için yayın yapardı. Maalesef böyleydi, bugünkü manzaraya da onun için şaşırmıyoruz. Fazlasıyla alıştık.Peki böyle nereye kadar gidebiliriz?Güle güle İsmailBirlikte çok uzun çalıştık, çok kavga ettik. Beni defalarca karikatürlerine çıkartıp öcünü aldın. Hayvanlar bandında yer alan tek insan olmamı da sağladın. Her kavgadan sonra hızla barıştık, sen gelip son bulduğun espriyi, konuyu kahkahalar içinde anlattın. Her gün yeni bir öneriyle geldin. Gülerek ve bağrışarak birlikte yıllar geçirdik... Ben seninle dost olmaktan ve birlikte çalışmaktan çok zevk aldım. Umarım sen de almışsındır.Gittiğin yerde kahkahan bol olsun sevgili İsmail.İzinBiraz yorgunluk bastı, manen uzaklaşma ihtiyacı ortaya çıktı. Yıllık iznimin küçük bir bölümünü kullanacağım. Haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kalın.
CHP Genel Başkanı, “Nerede bu Ergenekon, gideyim üye olayım” derken, herhalde eski Susurlukçuları, faili meçhul cinayet sanıklarını, bomba atanları, askeri malzemeyi dışarı çıkardığı için askeri mahkemede mahkûm olanları, “Jitem’i ben kurdum” diye övünerek yasa dışı faaliyetleri itiraf edenleri kastetmiyordur.Hrant Dink’i tehdit edenleri de kastetmiyordur, cinayeti işleyenlerin ilişkili olduğu kamu görevlilerini de kastetmiyordur. Siyasi iktidarı zora sokmak için plan yapan, böyle bir görevi olmadığı halde plan yapıp “ülkeyi nasıl istikrarsızlığa sokarız” diye tartışanları da kastetmiyordur.Başbakan’ı “dinleyenleri” de kastetmiyordur. Başbakan’a suikast planı yapanları da kastetmiyordur. Askeri mahalde döşeme altına belge gizleyenleri, “belgelerde bir şey yok” diyen ama onların neden yeraltına gizlendiği sorusunu duymazdan gelenleri de kastetmiyordur.***Bunlar ve bunlara benzeyen çok sayıda faaliyet yüzünden yargılananlar ile aynı safta bulunmak isteyen bir sosyal demokrat lider olabileceğini düşünmek mümkün değil.Bunları, bu ağır suçlamalar altında olanları kastetmediğine inandığımız zaman onun da kendisine göre bir “Ergenekon tarifi” olduğunu düşünebiliriz.CHP Genel Başkanı da, çok sayıda vatandaş gibi Ergenekon ve ilişkili davalar konusunda kuşkuludur. Ama onun ve çok sayıda vatandaşın kafasında kuşkular, soru işaretleri dolaşıyor, yukarda saydığımız ağır suçlamaları, hatta kimi yargı kararlarını unutma noktasına gelebiliyorlarsa; onun ve aynı kuşkuyu taşıyanların neden hâlâ bu noktada oldukları üzerinde de düşünmek gerekiyor.Bunun nedeni olarak, soruşturma ve dava sürecinde yapılan kimi yanlışları görebiliriz.İlhan Selçuk’tan Türkan Saylan’a ve son olarak da Odatv operasyonuna kadar açıklaması yapılmamış uygulamalar hâlâ insanların davanın esasından uzaklaşmasına, insanları “asıl” meseleden uzaklaştırmaya çalışanların başarılı olmasının önünü açıyor.Soner Yalçın’ın yönettiği yayınlar “ulusalcı” nitelikte olabilir, böyle görülebilir. Ama bir yayıncı, bir yazar gözaltına alındığı zaman bunun açıklamasının çok net olarak yapılması şarttır. Yapılmadığı zaman da insanlar olayın özünü kaybetmeye başlar, “ben de Ergenekon’a üye olacağım” diyen bir “solcu” siyasetçi de çıkar ve bu sözüyle alkış toplar.***Ergenekon ve Balyoz davaları, en önemli siyasi davalardır ve sağlıklı bir şekilde yürütülmeleri, gerçek bir temizlenme için şarttır. Ama davanın içine bir yazar ve yayıncı konulup da bunun çok haklı gerekçeleri ortaya konulamadığında en büyük zararı bu davaların inandırıcılığı görüyor.
Muvazzaf ve emekli generallerin, amirallerin, emekli kuvvet komutanlarının tutuklanması, yarım yüzyıllık gecikme ve yanlışların hazin bir finali olarak günümüzde gerçekleşti. Manzara hiç de hoş değildir.Hiç kuşkusuz, bu noktaya kadar gelmesinde çok farklı çevre ve siyasetlerin de büyük payı vardır.27 Mayıs 1960 darbesinin ardından siyaset, asker müdahalesinin ilk ve son olması için gerekeni yapacağına tam tersini yaptı. Birileri müdahaleyi bir şekilde kabullendi, başka taraflar ise çeşitli siyasi amaçlarla kullanma yoluna gitti. Hem “kolay devrim” peşinde olanlar hem “kolay temizlik” peşinde olanlar ordu üzerinden sonuna kadar siyaset yapma yolunda birleşti.***Beceriksiz siyasilerin, koltuk peşindeki hırs erbabının Silahlı Kuvvetler üzerinden yürüttüğü kısır siyasetlerin önce Silahlı Kuvvetler’e zarar vereceğini görmek için kâhin olmaya da gerek yoktu.27 Mayıs’ta başbakanı idam edilen Demokrat Parti‘nin devamı olduğunu söyleyen Adalet Partisi seçim kazanıp iktidar oldu.12 Mart‘a karşı çıkan Ecevit ilk seçimde iktidar oldu.12 Mart‘ta gönderilen başbakan Demirel tekrar seçimleri kazandı.12 Eylül’de yükselen sola karşı “mütedeyyin gençler” yetiştirme ve dini referanslarla topluma yön verme politikasının sonucu siyasi İslam’ın tırmanışı oldu. Ve birileri bu kez de 12 Eylül’ü tümüyle unutmuş olarak 27 Nisan muhtırasıyla AKP’nin oy patlaması yapmasını ve cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili referandumda rahatça evet çıkmasını sağladıklarını da anlamadılar.***Yirmi birinci yüzyılın başında siyaset üretemeyenler, topluma güven veremeyenler, toplumu inandıramayanlar sürekli olarak yüzlerini Silahlı Kuvvetler’e döndüler. Sadece günlüklerde değil, gazete manşetlerinde “kaynama”nın nasıl sağlandığı görüldü, bunlar mahkeme kayıtlarına da girdi.“Kaynamayı sağlama” faaliyetlerinin yasal durumu yargılamaların sonunda belli olacak. Olup bitenlere savcı ya da avukat gibi bakmak yerine elli yıllık yanlışların tekrarlanmaması için güçlü bir toplumsal iradenin ortaya çıkmasını sağlamak hâlâ her yandan siyasilerin ve fikir üreticilerinin görevidir.Daha önce böyle yapılsaydı bu tutuklamalar, hoş olmayan görüntüler, gereksiz acılar yaşanmayabilirdi.Yarım yüzyıl boşa geçti, ama hâlâ, kimsenin hapse girmeyeceği, siyasetin kurallarıyla yapıldığı bir demokrasi ruhu için uğraşmak zorundayız.Şu anda başta Balyoz olmak üzere bütün ilgili davaların çok hızlı ve sağlıklı bir şekilde sonuçlanması herhalde bütün mantık ve vicdan sahiplerinin ortak temennisidir.
Önemli bir araştırma, Metropoll tarafından geçen hafta açıklandı. “Endişeliler” başlıklı araştırmada ele alınan kesim de toplumun bu kesimi.Endişenin “ana” kaynağı, hâlen “laik hayat tarzının tehlikede olduğuna” ilişkin kanaatler. Aynı “endişe”nin devamı olarak da toplumdaki “dindarlaşmanın artması” görülüyor. Laikliğin tehlikede olmasıyla ilgili “endişe” bugünün meselesi değil. Daha 1950 yılında Demokrat Parti’nin bazı icraatları bu endişeyi ortaya çıkartmıştı. Ezanın Türkçeden tekrar Arapçaya çevrilmesi de “endişe”yi ortaya çıkaran en önemli karar olarak anılmaya devam ediyor.***“Endişe”yi besleyen olayların çokluğunun ya da azlığının, bazılarınınsa “münferit” olmasının önemi yok. Önemli olan, herhangi bir olayın yorumlanış biçiminin endişe yaratması.Endişe varsa endişelenen haklıdır.Metropoll’ün araştırmasında bir kesimin ekonomik sıkıntı veya kendi ekonomik durumlarındaki kötüye gidişle diğer endişeleri birleştirdiği de orta çıkıyor.Bu araştırmayı, seçim kampanyası öncesinde bütün siyasilerin iyi okuması gerekiyor. Çünkü “endişeliler” arasında AKP’ye oy verenler de olduğu gibi, “askeri müdahaleyi” bir çözüm olarak görmeye devam edenlerin oranı da ciddiye alınması gereken bir düzeyde.***Siyasi iktidara talip olanların, seçim kazandıkları andan itibaren sadece kendilerine oy verenlerin değil, kendilerine oy vermeyen ve en karşı olanların da başbakanı, bakanı olabilmeleri, demokrasideki “uzlaşma”nın temelidir.AKP, sekiz yıllık çoğunluk iktidarının, üçüncü genel seçimini kazanmaya çok yakınken hâlâ cumhuriyetin temel ilkeleriyle ilgili endişesi olanları, askeri müdahaleyi bile çözüm olarak görebilenleri “ikna” etmek zorundadır.“Ne yaptık ki hâlâ endişelisiniz” türünden yakınmaların endişeleri gidermekte etkili olmadığı da bu araştırmadan net olarak anlaşılıyor.***Endişeliler arasında “demokrat” olanların “militarist” olanlara göre oldukça düşük oranda olmalarının kaynağının, sosyal demokratların ve genel olarak sol parti ve fikir hareketlerinin geleneksel devletçi ruhla siyaset yapmaları olduğunu görebiliriz.Bu da sadece CHP açısından değil, kendini “sol” olarak niteleyen bütün siyasi parti ve hareketlerin de kendilerini “demokrasi” açısından gözden geçirmeleri gereğini ortaya koyuyor.
Tunus’ta başlayıp Mısır’la devam eden halk ayaklanmaları yaygın bir heyecan uyandırdı ve unutulmuş bir kelimeyi, “devrim”i tekrar hatırlattı.O heyecanla “Tunus devrimi” deniyor, “Mısır devrimi” deniyor; 1789 Fransız Devrimi bile bunlarla birlikte anılıyor.Elbette ki “devrim”den önce “devrim şartları” var...Bu ülkelerde ve bu ülkelere benzeyen başka ülkelerde diktatörlükler “halktan” kaynaklanmayan güçlerle sürdürdükleri iktidar ve yönetimi artık sürdüremez duruma gelmişlerdir.Aşiret, kabile ya da ayrıcalıklar üzerine kurulu tek parti ya da ordu gücüne dayanan iktidarlar bir süredir ülkelerini yönetmekte çok güçlük çekiyorlar. Yönettikleri halklar da artık bunlar tarafından yönetilmek istemiyor. Bu durumda da “devrim şartları” ya da “devrimci durum” ortaya çıkmış oluyor.Ama şu anda adı geçen ülkelerde “devrim” olabilmesi için “şartlar” kadar gerekli olan, olmazsa olmaz bir “unsur”un varlığından söz edilemiyor: Devrimciler yok.Bir yanda ağır hayat şartlarından diğer yanda baskılardan ve kısıtlamalardan bunalmış, kelleyi koltuğa alıp sokağa çıkmış milyonlarca kişiyi “yönlendirme” yeteneğine ve becerisine sahip siyasi güçler ortada görünmüyor.***Adı geçen ülkelerde, ayaklanmaları devrime dönüştürmesi beklenecek, demokrasi ve özgürlük bayrağını taşımaya aday olan siyasi güçlerin hemen tümü “dini referanslı”dır.Dini referanslı siyasi güçlerin “devrimci” olup olamayacağı, demokrasi ve özgürlük bayrağını taşıyıp taşıyamayacakları ve kendilerinin, toplumlarının talep ettiği “haklar” konusunda ne kadar “ehil” oldukları fazlasıyla kuşkuludur.Bu nokta üzerine düşünebilmek için eldeki tek kaynak İran İslam Devrimi’dir. O “devrim”in getirdiği toplumsal, hukuki ve siyasi yapının bugün Tunus, Mısır ve aynı heyecanla kıvranan diğer Orta Doğu halklarını tatmin etmesi çok güçtür.***Toplumun iradesini, taleplerini, özlemlerini, hayallerini kavrayıp yönlendiren “devrimci”lerin bulunmadığı durumlarda, bugün Mısır’da olduğu gibi, diktatör gitse de yerini o diktatörün dayanmış olduğu silahlı siyasi güç alır.Geçen yüzyıldan kalma diktatörlüklerin son nefeslerini verir hâle gelmiş olmaları küçümsenecek bir durum değildir, en azından bu yüzyılda “demokrasi” ruhunun etkisinin artacağını gösteriyor.Devrimcilerin olmaması ise demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesi süreçlerini uzatacak, eski yapıların dayanaklarının direnmesini kolaylaştıracaktır.Şu anda bu aşamadayız.
Faili meçhullerle ilgili olarak daha önce CHP’lilerin ve BDP’lilerin Meclis’te çeşitli önergeler verdikleri ve bunların AKP’lilerin çabasıyla gündeme giremediği doğrudur.Bu önergelerin zamanlaması, üzerlerinde iyi çalışıp çalışılmadığı tartışmalıdır, ama böyle girişimler olmuş ve AKP’liler bu girişimlere rağbet etmemiştir.Başbakan’ın son olarak “Cumartesi Anneleri” ile yaptığı görüşmenin ardından, “en azından” kendi başbakanlığı döneminde gerçekleşen bir kayıpla ilgili hızlı bir şekilde harekete geçilmesi “seçim yatırımı” olarak görülebilir.Varsın seçim yatırımı olsun.Sonuçta Meclis İnsan Hakları Komisyonu bir alt komisyon kurmuştur. Bu durumda asıl yapılması gereken, “seçim yatırımı” diyerek, “aceleye getirildi” diyerek karşı çıkmak değil bu komisyonun gerektiği gibi çalışmasını sağlamak, olayın “kaynatılmaması” için uğraşmaktır.***Bu tür girişimlerin seçim öncesi ardı ardına gelmesi tabii ki özel olarak düşünülmüş bir zamanlanmayı akla getirebilir. Ama ondan çok daha önemlisi, bu meselelerin araştırılmasıdır, CHP de bu araştırmaların gereği gibi yapılması için çalışarak “seçim yatırımı” yapsın.Hrant Dink davasında son olarak özel yetkili Başsavcılığın aldığı, otuz kamu görevlisiyle ilgili soruşturma kararı konusunda da İçişleri Bakanı’nın açıklaması kafaları karıştırdı. CHP bu sürecin takipçisi olsun, söz konusu kamu görevlilerinin yine korunup kollanmasına karşı girişimlerde bulunsun, kamuoyunu da uyanık tutsun. Bunu isterlerse seçim yatırımı olarak yapsınlar, yeter ki yapsınlar.***Seçimler yaklaşırken bu gibi konuların gündeme gelmesi, kamuoyunun bu “davaların takipçisi” olduğunu gösteriyor. CHP de bunların takipçisi olduğunu göstermekle yükümlüdür.Cumartesi Anneleri’ne yıllardır uzak duran, dövülmelerini seyreden sadece AKP değildir.AKP bugün Cumartesi Anneleri’ne sahip çıkıyorsa CHP daha güçlü bir şekilde sahip çıksın.Her seçim öncesinde iktidarlar “seçim yatırımları” yapar; bu, oyunun kurallarından biridir. İlk kez seçim yatırımlarının içine faili meçhullerin, siyasi cinayetlerin girmesi çok hayırlı olmuştur ve bu karanlık günlerin aydınlanması yönünde katkıda bulunan herkese toplum teşekkür edecektir.