Son birkaç gün “heyecanlı olaylar” üst üste gelince, gazetecilerin daha dikkatle izlemesi gereken bazı olaylar geri planda kaldı. 36 yıllık gazetecilik yaşamında benzeri neredeyse yüzlerce olay görmüş olunca insan kanıksamış gibi bakıyor ama nasıl kanıksanabilir bu olaylar:
Hrant Dink cinayeti hakkında önemli bir kitap yayımlayan Adem Yavuz Arslan ciddi tehditler aldı.
Mehmet Metiner’i öldürmek üzere PKK bir katil “görevlendirdi.” Bu haber, Odatv baskınının gölgesinde kaldı.
Tehditlerin, ölüm kararlarının nedenleri çok açık.
Arslan’ın Hrant Dink cinayetiyle ilgili araştırmalarını, yayınlarını durdurmasını isteyenler var. Onlar kimler olabilir?
Mehmet Metiner, Kürt sorunun barışçı çözümü için yoğun çaba gösteren bir yazar olduğuna göre, onun öldürülmek istenmesinin nedeni de belli. Bu kararı verenler kimler olabilir?
Bir de çok yakın geçmişe dönelim:
Uğur Mumcu, öldürülmeden önce Abdi İpekçi’nin katilinin bağlantılarını araştırmaya devam ediyor ve daha sonra “Susurluk” olarak ortaya çıkan örgütlenmenin ilk bilgilerini yayınlıyordu. Uğur Mumcu’yu kimler öldürmüş olabilir?
Savcı Doğan Öz, ülkenin en karmaşık günlerinde kontr-gerilla ile ilgili bazı bilgilere ulaşmış ve görevini yapmaya karar vermişti. Göz önünde öldürüldü, katilleri belli olduğu halde kurtarıldı? Kimler yapmış olabilir?
Mehmet Metiner, Adem Yavuz Arslan haklıdırlar; ama biz hep böyle bir ülkede, gazetecilerin, düşünen insanların hep vurulduğu, dövüldüğü, tehdit edildiği bir ülkede yaşadık.
Sadece kendimizin tanık olduğumuz, yakınından izlediğimiz olayları sıraladığımızda korkunç bir tablo, vicdan sahibi herkesin isyan edeceği bir manzara görüyoruz. Ve anlaşılıyor ki, ülkenin aynı ortamda yaşamakta devam etmesini isteyenler var. Bunlar kimler olabilir?
Mehmet Metiner ve Adem Yavuz Arslan, tıpkı Soner Yalçın gibi gazetecilerin ve gazeteci örgütlerinin kendilerine destek olmadığından yakındılar. Haklıdırlar, basında dayanışma yok.
Arkadaşlar, 36 yılda dayanışma olduğunu biz görmedik.
12 Eylül’ün askeri mahkemelerinde yüzlerce saat geçirirken, genç subayların “kalk ayağa”, “ellerin yanda dursun” azarlarını işitirken, yanımızda bir gazeteci yoktu. Sevgili hukukçularımız Orhan Apaydın ve Gülçin Çaylıgil vardı. Yargılanan, gözaltına alınan, mahkûm edilen gazetecilerle ilgili haberleri yalnız kendi gazeteleri ve gazeteci onuruna sahip bir gazete verirdi. Bugün “demokrasi âşığı” birçok basın mensubu farklı görüşteki gazetecilere karşı sıkıyönetimin harekete geçmesi için yayın yapardı. Maalesef böyleydi, bugünkü manzaraya da onun için şaşırmıyoruz. Fazlasıyla alıştık.
Peki böyle nereye kadar gidebiliriz?
Güle güle İsmail
Birlikte çok uzun çalıştık, çok kavga ettik. Beni defalarca karikatürlerine çıkartıp öcünü aldın. Hayvanlar bandında yer alan tek insan olmamı da sağladın. Her kavgadan sonra hızla barıştık, sen gelip son bulduğun espriyi, konuyu kahkahalar içinde anlattın. Her gün yeni bir öneriyle geldin. Gülerek ve bağrışarak birlikte yıllar geçirdik... Ben seninle dost olmaktan ve birlikte çalışmaktan çok zevk aldım. Umarım sen de almışsındır.
Gittiğin yerde kahkahan bol olsun sevgili İsmail.
İzin
Biraz yorgunluk bastı, manen uzaklaşma ihtiyacı ortaya çıktı. Yıllık iznimin küçük bir bölümünü kullanacağım. Haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kalın.

