Turgut Özal bir konuda tartışma yaratmak, kamuoyundaki eğilimleri ölçmek istediği zaman doğrudan ya da dolaylı olarak o konuyu ortaya atar, tartışmaları izler, bazen tartışmaya devam eder, bazen de konuyu gündemden kaldırırdı.Başbakan Erdoğan da benzer bir yöntemi açıkça uygulamaya başladı. Daha önce birkaç kez gündeme gelip giden “başkanlık sistemi” tartışmasını başlattı. Sonra da “iki partili sistem” diye bir konu ortaya attı.***İki partili sistem konuşulduğu zaman yine önce ABD geliyor.Amerikan başkanlık sisteminin iç denetimlerini sağlayan dengelerden biri de, iki partinin yaklaşık eşit güçlerle iktidara gelip gitmeleri ile sağlanıyor.Siyasi yapıları iki büyük parti arasındaki denge üzerine kurulu diğer ülkeler arasında İngiltere ve İspanya da akla gelen ilk örnekler. Ancak bu ülkelerde, sistemin iki büyük parti üzerine kurulmuş olması toplumsal ve siyasi gelişmelerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.Bazı ülkelerde “zorlama” üzerine kurulu iki partili sistemler de var olmuştur. Her zaman kazanan ve zaten gerekli ayarlamalar hep seçim kazanması üzerine yapılmış olan bir büyük parti ve karşısında da zaten iktidar olması mümkün olmayan bir küçük muhalefet partisi üzerine kurulmuş “zorlama” ve sahte demokratik yapılar da görülmüştür.***Türkiye’de iki partili bir siyasi yapının toplumsal koşullarını sağlamak için de bayağı zorlama gerekir.Bunun için öncelikle bir büyük “devlet partisi” olmalıdır ki, gerektiğinde “solculuk” gerektiğinde “radikal sağcılık”, gerektiğinde “muhafazakârlık” yapacak böyle bir partiyi kurgulamak için daha büyük toplumsal krizlerin, hatta dış krizlerin mevcut olması gerekir. Böyle bir durum, günümüzde ulaşılmış olan demokratik unsurlardan bayağı fedakârlık da gerektirir.Buna karşılık “fiili” bir iki partili sisteme, geçici de olsa, mecbur kalma ihtimali vardır.MHP’nin bu seçimde Meclis dışında kalması durumunda Meclis’te Turgut Özal’ın da bir zamanlar istediği “iki buçuk parti” kalmış olacaktır.Ancak yine bugünkü koşullar içinde düşünürsek, bu durum, yine “fiilen” bir tek parti sistemine gidişin başlangıcı da olabilir.İki partiden birinin seçim kazanma umudu olmadığı hallerde sistemin adı iki partili değil tek partili sistem olacaktır.Böyle bir fiili tek parti sisteminin barındırdığı tehlikeleri saymaya gerek yok, onları herkes biliyor, tahmin ediyor.
Vatandaş Türk yargısının çalışmasından, “adalet dağıtması”ndan memnun mu, değil mi? Güçlü bir yargı reformu gerekli mi değil mi?Şu anda Meclis’te görüşülmekte olan yargıyla ilgili yasa değişikliklerine tümüyle karşı çıkanlar, önce kendilerine bu soruları sorsunlar ve samimiyetle cevap versinler.Türkiye’de yargı “reformu” neredeyse kırk yıldır gündemde.Konuya sadece “vatandaşa hizmet” açısından yaklaşıldığı zaman bile ciddi bir “çöküntü” tablosu ortaya çıkıyor.O tablodaki en somut görüntü de on yılda bitirilemeyen davalar ve Yargıtay’da birikmiş 1.5 milyon dosya!..Bu durumun devam etmesinin önüne geçmek siyasi iradenin ve bizzat yargının kendi görevidir, acil görevidir.***Şu andaki çöküntüyü gidermek için Yargıtay’da yeni dairelerin açılması isteniyor. Hayır deniyor.Yargıtay’ın yükünü hafifletmek ve süreleri kısaltmak için ara mahkemeler kurulsun deniyor. Hayır diyorlar. Yüksek yargının “birbirini seçmek” üzerine kurulu düzeninin yarattığı “kapalı kast” durumu değişsin ve bütün yargının katılımıyla sağlanacak bir düzen kurulsun deniliyor. Buna da hayır...CHP’nin önce “halkı direnişe çağıran”, sonra da çalışmaları terk eden komisyon üyesi milletvekillerinin yargının içinde bulunduğu tablodan çıkarılması için ne yapılmasını istedikleri, bu konuyla ilgili bir fikirleri duyulmadı. Söyledikleri tek cümle “siyasi iktidar yargıyı ele geçiriyor.” Bu sözü her fırsatta tekrarlayanlar, “peki ne olsun” sorusuna herhangi bir karşılık getirmedikleri sürece de halkı direnişe çağırmak, çalışmaları boykot etmek gibi girişimlerinin hiçbir ciddiyeti olamayacağını görmemekte ısrar ediyorlar.***Türkiye’de yargı bugün siyasallaşmadı, yargı hep siyasi idi, “vatandaşa karşı devleti korumak” mantığıyla çalışan yargı, siyasetin ta kendisini yapmaktadır.12 Eylül’de darbe yapıp iktidarı ele geçirenlerin istediği gibi çalışıldığının, yukarıdan talimatla idam cezası verildiğinin tanıklıklarıyla dolu bir yargı tarihimiz var.Askeri yönetimin istediği gibi işleyen yargı, siyasetin emriyle çalışan bir yargıdır. Bunun yüzlerce değil binlerce örneği vardır.***Yargının olduğu gibi kalmasını isteyenlerin, iki vatandaşından birisinin yargıyla ilişkisi olan bir ülkede bu taleplerine nasıl bir karşılık bulacağını tahmin etmek zor değildir.Sosyal demokrat bir siyasetin yargı konusunda, bizim yargımız konusunda çok daha köklü reformlar talep etmesi ve bunun önerilerini getirmesi gerekir.Vatandaşa hizmet vermek değil devleti korumak üzerine kurulu bir yargı sistemine karşı çıkmak yerine “bugünkü yargı düzeni olduğu gibi kalsın” mücadelesini vermeye çalışmak en kaba devletçi ruhun ürünüdür ve CHP bu kadar önemli bir konuda o noktada durmaya devam ediyor.
Demokrasi meseleleri konuşulurken, bazı ülkeler için “onlara uygun değil” diyenler çıkar ve çoğu bizim yakın çevremizdeki ülkelerin isimlerini sayarlardı.Bizim için de öyle düşünenler vardı, bize de kısıtlı bir demokrasinin yeterli olduğunu, zaten halkın fazla demokrasi istemediğini ciddi ciddi savunanlar vardı, hâlâ da var.Tunus ve Mısır birer “polis devleti”ydi. İkisinde de en büyük “istihdam” alanları açık polis, gizli polis gibi örgütlerdi.Doğu Almanya da öyleydi...Bu ülkelerin halklarının bunca polis gücüne rağmen “yeter artık” diyebileceklerini düşünenler de saf ya da aşırı iyimser demokratlar olarak görülürdü.***Tunus’un hemen ardından Mısır halkının ayaklanması dalganın boyunun büyüyeceğini gösteriyor. Birçok siyasi analist, Ürdün’ü, Suriye’yi, Yemen’i göstermeye başladı.Sıra dini kurallara göre yönetilen ve rejimleri Batı ile yakın ilişkiler kurarak, paranın gücünü kullanarak ayakta kalmaya çalışan Arap ülkelerine de gelecek. Bu dalga sadece çağ dışı diktatörlük rejimleri için değil, demokrasiyi tartışılır hale getirmeye çalışan herkes için ciddi bir uyarı.Bizde de hâlâ demokrasiyi tartışma alanı yapmaya çalışanlar olduğu için, bu dalganın gücünü onların da görmesi gerekiyor.***Demokrasiden zarar gelmeyeceğini Türk halkı da öğrendi. Korkular besleyenlerin, büyütenlerin aslında kendi kurulu düzenlerini koruma derdinde olduklarını da gördü. Buna dayanarak Türkiye’de demokrasiden dönüş olmasının çok zor olduğunu, hatta mümkün olmadığını söyleyebiliriz.Ama buna dayanarak sürekli bir denetimin gerekmediği düşünülemez. Sürekli denetlenmesi gerekenler her türden yöneticilerdir. Her şeye rağmen, onlar hâlâ demokrasinin bir sürekli “hesap verme” rejimi olduğunu unutma eğilimine girebilmektedir.Artık Türkiye’de de “insan” “esas” olmaya başladı. En başta topluma yön verme iddiasında olanlar bu gerçeği hazmetmek bir yana, bütün hücrelerinde hissetmek zorundadır.Herkes Tunus’u, Mısır’ı iyi okumalıdır. Yarın Suriye’yi, öbür gün İran’ı da doğru okuyacağız ki insanın “özgürlük” dalgasının karşısında durmaya kalkmayalım.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş yılları, Batı için aynı zamanda bir demokratik mücadele dönemi oldu. “Komünizm tehlikesine karşı faşitlerle de işbirliği yapılabilir” fikri giderek silindi, merkez ve merkez sağ siyasi hareketler de “demokrat dönüşüm”lerin içinde yer almak zorunda kaldı.Batı’da merkezin ve merkez sağın “demokrat” yanı gelişirken, Türkiye’de aynı konumdaki siyasi parti ve hareketler için, hatta merkez sol ve radikal sol için “demokratik dönüşüm” süreci oldukça geriden seyretti.Türk merkez ve merkez sağının “muhafazakâr” ve “otoriter” kimliği, askeri müdahalelerde ve genel olarak tüm demokrasi meselelerinde ağır bastı. ***AKP, kuruluşundan itibaren kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak niteledi. Kendisinden önceki koalisyon hükümetinin başlattığı “Avrupa Birliği reformları” yolunda önemli adımlar atarken “demokrat” bir görüntü verdi ve bunun karşılığını gördü. Askeri darbelerden bıkmış olan Türk toplumu, AKP’nin sekiz yıllık iktidarı boyunca açık tavırlar aldı. İlk kez askeri darbe girişimlerinin yargı önüne çıkarılması da hep AKP’nin demokrasi hanesine puanlar ekledi.“Muhafazakâr” ve “demokrat” kavramları, aslında bir arada yaşaması zor olan “ruh halleri”ni tanımlayan kavramlardır.“Muhafazakâr” sıfatı tutuculuğu, geleneksel değerlere bağlılığı gösterir.Demokrat sıfatı ise, ileriye dönüklüğü, bütün değerlere ve bütün insani hak ve durumlara saygıyı gösterir. Türk toplumu, birbirine karşıt gibi görünseler de esas olarak ikisi de muhafazakâr iki yapı içine hapsedilmişti. Bu iki yapının da aslında tek seçeneği olan “demokratik seçenek” Türk toplumunun önüne oldukça geç çıkmıştır. İki muhafazakâr yapının da Türk toplumunu dünyadan uzak tutma çabaları sayesinde bu gecikme ikisinin ortak başarısı olmuştur.***Bu çelişkiyi merkez sağ partiler, hem muhafazakâr hem demokrat olabilme konusunda her zaman muhafazakârlığı seçerek çözmüşlerdir. Demokratlığı terk etmek bütün merkez sağ siyasiler için en kolay yol olmuştur.Şimdi AKP de aynı kavşağa gelmiş görünüyor.Türk toplumunun geçirdiği aşamalar, AKP’ye kendisinden öncekiler kadar rahat bir ortam sağlamıyor. Türk toplumu demokrasinin nimetlerini tanımıştır, dünyayı görmekte, gelişmeyi anlamaktadır.AKP bu yol ayrımında, muhafazakârlığı seçerse, kendisinden önceki merkez ve merkez sağ partilerin yoluna girmiş olur ki tarih bir kez daha tekerrür eder. Karşısında başka bir “demokratik seçenek” olmaması da AKP’nin yanlış istikameti seçmesine yol açabilecek en olumsuz koşul olarak hâlâ mevcut.
Konu gündemden düşmüş gibiydi, ama Cumhurbaşkanı Gül’ün ağzından tartışmaya açılmış oldu.Ankara’da, Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte aslında Erdoğan’ın kendisinin Çankaya’ya çıkmak istediği konuşuluyor.Bu arada iki kez, bazı vesilelerle Başbakan’ın “başkanlık sistemi”ni tartışmaya açma girişimlerinden de belli sonuçlar çıkarıldı.Yaygın senaryoya göre, Başbakan’ın yeni anayasa için çalışmaları haziran seçim ertesine taşımasının nedeni, seçimde AKP’nin alacağı oy oranına göre Çankaya stratejisini belirlemek.Bu “hazırlık” süresinin içinde görevdeki Cumhurbaşkanı’na eski “bir kez, yedi yıl” kuralı mı yoksa yeni “iki kez, beşer yıl” kuralının mı uygulanacağı konusu da yer alıyor.Başbakan da, AKP’nin sözcüleri de hukukçuları da şu ana kadar bu konuda bir fikir belli etmemeye özen göstermeyi sürdürdü.***Basit hukuk mantığına göre, bu konudaki kural değişikliği Cumhurbaşkanı açısından “lehte veya aleyhte” olarak nitelenemeyeceği ve anayasa değiştirilirken bu konuda geçici bir madde eklenmediği için yeni kural uygulanmak zorundadır. Yani Gül’ün görev süresi beş yılda dolacak, eğer kendisi ister ve aday gösterilirse ikinci kez de seçilme hakkına sahip olacaktır.2011 Haziran seçimlerinin sonucuna göre bir strateji belirlemesi beklenen Başbakan’ın, 2012’de Çankaya’ya çıkmak gibi bir hedefi varsa başkanlık sistemini ülkeye kabul ettirmesi için bir yıldan az bir süre kalıyor.Bu bir yıl içinde, idari mantığı tümüyle değişmiş bir anayasa yapılacak, belki referanduma gidilecek ve yeni kurallara göre ülkenin en tepedeki idari yönetimi yeniden yapılanmaya başlayacaktır.AKP’nin bile bu sürate ve böyle köklü bir değişikliğe hazır olduğunu söylemek mümkün değildir.Kaldı ki, AKP haziranda yüzde 50 oy alsa bile, ülkenin geri kalan yarısı da bu köklü değişikliğe direnecektir.***Sistem değişikliğinin gerçekleşmesi, yani AKP’nin ve ülkenin geniş bir kesiminin değişikliğe “uyum” sağlayabilmesi için daha fazla süreye ihtiyaç duyulacaktır. Bunun için de Gül’ün görev süresinin “bir kere yedi yıl” olduğu konusunda ısrarlar başlayacaktır.O zaman da Erdoğan’ın ve AKP’nin yeni anayasa çalışmalarını bir süre daha geciktirmesi gerekir ki bunun da ciddi siyasi sonuçları olacaktır.Çankaya açılışı yapılmıştır, çünkü haziran seçiminin sonucu aşağı yukarı bellidir. Ama belli olmayan, Erdoğan’ın Çankaya’ya başbakan yetkilerini alarak, hatta daha yetkili olarak çıkmak istemesinin toplumda yaratacağı harekettir.
Eski CHP’nin iki temel konuda tavrı çok belliydi. Kürt meselesinde “demokratik çözüm” diye özetlenebilecek önerilere uzak durmak, “demokrasiye dışarıdan müdahaleler”e yakın durmak. Bu duruş hep Ergenekon davasında “avukat”, Kürt meselesine yönelik her türlü açılım karşısında “savcı” olmak şeklinde ortaya çıktı. Diyarbakır’dan uzaklaşan, Silivri’ye yaklaşan CHP radikal sağda MHP ile aynı dili konuşmaya alışırken, kendi seçmenini de radikal sağ tavırlara kilitledi.CHP’nin bu çizgisiyle iktidar seçeneği olmaktan uzaklaştığını, yüksek sesle söylemese de, hatta söyleyenlere tepki gösterse de CHP’lilerin önemli bir kesimi de CHP’ye oy verenler de görüyordu ki yönetim değişikliği yaygın bir “heyecan” ve “beklenti” yarattı.***Bir ayağı Ergenekon davasının avukatlığından, askeri muhtıraların destekçiliğinden ayrılamayan bir siyasi partinin kendisini “sosyal demokrat” olarak nitelemesindeki zorluk ortadan kalkmış değil.Ergenekon davasına bu kanattan gelen tepkiler, ortaya çıkmaya devam eden yeni belgeler dolayısıyla “neden onlar dışarıda, gazeteciler içeride” ve “katillerle aydınlara aynı muamele yapılmasın” şekline dönüşmüş durumda.Darbe planı ve hazırlığı yapmakla suçlanan ve gerçekten yapma imkânına sahip olanlarla “darbe ortamı yaratmaya katkıda bulunanlar” arasında fark gözetilmesi gerektiği düşüncesi yeni bir tavır olduğu için henüz tam olarak anlaşılmış da değil. Dolayısıyla da CHP’nin yeni yöneticilerinin bazılarının “en azından Balbay ile Özkan’ı milletvekili yaparak kurtaralım” önerisi de doğal olarak Ergenekon avukatlığının bir devamı olarak algılanıyor.***Kısaca CHP, Baykal döneminde kendini hapsettiği Silivri’den çıkmakta zorlandığı görüntüsü veriyor.Silivri’den çıkamayınca da Diyarbakır’a gitmek çok daha zorlaşıyor.Bunun sonucu olarak da CHP’nin yeni genel başkan yardımcılarından Tanrıkulu’nun faili meçhullerle ilgili çalışma yapılması önerisi, partinin geniş bir kesiminde heyecan yaratmak bir yana görmezlikten gelinmiştir.CHP geçen dönemde kendini kapattığı Silivri’den hızla çıkamazsa değil Diyarbakır’a gitmek, “sahiller”de bile beklentileri kaybetmek ve “Silivri partisi” olarak kalmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Siyasi polemiklerde seviyenin biraz daha aşağıya düşmesi, aslında siyasileri “kurtarıyor”. Biri alttan bir vuruş yaptı mı, diğeri hemen karşı bir laf oturtma çabası içine giriyor ve böyle böyle zaman geçiyor.Bir süre daha durumu bu şekilde idare edecekleri anlaşılıyor.Laf oturtmalar siyasi faaliyetin ana unsuru haline gelince kimse de liderlere “asıl” soruları sormuyor. Bu durum iki tarafın da işine geliyor.***Türkiye önemli bir genel seçime gidiyor. Bu seçimde halkın desteğini isteyecek olanlar iki “asıl” konuda program sunmak zorunda.Yeni anayasa konusuna Başbakan kısa bir süre önce girdi ve bu anayasayı “halkın hazırlayacağını” söyledi. “Halk” kelimesiyle, temsil niteliğine sahip “sivil toplum kuruluşları”nın kastedildiği anlaşıldı.Sivil toplum kuruluşlarından gelecek talepleri tahmin etmek zor değil.Daha ileri bir demokrasi talep edilecek, bu demokratik adımın Kürt meselesine çözüm getirecek bir içerik ve genel olarak “Avrupa Birliği standartları”nı haiz olması istenecek.***Geniş bir katılımla anayasa yapıldığı duygusunu yaratmak, toplumda belli ölçüde güven sağlayacak bir yöntem olabilir. Ama kimin ne isteyeceği zaten belli.Dolayısıyla halkın ve halkın değişik kesimlerini temsil eden örgütlerin karşısına çıkarak “Size şöyle bir anayasa vaat ediyorum” diyecek olanlar siyasi partilerdir.Her zaman gündemde olacak, en ileri anayasa yapılmış olsa bile hep gündemde kalacak olan temel mesele de “yaşam kalitesinin yükseltilmesi”dir.Bu mesele sadece bütün fakir ailelere asgari ücret gibi ekonomik destek vaatlerini değil yanı sıra “yargı hizmetinin kalitesi”ni de “eğitim hizmetinin kalitesi”ni de içermektedir.Bu iki konuda da Türk halkının şikâyeti vardır ve şikayeti yeni de değildir. AKP yargıyla ilgili yeni düzenlemelere başladı, CHP ise bütün bu düzenlemelerin “yargının siyasi iktidarın denetimine geçmesinin adımları” olarak niteliyor, kendi önerisini getirmiyor.***Önümüzdeki seçimin ana çerçevesi, halkın temel beklentileri dolayısıyla belli. Beklentileri karşılayacak gerçek “siyasi projeler”i getirmek için de bunların konuşulması gerekiyor. Siyasiler ise henüz “laf oturtma” ortamından çıkmış değil. Bu “abesle iştigal” ortamında proje üretmek ve bunu halka anlatmak da kolay değil.Beklentiler çok açık; halk son referandum dahil ne istediğini söyledi ve kim ne sanırsa sansın, laf oturtmalarla vakit geçirilmesinden hoşlanmıyor.
Bugün de Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin yıl dönümü. Bu utanç yıl dönümlerinden o kadar çok var ki, toplumun bir bölümü kanıksamış durumda.Geçen hafta Hrant Dink cinayetinin ardından yaşananları hatırlıyor, ortaya çıkan yeni bilgilerin ne kadar dehşet verici olduğunu konuşuyorduk. Bugün de Uğur Mumcu’nun aradan geçen 18 yıl içinde neden ve kimler tarafından öldürüldüğünü bilmediğimizi tekrar hatırlıyoruz.***Bu cinayetlerin ve yüzlerce faili meçhul cinayetin aydınlanmasının karşısına sürekli engeller çıkaran bir “sistem” var. Böyle bir “sistem” varolduğu için de daha üç beş yıl öncesinde bile birileri yine ölüm listeleri hazırlayabiliyordu.Abdi İpekçi cinayeti 30 küsur yıl sonra, arada her türden siyasi iktidar gelip geçmesine rağmen hâlâ karanlıkta duruyor.Bunların aydınlanması ve Türk toplumunun vicdanının temizlenip, onurunun gerektirdiği biçimde varlığını sürdürebilmesi için gerçek bir siyasi irade gerekiyor.Bu kirli sayfalar sadece bizim yakın tarihimizde bulunmuyor, birçok ülkede benzerleri yaşandı, ama hepsi, hâlâ diktatörlükle yönetilenler dışında, vicdanlarını temizlediler.***Gerekli siyasi iradeyi gösterebilmek belki bir süre önce cesaret işiydi. Ama artık değil, çünkü bazı çetelerin üzerine gidilebileceğini yakın dönemde herkes gördü.Bu “siyasi irade”nin ortaya çıkabilmesi için, şu anda muhalefette olan CHP’de de bir hareket başlamış durumda.İktidar partisi AKP ile CHP, Meclis’te bütün faili meçhullerin ardındaki gerçeklerin ortaya çıkması için birlikte çalışabilir ve çalışmak zorundadır. Toplumu derinden sarsan cinayetlerin yanında, yargının bütün faili meçhullerin üzerine daha etkili gidebilmesi için böyle bir işbirliği çok etkili olacaktır.***Her utanç yıldönümünde insanlar aynı umutsuzlukla, “nasıl olsa aydınlanmaz” karamsarlığıyla üzüntülerini içlerine gömüyor.Bu karamsarlık varoldukça, hâlâ “ölüm listeleri” yapanlar, eskisi kadar olmasa da bir ölçüde cesaret bulmaya devam eder.Siyasi irade bu utançların üzerine gitmekte kararlı olduğunu gösterirse, bütün kurbanlara karşı toplumun talep ettiği görevini yerine getirmiş ve bundan sonra aynı şeylerin yaşanmamasının güvencesini de sağlamış olacaktır.