Başlığı, geçen hafta Radikal Gazetesi‘nde yayınlanan, Özgür Mumcu’nun yazısından aynen aldık... AKP sözcüleri geçmişin kirlerini gerçekten temizlemek istiyor mu?Özgür Mumcu, Uğur Mumcu’nun oğlu. O da babası gibi faili meçhul cinayetlere kurban gidenlere ilişkin gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyor.Yakınları faili meçhul cinayetlere kurban gidenler bir süre önce Meclis’e başvurdular ve bu cinayetlerin araştırılması için harekete geçilmesini, araştırma için Meclis’te bir komisyon kurulmasını istediler.Hâlâ bir cevap alamadılar. Eğer, AKP hükümeti “o kadar çok faili meçhul cinayet var ki hangi birini araştıralım” mantığıyla bu meseleyi es geçiyorsa, kafalarda Ergenekon ve bağlı davalarla ilgili olarak da soru işaretleri yaratır.***Sabahattin Ali’den Hrant Dink’e kadar, cumhuriyetimizin tarihinin yarısı faili meçhul cinayetlerin utancını taşıyor. Hrant Dink cinayeti davasında son yaşananlar, bazı gizli ellerin bu cinayeti de örtbas etmekte epeyce ilerleme sağladıkları izlenimi veriyor.CHP Meclis’te birçok kez, faili meçhul cinayetler kapsamına giren olaylarla ilgili araştırma önergeleri vermiş, ama bu önergelerin tümü AKP’liler tarafından reddedilmiştir.Başbakan, daha dün muhalefetin “yapıcı katkı”da bulunmamasından şikâyet ediyor, “her şeye olmaz diyorlar” şeklinde konuşuyordu.Faili meçhulleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin araştırması, yakın geçmişimizdeki kirlerin temizlenmesi konusunda “ulusal irade”nin birlikte hareket ettiğini göstermesi bakımından da ciddi bir anlam taşıyacaktır.***Özgür Mumcu yazısının sonunda Başbakan Erdoğan’a açık olarak şöyle seslenmişti: “Sayın Başbakan, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için verilen önergeleri başkanı olduğunuz parti neden reddediyor? Siz ve partiniz faili meçhullerin faili malum hale gelmesinden neden korkuyorsunuz?”Başbakan bu önemli konuda partisini ve Meclis’i bir an önce harekete geçirmelidir. Sayısının 15 bine ulaştığı söylenen faili meçhul cinayetlerin kurbanlarının yakınları da, bu cinayetlerin ülkesini kirletmesine tepki gösteren bütün vatandaşlar da bu konuda atılacak gerçek, ciddi bir adımı bekliyor.
PKK ateşkesi haziran ayında yapılacak genel seçimlere kadar uzattığını açıkladı. Taksim’de önceki günkü kanlı eylemin de kendilerine ait olmadığını bildirmişti.Bu iki gelişmenin ardı ardına gelmesinin, bir gün önce kanlı bir eylem, ertesi gün ateşkesin uzatılmasının bir “taktik” olduğu düşünülebilir.Ne olursa olsun Ankara barışın sağlanması yolunda, çok değerli bir zaman kazanmış bulunmaktadır. Yaklaşık sekiz ayı kullanma, tabii ki doğru kullanma sorumluluğu artık AKP hükümetine aittir.Bu gibi fırsatları, “siyasi irade” daha önce, 1987, 1999, 2002 yıllarında inanılmaz bir cömertlikle harcamıştı. Herhalde bütün bu deneyimler, bu kez daha etkili olmak için yararlı olacaktır.Kürt siyasetçilerin, BDP’ye oy verenlerin, PKK’nın etkisi altında olanların tümünün beklentisi bir maddede yoğunlaşmıştır. O da bundan böyle Türkiye’de Kürtlere özgür siyaset alanının güvenli bir şekilde açılmasıdır.Bugün demokratik özerkliğin de içinde bulunduğu bazı taleplerin öne sürülmüş olması aslında “özgür siyaset” beklentisinin çevre unsurları ya da alt başlıkları olarak görülmelidir.***Şu anda yürüyen KCK davası, “güven” konusunda önemli bir engel olmaya devam ediyor. Bunun yanında, taş atan çocuklarla ilgili yasa değişikliğine rağmen, bu çocukların hızla tahliye olması konusunda “gizli” bir direniş de vardır.KCK davasında neredeyse her türlü siyasi faaliyet suç gibi gösterilmektedir. “Dağda terör yerine ovada siyaset yapsınlar” sözüyle özetlenen bir “demokratik” tavır konusunda da hâlâ eski anlayışın, Kürtlerin kendi örgütleriyle siyaset yapmasının bile tehlikeli olduğuna inanan anlayışın direnci görülüyor.Bunların karşısında ise halkın etkili bir şekilde ve her fırsatta ortaya koyduğu “silahların susması için her şey yapılsın” talebi bulunuyor. Ateşkesin uzatılmasının Kürt vatandaşlar tarafından açık olarak “sevinçle” karşılanmış olması da durumun net göstergesidir.Bundan sonra AKP hükümetinin süreci yönetme başarısı birinci ve temel belirleyici olacaktır. Bu yolda, CHP ve MHP’nin hükümete yardımcı olmak yerine köstek olmayı seçmeleri halinde, bunun halk tarafından hoş karşılanmayacağını onlar da görmek durumundadır.Çok fırsat kaçırıldı, artık bunu kaçırmamak bütün kurumların, bütün toplumun sorumluluğudur, ama bunu yönetmek AKP hükümetinin görevidir.
Bu oyun onlarca, yüzlerce kez tekrarlandı. Ne yazık ki çoğunda da başarılı oldu, oyunu sahneye koyanlar amacına ulaştı.Amaç, ülkede gerilimin artması, silahların susması için çalışanların seslerinin kısılması, duyulmaz olması, tekrar kin ve öfke dalgalarının kabarması.PKK’nın ateşkesi tekrar uzatması beklenirken Taksim’in ortasındaki canlı bomba eylemini açıklamak hem kolay hem zor.Eylem çok daha kanlı olabilirdi; çok kişi ölebilir, bütün ülke çok büyük bir gerilime sürüklenebilirdi. Böyle bir eylemin amacı ancak bu olabilir. Pazar günü Taksim meydanı seçildiğine göre eylemi planlayanlar büyük bir kıyım olmasını hedeflemişlerdir.***Savaş lobisinin, silahların susmaması için her şeyi yapabileceğinin örneklerini daha önce de görmüştük. Ne zaman barış yönünde bir umut ortaya çıkıyorsa savaş lobisi hemen harekete geçiyor. Bazen bir mayın, bazen karakol baskını, bazen sokak çatışmaları, son olarak da Taksim’de bir canlı bomba.Geçen hafta, Radikal Gazetesi‘nde Ertuğrul Mavioğlu’nun PKK yöneticisi Murat Karayılan ile yaptığı konuşma yayınlandı.Karayılan sivillere zarar veren eylemlerle ilgili olarak “özür dilemek”ten söz ediyordu. Bu arada PKK’nın içinde kontrol dışı gruplar olmadığını da söylüyordu.Masum sivil kıyımları konusunda PKK’nın sicili hiç de temiz değildir. Karayılan’ın söylediği gibi kontrol dışı herhangi bir grup yoksa, sivillere zarar verme ihtimali olan eylemlerin de merkezin bilgisi içinde yapıldığı anlaşılıyor.***Taksim’de sivillere zarar vermesi kaçınılmaz canlı bomba eyleminin ilk “zanlısı” olarak PKK görünecektir. Dolayısıyla her gelişme, bugün uzatılması beklenen ateşkesin sona ermesini, tekrar yoğun bir çatışma ortamına girilmesini isteyenlerin işine yarayacaktır.Daha önce defalarca aynı senaryo uygulandığına göre, aynı tuzağa bir kez daha düşmenin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Ama bilerek, bilmeyerek savaş lobilerinin ekmeğine yağ süren çevrelerin rolü de böyle ortamlarda ortaya çıkıyor.Buna rağmen silahların susması yönündeki siyasi “iradeler”in daha da güçlü ve kararlı olarak ortaya konulması gerekiyor. Savaş lobileri ve onların kanlı oyunları ancak böyle tecrit edilebilir.
İlk kez yirmi dokuz yıl önce Taksim Meydanı’ndaki otelin bodrumunda yapıldı. Kitabın hor görüldüğü, tehlikeli görüldüğü, okuyanın zaten hiç sevilmediği bir ortamda “kitap fuarı” açmak gerçekten büyük cesaret işiydi.12 Eylül askeri yönetimi devam ederken, faaliyetteki yayınevleri bugünkü ölçülere göre inanılmaz küçük olan bir salona sığmıştı.İlk yıl sonrasında, bu fuarın devam etmesinin mümkün olmadığını söyleyenlerin sesi daha yüksek çıkıyordu.Ama ikincisi de geldi ve TÜYAP bu yıl 29’uncu kitap fuarına ulaştı...***O sırada Cumhuriyet Gazetesi‘nde ilk kez bir günlük gazetenin kitap eki vermesi söz konusu olduğunda burun kıvıranların görüntüsü hâlâ gözümün önünde geliyor.Bugün üç gazete haftalık kitap eki veriyor, yedi gazete de aylık kitap ekleri veriyor. Toplam tirajları, ulaştıkları okur sayısı yirmi dokuz yıl önce değil düşünülsün, hayal bile edilemezdi...TÜYAP, İstanbul dışında dört büyük şehirde daha her yıl kitap fuarları düzenliyor. TÜYAP’ın yanı sıra çeşitli kültür kurumları da fuarlar açıyor. Sahaflar da eski kitaplarıyla toplu olarak okur karşısına çıkıyor.***Burada “okumak” kelimesi çevresindeki istatistikleri tekrar etmeyeceğim. Çünkü her şeye rağmen; ülkemizde fikir ve sanat üretimi neredeyse katlanarak büyümesine rağmen gelişmiş ülkelerle aramızdaki “okuma farkı” kapanmıyor.Ülkemizde kitap artık büyük ölçüde bir suç unsuru olmaktan çıkmıştır, kitap okuyan siyasilerin sayısı artmıştır, yani önemli gelişmeler olmuştur ama bizdeki gelişme ne olursa olsun, gelişmiş dediğimiz ülkelerde de kitaba, fikre ve sanata yatırım artarak sürüyor.***Her kitap fuarı öncesinde yayınlanan kitap eklerini görünce, ister istemez kitapları sakladığımız bazen içimiz kan ağlayarak “yok ettiğimiz”, kimseye göstermediğimiz günleri anıyoruz.Ama Türkiye’nin gerçek zenginliğini görmek isteyen herkes dün 29’uncusu başlayan İstanbul Kitap Fuarı’na mutlaka gitsin, gerçek zenginliğin bu kitaplarda olduğunu, çok farklı görüşleri savunan, dünyaya tümüyle ters açılardan bakan kitapların yan yana, dimdik durabildiğini gözüyle görsün. Görülmesini sağlayan TÜYAP’a da hiç olmazsa küçük bir teşekkür etsin.
Kural son derece açık: Herhangi bir yasa değişikliği olması halinde yeni yasadaki hangi madde veya maddeler vatandaşın lehineyse, o maddeler uygulanır.Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk, anayasadaki değişen maddeler dolayısıyla, partilerinin kapatılmasıyla birlikte milletvekilliklerini de kaybetmişlerdi.Son anayasa değişikliği, parti kapatılsa bile Meclis’teki mensuplarının milletvekilliğinin düşmeyeceği kuralını getirdi.Eski DTP’li iki milletvekilinin seçildikleri Meclis halen görevde, önümüzdeki seçime kadar da görevde kalacak. Dolayısıyla Tuğluk ve Türk’ün milletvekili olarak tekrar Meclis’e dönmeleri gerektiği ortadadır.***Taş atan çocukların fiillerini terör suçu olmaktan çıkartan yasa değişikliği gerçekleşince, maddenin yazılış biçimi dolayısıyla yargı, Hrant Dink’in katilinin de bu kanun kapsamına girdiği kararını aldı. Birçok hukukçu da, vicdani açıdan sorun yaratmasına rağmen, böyle bir cinayeti işleyen kişinin de 18 yaşından küçük olması halinde bu yasadan yararlanma hakkı bulunduğunu söyledi.AKP hükümetinin sözcüsü de bu yönde konuştu, “yasaların kişiler için yapılmadığını” da belirtti.Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün durumları ise daha da açıktır, Meclis Başkanlığı’nın başvuruların gereğini hemen yapması gerekir. Aksi takdirde, değişikliği yapanların amacının “başka vatandaşlar”ın haklarını korumak olduğu kanaati doğar.***“Türkiye bir hukuk devletidir” cümlesini her kesimden, her taraftan siyasiler bol bol söyler; hatta yerli yersiz telaffuz ederler. Daha çok da ülkemizin “hukuk devleti” olma niteliğiyle ilgili kuşkular ortaya çıktığında tekrar edilir durur.Eğer gerçekten bir “hukuk devleti”nde yaşıyorsak ve “hukuk devleti”nin en temel özelliği vatandaşlar arasında hiçbir farklı uygulamaya meydan vermemek ise, Tuğluk ve Türk’ün durumunda da böyle olduğunun açıkça gösterilmesi gerekir.Tuğluk ve Türk kimseyi öldürmedi, demokratik hakları olduğuna inandıkları siyasi çalışmalarda bulundular.Üstelik bu çalışmaların odağında, 30 yıldır ülkenin ciğerini yakan silahların susması meselesi vardı.Tuğluk ve Türk tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki yerlerini aldıkları takdirde “hukuk devleti”ne, kimsenin farklı muamele görmeyeceği günlere biraz daha yaklaşmış olduğumuza inanabileceğiz.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti‘nin kuruluşunun 87’nci yıldönümünü kutluyoruz. 87 yıl... Hâlâ çok genç bir cumhuriyet, Mustafa Kemal’in çizdiği hatta ulaşma yolunda hâlâ mücadele eden bir cumhuriyet.87 yıl sonra, bu yakın tarihin iniş çıkışlarına, yanlışlarına; bilerek yanlış yapanlara, bilmeden yanlış yapanlara daha serinkanlı olarak bakabilme aşamasına gelmiş gibi görünüyoruz.***Görünüyoruz, ama hâlâ bazı ayıplardan kurtulamıyoruz.Hâlâ birilerinin, üstelik ülkenin neredeyse yarısının destek verdiği siyasetçilerin “gizli gündemi” olduğundan kuşkulanıyoruz.Onlar da “gizli gündemimiz yok” demek yerine, gerçekten de olmadığına insanları ikna edemiyor.Hâlâ Cumhurbaşkanı’nın 29 Ekim daveti üzerine kavga edebiliyoruz. Bunun ayıp olduğunu, anlamayanlara anlatamıyoruz.***Hâlâ okuyan, düşünen insanların potansiyel suçlu olduklarını düşünen bir yapının yaşamasına, kendisini üretmesine imkân veriyoruz.Hâlâ heykel yıkanlar var, hâlâ heykele saldıranlar var, onları eğitememiş olmamızın ayıbını da fark etmiyoruz. Olur böyle şeyler, demeye alışmış bir yapının değişmesi için yeterince çaba göstermemiş olduğumuzu göremiyoruz.Hâlâ özgürlüklerin genişlemesinin bir tehlike değil bir güvence olduğunu anlamakta zorluk çekiyoruz.Hâlâ Mustafa Kemal’in “yurtta sulh cihanda sulh” sözünün hiç kimseyi düşman görmemek fikrini anlattığını göremeyenlerin her yerde düşman aramasına göz yumuyoruz.***Hâlâ korkmaya devam ediyoruz, farklı olanlardan daha çok korkuyoruz.Hâlâ bizi sürekli korkutmalarının nedenini anlamamakta ısrar ediyoruz.Hâlâ söküklerimizi sadece kendimizin onarabileceğini, bunun için de önce gerçeği görmemiz gerektiğini anlamakta güçlük çekiyoruz.***Evet, bu “hâlâ”lara daha birçok madde eklenebilir.Ama cumhuriyet devriminin temel ilkelerinin önemli ölçüde yerleştiğini, bunlardan dönüş olmayacağını, Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet“inin bu hatta olduğunu da bazen unutuyoruz.Cumhuriyete, laik demokratik cumhuriyete, bunun değerlerini anlamış olan insanlarımıza güvenmeyi de bazen unutuyoruz.Cumhuriyetimizin 87’nci yılı herkese kutlu olsun.
Başbakan Erdoğan’ın son konuşmaları, geniş bir kesimde ne kadar acil olursa olsun bütün meselelerin seçim ertesine bırakılacağı izlenimi yarattı.Yeni anayasa çalışmaları da, türban konusu da seçim ertesine bırakıldı.Dolayısıyla bu iki konuda da partiler ve liderler çok açık taahhütlerde bulunmak zorunda kalacak.Gerçi sandık öncesi taahhütlerden cayma konusunda siyasilerimiz birbiriyle yarışır, ama bu seçimin bir önemi de ardından cumhurbaşkanı seçiminin gelecek olmasıdır.***Seçim sonrasına, yani 2011 yazına bırakılacak meselelerden biri de, isteyen terör meselesi desin, isteyen Kürt meselesi desin, ülkenin en önemli meselesidir.AKP hükümeti, bir süredir böyle bir mesele yokmuş gibi davranıyor. Çeşitli düzeylerde yapılan tartışmalara AKP’liler hiç girmiyor.Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir geçen hafta barış isteyen herkes için dayanak olabilecek çok önemli çağrılarda bulundu, hükümetten ya da üst düzey bir AKP’liden ses çıkmadı.Hatırlamakta fayda var, PKK’nın ilan ettiği ateşkesin süresi 31 Ekim’de doluyor.Abdullah Öcalan bu sürede bir gelişme olmazsa “kendisinin aradan çekileceğini” ilan etti.Aysel Tuğluk da Öcalan’a gidip “çekilme” dedi.Eğer Hükümet, 31 Ekim’de PKK’nın ateşkesi süresiz uzatmasını bekleyip bunun ardından bazı adımlar atmayı planlamışsa, şu andaki sessizliğin bir anlamı olabilir. Ancak 31 Ekim’de silahlar tekrar ortaya çıkarsa AKP hükümetinin de bu durumu savunacak hali olamaz.***Ülke 2011 genel seçimlerine yine genç insanların öldüğü, şehit cenazelerinin sıralandığı, PKK’lıların cenazelerinde şehirlerin savaş alanına döndüğü bir ortamda giderse bunun kimseye bir faydası olmayacaktır. Böyle bir tablonun tek sonucu, halkın savaşın biteceğine ilişkin umudunun bir kez daha yerle bir olmasıdır ki, bunun yaratacağı manevi zararları ölçmek bile mümkün değildir.AKP hükümeti, yeni anayasa çalışmasını ve türban meselesinin çözümünü seçim ertesine bırakmasını bir ölçüde açıklayabilir, ama “teröre nihai çözüm” için atması gereken adımları da seçim ertesine bırakırsa, işte onu hiç kimseye açıklayamaz, sesi silah seslerinin arasında boğulur gider.
Meclis’teki siyasi parti grupları, kendileri için haftanın ilk çalışma günü olan salı günleri, önlerindeki siyasi gündemi tartışmak, yönetimin milletvekillerine kendi çizgisini anlatması, milletvekillerinin de kendi önerilerini getirmesi için toplanır.Doğrusu budur ama gerçek bu değildir.Her salı günü siyasi partilerin grupları Meclis’te toplanır, lider çıkar, asla parti içinde tartışılmayacak bir konuşma yapar; eser üfürür, milletvekilleri onu çılgınca alkışlar, böylece herkes “görevini” yapmış olur.***Bir dönem önce Erdoğan ile Baykal bu salı faaliyetleriyle herkesi bezdirmişti, şimdi de Baykal gitti, yerine Kılıçdaroğlu geldi ama konuşmalar değişmedi; Erdoğan ile karşılıklı “laflar oturtuluyor”, geleceğe dönük herhangi bir siyasi önerme getirerek değil, geçmiş üzerinden birbirine saldırarak ve çok alkış toplayarak vazifeler yerine getirilmiş oluyor.Dün salıydı, yine aynı şey oldu. Birbirine giydirmek uğruna CHP lideri anayasadan 12 Eylülcüleri koruyan maddenin kalkmış olduğunu unuttu, Erdoğan da cumhuriyet boyunca CHP’nin halkı iç düşmanla korkuttuğunu anlatırken, DP, AP gibi partilerin de halkı “komünizm geliyor” diye CHP’den aşağı kalmayacak bir üslupla korkuttuğunu unuttu.Ama ikisinin de ortak unutkanlığı “gerçek gündem” ve gerçek sorunlara getirilecek gerçek çözümlerle ilgiliydi, her zamanki gibi.***Yetişkinlerin özgürlüğü, yetişkin olmayanların korunma hakları ve kamuda hizmet alanların bir baskıyla karşılaşmaması üzerinde önemli bir toplumsal uzlaşma ortaya çıkmışken, iktidar ve ana muhalefet partilerinin bu uzlaşma ortamını değerlendirip türban sorununu hızla çözmek yerine yine kayıkçı kavgalarına sürüklenmesini kamuoyuna açıklamaları kolay değildir.31 Ekim’de PKK’nın ateşkesi sona erecek ve bütün ülke korkarak “şimdi ne olacak” sorusunu soracaktır.Erdoğan ile Kılıçdaroğlu ise dünkü salıyı da sallayarak harcamışlardır. Her ikisi de konuşmalarında derde deva olabilecek bir tek cümleye bile yer vermeden bu salıyı da atlatmışlardır.Bu arada yine her ikisi de Hrant Dink cinayeti davasının geldiği aşamaya hiç değinmedi, bunun vicdanlarda açtığı yara ve Türkiye’de yargının durumu her ikisini de pek ilgilendirmiyor olmalı.