Bu da geçer...

12 Eylül 2010

Bu hikâyeyi daha önce de birçok kez aktardık. Çünkü bu hikâye, bazı durumlarda hatırlanması, üzerinde düşünülmesi ve ibret alınması gereken, “yaşı olmayan” hikâyelerden... ***Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere yemek ve yatak verecek birisi olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Çiftliğe giderken rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar.Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir...Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret” der.Şakir şöyle cevap verir:“Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz; bazen, görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...” Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür.***Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı yöreye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar.“Çiftliği olan Şakir mi” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır.Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır:“Unutma, bu da geçer...” ***Yedi yıl daha geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Olup bitenleri büyük bir şaşkınlık içerisinde öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer...” ***Bir zaman sonra derviş yine Şakir’i görmek istediğinde ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer”.Derviş, “Ölümün nesi geçecek” diye düşünür ve oradan uzaklaşır.Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi süpürüp savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir iz kalmamıştır.***O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise tembelliğe kapılmasına izin vermemelidir.Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur, yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır.Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir.Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Derken üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Devamını Oku

Oyum ve gerekçelerim

10 Eylül 2010

Türkiye’nin 12 Eylül Anayasası’ndan tümüyle kurtulması şarttır. Bunun için, o anayasanın getirdiği “müesses nizam” ve o nizamın içinde yer alan çeşitli odakların iktidarının kırılması şarttır.Yarın oylanacak olan anayasa değişikliği paketinin, tartışmalı maddeleri de dahil bütününün kabulüyle, şu anda hâkim “müesses nizam”da ciddi gedikler açılacak ve gerçekten demokratik bir anayasaya ulaşma imkânı yaratılmış olacaktır.Tersi durumdaysa bugünkü 12 Eylül anayasası ve onun yarattığı cenderelerden kurtulmak için ülke daha çok bekleyecektir.Bu “müesses nizam”ın en temel unsurlarından biri, kendi görev ve misyonunu “halka hizmet” değil “devleti korumak” olarak benimsemiş ve uygulamaları da bu yönde olan bir yargı düzenidir. Bir yerden başlayarak bu düzenin değişmesi zorunludur. Paketteki değişiklikler, başka sakıncalar getirmesine rağmen bir başlangıç noktası oluşturuyor. Gelecekte ne olur diye korkmak yerine, önce bugünkü iktidar odağının dönüşümünü başlatmak gerekir.Dönüşümün şart olduğuna en önemli kanıt, Şemdinli savcısı olayıdır. İki astsubay bir kitapçıyı bombalamış, dönemin Genelkurmay Başkanı onlar hakkında“Tanırım, iyi çocuklardır” derken “bağımsız yargının anlı şanlı organı” HSYK, bu olayı kovuşturan savcıyı görevinden kovmakla yetinmemiş, avukatlık yapma hakkını bile elinden almıştır.***Başbakan Erdoğan’ın, bu referandumda istediği sonucu almasıyla eleştirdiğimiz anti-demokratik eğilimlerinin güçlenmesi, “yıkarım, çökertirim” tavrının daha da vahim hale gelmesi, elbette mümkündür. Erdoğan diğer liderlerden daha fazla ya da daha az demokrat değildir ve Türk siyasi hayatının gerçekten demokrasiyi özümsemiş liderlere kavuşmasına daha zaman vardır. Erdoğan, eğer kendi partisinin bile savunmakta zorlandığı bir siyasi üslubu tırmandırma eğilimine girerse, gereğini yapmak da her vatandaşın, demokrasiye bağlı herkesin hakkı ve görevidir.12 Eylül 1980 darbesinin ardından ülkemiz en karanlık dönemlerinden birini yaşadı. O dönemin yaşatanlar yani bu “suç”un failleri de ne yaptıklarını bildikleri için, anayasaya kendilerini ve verdikleri emirlerle suç işleyenleri korumak için bir madde koydurmuşlardı. Bu madde kalktığı anda, bir insanlık suçu sayılan ve zaman aşımına girmeyen işkence suçuyla ilgili olarak, başta Kenan Evren olmak üzere o dönemin bütün asker ve sivil sorumluları hakkında dava açmak mümkün olacak.İşkence suçlarında zaman aşımı yoktur, zaten anayasa değişikliğinin kabulünde 30 yıl dolmuş olmayacaktır.***Dönemi gazeteci olarak yaşamış bir Türk vatandaşıyım ve ülkenin dört bir yanında, o günlerin bütün işkencecileri için davalar açıldığını, suçluların yargı önünde hesap verdiklerini görmek istiyorum.Diyarbakır askeri hapishanesinin bütün sorumlularının hesap vermesini istiyorum. Askeri cezaevlerinde polisler işkence uygularken başlarında duran asker kişilerin hesap vermesini istiyorum. O günleri özleyerek planlar yapanların da hesap vermesini istiyorum.“Zaman aşımı“ diyerek, o işkencecilerin hesap vermesine engel olmaya çalışanların kimler olacağını ben tahmin ediyorum, ama bunları bütün vatandaşların da görmesini istiyorum.Solun, CHP’li değil gerçek solun kendisini artık “devletçi-milliyetçi” etkilerden kurtarması gerektiğini, referandum sonrasındaki süreçte başlayacak tartışmaların o “kurtuluş”a katkıda bulunabileceğini umut ediyorum.Ben, bu gerekçelerle; anayasa değişikliğiyle ülkeye bir günde demokrasi gelmeyeceğini bilerek, bu değişikliğin son derece yetersiz olduğunu da bilerek, “evet” oyu kullanacağım.

Devamını Oku

Farklı hayır: AKP yerine CHP-MHP (4)

10 Eylül 2010

Azımsanmayacak sayıda bir kesim, referandumda kuvvetli bir hayır oyu bekliyor. Bu öngörünün en önemli kaynağı, Erdoğan’ın siyaset tarzına olan tepki ve AKP’nin “gizli gündemi” olduğuna ilişkin sarsılmaz bir inanç...Durumu tanımlayan kelime “inanç” olduğunda, tartışma imkânı da ortadan kalkar. Bu kesim “bugüne kadarki hangi uygulaması AKP’nin gizli gündemi olduğunu kanıtlıyor” sorusuna karşılık olarak “bu anayasa değişikliğiyle icraata geçecekler” cevabını veriyor.Yerleşik ilerici-gerici ayrımı ve ayrılmaz parçası olan devletçiliğin, sosyalist-marksist sol üzerinde de etkili oluşu yüzünden, o inancın sahipleri de kendilerini solda görüyorlar.Bu kesimin beklediği gibi yüzde 54 ve üzerinde bir hayır oranı, AKP için tartışmasız büyük bir yenilgi olacaktır. Yüzde 54 hayır almış bir siyasi iktidar, tam bir “topal ördek”tir ve o iktidarı bürokrasi de dinlemez. Çaycısı dahi çay getirmez.Bu olasılıkta, çevresinde yuvalanmaya alışmış bazı odaklar da iktidar sahibinden uzaklaşacak ve AKP’nin genel seçimde çoğunluğu alması iyiden iyiye zorlaşacaktır. ***Erdoğan’ın bu durumda erken seçime gitmemesi mümkündür, ama aradan geçen sürenin uzaması hep AKP aleyhine çalışacaktır. “Topal ördek” bir siyasi iktidarın da en önemli iki meselede, Kürt meselesiyle terörü bitirmede herhangi bir adım atması imkânsızdır.Bu olasılığın gerçekleşmesi halinde suçlanacak olan BDP’nin, muhtemel CHP-MHP koalisyonu hükümetinde nasıl bir konumda olacağı bellidir.CHP de MHP de, özellikle Kürt meselesi ve teröre çözüm konularında kendi politikalarının halk tarafından desteklendiği kanaatiyle hareket edeceklerdir. Aynı durum “yeni anayasa” için de geçerlidir. CHP-MHP koalisyonunun üzerinde anlaşması ihtimali olan anayasa, bugünkü anayasadır.Bu durumda, kaçınılmaz olanak Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Ergenekon davalarının bütün savcı ve yargıçlarını değiştirecek, davalar kapanacaktır.Referandumda, “farklı hayır” çıkması olasılığı ne kadar zayıf görünürse görünsün, yok değildir. O yüzden kimilerinin “Türkiye’nin kurtuluşu”, kimilerinin ise “Türkiye’nin kâbusu” saydığı senaryolar, 12 Eylül saat 21.00’e kadar geçerli kalacak, umutlu bir beklenti ya da korku yaratmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Farklı evet: Beş yıl daha AKP(3)

9 Eylül 2010

Yüzde 54’ün üzerinde bir evet oranı, muhalefetin referandum kampanyası dolayısıyla AKP’nin net bir başarısı olarak görülecek, Erdoğan bir kez daha açık bir galibiyet almış olacak.Bu sonucun anlamı ve birinci sıradaki etkisi, on ay sonra yapılacak genel seçimlerden AKP’nin birinci parti olarak çıkmasının kesinleşmesidir. Tabii ki hiç beklenmeyen gelişmeler olmazsa... (Bunların neler olduğunu söylemeye bile gerek yok -belki de biraz var: Kalabalık yerlerde patlayan bombalar, siyasi cinayetler, PKK adına en vahşi terör eylemleri ve Türk halkının, bu şekilde yönetilemeyeceğine inandırılması...)***Seçim öncesinde on ay, ardından dört yıl, yaklaşık beş yıl daha -eğer demokrasi kuralları kimse tarafından çiğnenmezse- AKP için rahat bir iktidar dönemi daha gerçekleşmiş olacaktır.“Farklı evet” olasılığının gerçekleşmesi halinde CHP ve MHP’nin gerginlik siyasetinin, BDP’nin boykotunun başarısız olduğu kabul edilecektir ve ortaya atacakları çeşitli gerekçeler, iddialar da inandırıcı olamayacaktır.Buna karşılık bütün ülkenin bakışları her zamankinden çok daha fazla Tayyip Erdoğan‘a yönelecektir:Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi 7 yıl olarak kabul edilirse, Erdoğan onun ardından cumhurbaşkanı olmak isteyecek ve hükümet politikalarını buna göre mi düzenleyecektir?Gül’ün görev süresi 5 artı 5 yıl olarak kabul edilirse, Gül’e ikinci dönemi için destek mi olacak, yoksa Çankaya’ya biraz daha erken mi çıkmak isteyecektir?Ve bu isteğin iktidarın yönetme tarzına nasıl bir etkisi olacaktır?***Demokrasi bilincinde ve ruhunda önüne çıkan sınavları zaman zaman kaybetmiş ve ülkenin bir kesiminin “dikta eğilimlerine sahip olduğu”ndan ciddi olarak kuşkulandığı Erdoğan bu kuşkuları giderecek midir, yoksa toplumdaki bütün güç merkezleriyle kavgaya devam etmeyi, hatta kavgaları daha da büyütmeyi mi seçecektir?Bu sorular kuşkusuz sürekli olarak sorulacak ve Erdoğan’ın “üzerindeki” demokrasi denetimi çok daha güçlü olacaktır.Öte yandan da bir galibiyet daha almış olan Erdoğan’ın Kürt meselesi ve terörün sona erdirilmesi konularında, halktan onay aldığını düşünerek daha cesur adımlar atması olasılığı da vardır.Bu durumda “farklı evet”in yarattığı kuşku ve soru işaretleri yok olmayacaktır, ancak giderilmesi de “sonuç alınması”na bağlı kalacaktır.***12 Eylül gecesi saat 21.00’de “yıktık çökerttik” diyen bir Erdoğan’la mı, yoksa son seçim gecesi çıktığı balkonda bütün ülkeyi kucaklayacağını vaat eden Erdoğan’la mı karşılaşacağız?Bu soruyu, “evet” diyenler de soracaktır, sormalıdır.Yarın: Farklı hayır

Devamını Oku

Az farkla hayır: Genel seçime doludizgin(2)

8 Eylül 2010

Referandum sonuçları arasında biri hariç, üç olasılığın da ortada olduğu varsayımıyla dün “az farkla evet” üzerine düşündük, bugün referandumda “az farkla hayır” çıkması durumunda ne olabileceğini tahlil etmeye çalışacağız.Bu olasılıkta, kim suçlanırsa suçlansın, ister hakem, ister Kürtler; AKP ve Erdoğan ilk kez bir halk oylamasında yenilmiş olacaktır. AKP bugüne kadar girdiği bütün genel ve yerel seçimlerle cumhurbaşkanı seçimi ve referandumundan galip çıktı. Eğer az farkla bir hayır çıkarsa, bu sonucun ilk yenilgisini alan AKP’nin üzerindeki birinci etkisi kuşkusuz ciddi bir güvensizlik duygusu olacaktır.Bu durumda, Erdoğan ve AKP kurmaylarının erken bir genel seçimi gündeme getirme olasılığı vardır, ama onun yerine zamanında seçim ve bu seçim öncesinde bütün “kozları” oynama olasılığı daha güçlü görünüyor.***AKP’nin ilk kez yenilmesi hem CHP’de hem MHP’de, genel seçimde de kazanma umudunu ciddi olarak yükseltecek, böylece “CHP tek başına iktidar olur mu” ve “CHP-MHP koalisyonu olabilir mi” spekülasyonları da seçimden çok önce başlayacaktır.“Az farkla hayır“da AKP cenahı ve diğer “evetçiler”, Erdoğan’ın herkesle kavga etmesini ve kampanyanın önemli bölümünü yüksek gerilim düzeyinde götürmüş olmasını da öyle veya böyle gündeme getirecektir. Yani Erdoğan’ın liderlik nitelikleri ilk kez sorgulanacak demektir ki bu mesele, sonraki siyasi süreç ne olursa olsun, cumhurbaşkanı seçimine kadar sıcak kalacaktır.AKP, Kürtleri şiddetle suçlayacak, oy kaybı tahlilleri yaparken Kürt açılımını da bu konunun “içinde” konuşacaktır. Ve partinin ana yapısını oluşturan kadronun muhafazakâr siyasetlerinin katkısıyla 20 Eylül’de PKK’nın ateşkesinin sona ermesi öncesinde ve sonrasında açılım adına herhangi bir adım atılması son derece zorlaşacaktır.***CHP ve Kılıçdaroğlu’nun kendisine güveni artacaktır. Ancak bu güven artışının Kılıçdaroğlu’nun kimi konuşmalarında arada bir işareti görülen, CHP’nin demokratik gelişmeler bağlamındaki muhafazakârlığının değişimine nasıl bir etkide bulunacağını tahmin etmek mümkün değil. Buna karşılık, CHP içinde Kılıçdaroğlu’nun daha güçlü bir genel başkan konumuna geleceği ve parti üst yönetimini şekillendirmede daha aktif olacağı bellidir.AKP’nin, bir açıdan, ABD’de kullanılan deyimle “topal ördek” konumuna düşmesini, Kürt meselesiyle ve terörle ilgili herhangi bir adım atmakta yaşayacağı zorlanmayı herhalde BDP de değerlendirecektir.Bu arada... Ne kadar farkla olursa olsun; “hayır” çıkması halinde Kenan Evren ile 12 Eylül askeri yönetiminin asker ve sivil sorumlularının duruma ne kadar sevineceğini de hatırlatmak gerekiyor.Yarın: Farklı evet

Devamını Oku

Az farkla evet: Herkes galip (1)

7 Eylül 2010

Referanduma beş gün kala, dört olasılık da, kuşkusuz farklı oranlarda gündemde. “Az farkla evet”, “az farkla hayır”, “farklı evet” ve “farklı hayır”. Bunların biri çok düşük bir olasılık, ama “hayırcı” kanadın bazı sözcüleri “Yüzde 60’ın üzerinde hayır bekliyoruz” dediklerine göre bu olasılığı da dikkate almak gerekiyor.Farklı-az farklı kavramları da tartışılır. Ancak bu tür sert bir çatışma ardından yapılan bir oylamada yüzde 54 ve üstünün “farklı”, yüzde 54 ve altının “az farklı” olduğunu varsayabiliriz.Yüzde 54’lük bir oran, toplamda 8 puanlık bir fark anlamına gelir ve “net bir skor”u gösterir.***Birinci olasılıkta, “az farkla evet” çıkması durumunda pazar akşamı, saat 21.00’den itibaren muhalefet sözcüleri “hile yapıldı” diye bağırmaya başlayacaklardır. Çok inandırıcı olmaları gerekmiyor, çünkü kendisinde kusur aramak yerine hakemi suçlayarak kendini kurtarma ruhu siyaset dünyamızın egemen unsurlarından biri olmaya devam ediyor. Onlar bağırdıkça oluşan gerilim aşağıya doğru yayılacak, “bu sonucu kabul etmiyoruz” diye ortaya çıkanlar bile olacaktır.Buna karşılık hükümet cephesi ve Başbakan inanarak veya inanmayarak “bu iş bitmiştir, artık seçim sonrası yeni anayasaya bakalım” diyeceklerdir.Muhalefet de kendini galip ilan edecek, iktidar da sonuca göre kazandık diyecek, ama her iki taraf da boykotçuları için için suçlayacaktır.Boykotçu BDP ve PKK için, kendi bölgelerindeki katılım ve evet oranları “egemenlik” alanlarındaki durumları açısından belirleyici olacaktır. Aslında genel sonuç ne olursa olsun BDP ve PKK, Kürtler üzerindeki otoritelerinin devam edip etmediğini, ne ölçüde kırıldığını göreceklerdir. Sadece onlar değil, herkes görecek, bu da 20 Eylül sonrası için hareket alanlarını ya geliştirecek ya da daraltacaktır.***“Az farkla evet” durumunda, muhalefet hemen seçim kampanyasına girecek ve gerginlik üzerine kurduğu referandum kampanyasının bir ölçüde başarılı olduğunu düşünerek önümüzdeki on ayda bütün ülkeyi, her imkânı kullanarak en gergin ortamda tutmak için çalışacaktır.Az farkla evet ihtimali, AKP’nin genel seçimde birinciliğini kaybetmesi beklentisini desteklemese bile, Erdoğan’ın yeni ve kapsamlı bir anayasa için harekete geçmesi, aynı zamanda da 20 Eylül sonrasında terörü bitirme siyasetlerinde yeni açılımlar yapması kolay olmayacaktır.Yarın: Az farkla hayır

Devamını Oku

Hayır demek vatana ihanet değil

5 Eylül 2010

Kampanyanın son haftasına girilirken, iki liderin konuşmalarında açık bir farklılaşma ortaya çıktı. Tayyip Erdoğan, tonu biraz daha düşürürken, Kılıçdaroğlu ve CHP yükseltti.Erdoğan, İstanbul konuşmasında, hayır oyu vermenin de “vatana ihanet” olmayacağını açıkça söyleyerek yeni bir tavırla ortaya çıktı.Kılıçdaroğlu ise aynı saatlerde Ankara’da sert üslubunu sürdürüyordu, 13 Eylül günü Türkiye’nin bir karanlığa sürükleneceği korkutmasına devam etti.CHP Genel Başkanı daha koltuğuna ısınamadan, partisinin yönetimine istediği gibi bir şekil veremeden çok önemli bir sınava girmiş oluşunun etkisinde konuşmaya devam ediyor.Geçen hafta “yüzde 60 evet çıkması halinde bile, ülkenin yüzde 40’ının istemediği bir anayasanın ülkenin anayasası olamayacağını” söyledi.***1961 Anayasası, karşı propaganda imkânları son derece kısıtlı olduğu halde ancak yüzde 61,7 evet ile kabul edilmişti. Kapatılmış, yöneticileri hapse atılmış olan Demokrat Parti taraftarları sadece “hayırda hayır vardır” diyebilmiş, anayasanın içeriğiyle ilgili hiçbir tartışmaya girememişlerdi. 1982’de askeri yönetimin hazırladığı anayasanın referandumu öncesinde “hayırda hayır vardır” demek bile mümkün değildi ve oylamada yüzde 92 evet çıkmıştı.Oyunun kuralını kabul ederek oynayanların ne yapabilecekleri demokrasinin kitabında yazıyor. CHP iktidar olursa anayasayı, seçim kanunlarını değiştirir, her türlü anayasa değişikliğinin kabul edilmesi için yüzde 65 evet gerekir kuralını koyar, hatta isterse herhangi bir siyasi partinin tek başına iktidar olabilmesi için de mutlaka yüzde 50’inin üzerinde oy alması gerekir diye bir hüküm de getirir...***Son hafta iki lider de aynı ana temaları işleyecek. Tayyip Erdoğan, bunun bir seçim değil anayasa referandumu olduğunu, anayasa değişikliğiyle demokratikleşme yolunda bir adım daha atılmış olacağını söyleyecek.Kılıçdaroğlu da, bu anayasa değişikliğine verilecek evet oylarının aslında AKP’ye verilmiş olacağını ve açılan kapının ardında karanlık bulunduğunu tekrar edecek.Kamuoyu araştırmalarında kararsızların oranı hâlâ yüksek görünüyor. Eğer bu kitle gerçekten kararsızsa, iki taraftan gelen ağır baskılar nedeniyle oyunu açıklamaktan korkanlardan oluşmuyorsa, iki liderin son hafta performanslarının hâlâ şu andaki 54-46 dengesinde değişiklik yapabileceğini varsayabiliriz.

Devamını Oku

Bir otuz yıl daha geçse

4 Eylül 2010

Bir hafta sonra, o günün otuzuncu yılı dolacak. O gün ordu, emir komuta zinciri içinde yönetime el koydu. Ülkenin dört bir yanında hüküm süren kan dökülmesi, kışkırtmalar, cinayetler, faili meçhuller bir anda durdu. Hepsi o anı bekliyormuş gibiydiler. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, o günün titrek siyah beyaz, zor seçilir ekranında göründüğü andan itibaren hep birlikte durdular.***1980-1983 arası ülkemizin en kara dönemidir, öyle kalacaktır. Bugün, önlerinde iddianame dururken “neyle suçlandığımı bilmiyorum” diyenlerin arasında o günlerden kalma bazı gölgeler de seçiliyor. Polisler işkence ederken onlara “nezaret eden” asker kişilerin, dayak emri verip duran asker kişilerin gölgelerini bugünkü Ergenekon soruşturmalarını dikkatle izleyenler seçebilirler.***12 Eylül’ün ruhunun ne olduğunu, başındaki şahıs, o zaman “asmayalım da besleyelim mi” sözüyle, yıllar sonra da “eşitlik olsun diye iki sağdan iki soldan astık” sözüyle pek veciz bir şekilde anlattı.Bir daha 12 Eylüller olsun istemiyorsak, o günlerde neler olduğunu sürekli hatırlamak ve gelecek kuşaklara öğretmek zorundayız.Zorundayız çünkü hâlâ o günlerde yapılanları haklı göstermeye çalışanlar var.Zorundayız çünkü hâlâ o günlere benzer günler yaşatmak için plan program yapanlar var.Zorundayız çünkü o günleri yaşamış olanlar arasında bile hâlâ ders çıkarmamış olanlar, kendisine ezberletilmiş “bizimkiler-düşmanlar” basitliğinin üzerinden dünyayı anlamaya çalışanlar var.***12 Eylül 1980 gününden itibaren Türkiye’de neler oldu? Öğrenmek ya da hatırlamak isteyenler için:* “Otuz Yıldır 12 Eylül, Yaşayanlar Anlatıyor” Hazırlayan: Haşim Akman, Doğan Kitap.Kenan Evren’in “asmayalım da besleyelim mi” sözünün nasıl uygulandığını öğrenmek ya da hatırlamak isteyenler için:* “12 Eylül Karanlığında Dört İdam Bir Tanık” Akın Bodur, Doğan Kitap.Sadece 12 Eylül’de değil, 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 müdahalelerinde demokrasi ayıbı işleyenleri öğrenmek, bugün aydın namusunun ne olduğunu görebilmek isteyenler için:* “Darbeli Kalemler, Askeri Müdahalelerin İlk Haftasında Yazılan Köşe Yazılarından Seçmeler” Derleyen: Mine Söğüt, Getto yayın.12 Eylül döneminde Güneydoğu’da neler olduğunu, meşhur Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde neler yaşandığını öğrenmek ve hatırlamak isteyenler için de:* “Kürtler” Hasan Cemal, Doğan Kitap.***Otuz yıl sonra 12 Eylül’de, Anayasa’nın 12 Eylül darbecilerini, işkencecilerini koruyan maddesinin kalkması mümkün olursa, o dönemin bütün uygulamalarının; işkencelerin, kanunsuz idamların, haksız gözaltıların, İlhan Erdost’un dövülmesi emrini verenlerin; çocuklara bile işkence edenlerin, “Aleviler cami bombaladı” diye dolaşan “kamu” görevlilerinin, işkencelere nezaret eden asker kişilerin, en başta da her şeyin başında bulunmuş olan şahıs olmak üzere, yargı önüne çıkmasını sağlamak bütün savcıların ve yargıçların acil görevi olacaktır. Bir daha 12 Eylül gibi karanlıklarda yaşamak, çocuklarımızı da yaşatmak istemiyorsak.

Devamını Oku