Türkiye’nin 12 Eylül Anayasası’ndan tümüyle kurtulması şarttır. Bunun için, o anayasanın getirdiği “müesses nizam” ve o nizamın içinde yer alan çeşitli odakların iktidarının kırılması şarttır.
Yarın oylanacak olan anayasa değişikliği paketinin, tartışmalı maddeleri de dahil bütününün kabulüyle, şu anda hâkim “müesses nizam”da ciddi gedikler açılacak ve gerçekten demokratik bir anayasaya ulaşma imkânı yaratılmış olacaktır.
Tersi durumdaysa bugünkü 12 Eylül anayasası ve onun yarattığı cenderelerden kurtulmak için ülke daha çok bekleyecektir.
Bu “müesses nizam”ın en temel unsurlarından biri, kendi görev ve misyonunu “halka hizmet” değil “devleti korumak” olarak benimsemiş ve uygulamaları da bu yönde olan bir yargı düzenidir. Bir yerden başlayarak bu düzenin değişmesi zorunludur. Paketteki değişiklikler, başka sakıncalar getirmesine rağmen bir başlangıç noktası oluşturuyor. Gelecekte ne olur diye korkmak yerine, önce bugünkü iktidar odağının dönüşümünü başlatmak gerekir.
Dönüşümün şart olduğuna en önemli kanıt, Şemdinli savcısı olayıdır. İki astsubay bir kitapçıyı bombalamış, dönemin Genelkurmay Başkanı onlar hakkında“Tanırım, iyi çocuklardır” derken “bağımsız yargının anlı şanlı organı” HSYK, bu olayı kovuşturan savcıyı görevinden kovmakla yetinmemiş, avukatlık yapma hakkını bile elinden almıştır.
Başbakan Erdoğan’ın, bu referandumda istediği sonucu almasıyla eleştirdiğimiz anti-demokratik eğilimlerinin güçlenmesi, “yıkarım, çökertirim” tavrının daha da vahim hale gelmesi, elbette mümkündür. Erdoğan diğer liderlerden daha fazla ya da daha az demokrat değildir ve Türk siyasi hayatının gerçekten demokrasiyi özümsemiş liderlere kavuşmasına daha zaman vardır. Erdoğan, eğer kendi partisinin bile savunmakta zorlandığı bir siyasi üslubu tırmandırma eğilimine girerse, gereğini yapmak da her vatandaşın, demokrasiye bağlı herkesin hakkı ve görevidir.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından ülkemiz en karanlık dönemlerinden birini yaşadı. O dönemin yaşatanlar yani bu “suç”un failleri de ne yaptıklarını bildikleri için, anayasaya kendilerini ve verdikleri emirlerle suç işleyenleri korumak için bir madde koydurmuşlardı. Bu madde kalktığı anda, bir insanlık suçu sayılan ve zaman aşımına girmeyen işkence suçuyla ilgili olarak, başta Kenan Evren olmak üzere o dönemin bütün asker ve sivil sorumluları hakkında dava açmak mümkün olacak.
İşkence suçlarında zaman aşımı yoktur, zaten anayasa değişikliğinin kabulünde 30 yıl dolmuş olmayacaktır.
Dönemi gazeteci olarak yaşamış bir Türk vatandaşıyım ve ülkenin dört bir yanında, o günlerin bütün işkencecileri için davalar açıldığını, suçluların yargı önünde hesap verdiklerini görmek istiyorum.
Diyarbakır askeri hapishanesinin bütün sorumlularının hesap vermesini istiyorum. Askeri cezaevlerinde polisler işkence uygularken başlarında duran asker kişilerin hesap vermesini istiyorum. O günleri özleyerek planlar yapanların da hesap vermesini istiyorum.
“Zaman aşımı“ diyerek, o işkencecilerin hesap vermesine engel olmaya çalışanların kimler olacağını ben tahmin ediyorum, ama bunları bütün vatandaşların da görmesini istiyorum.
Solun, CHP’li değil gerçek solun kendisini artık “devletçi-milliyetçi” etkilerden kurtarması gerektiğini, referandum sonrasındaki süreçte başlayacak tartışmaların o “kurtuluş”a katkıda bulunabileceğini umut ediyorum.
Ben, bu gerekçelerle; anayasa değişikliğiyle ülkeye bir günde demokrasi gelmeyeceğini bilerek, bu değişikliğin son derece yetersiz olduğunu da bilerek, “evet” oyu kullanacağım.

