Muhalefet partileri, kampanyayı anayasadan uzaklaştırıp terör üzerine çekmeye çalışırken endazeyi kaçırmaya başladılar. Israrla Hükümet’in, İmralı ve Kandil ile gizli görüşme ve pazarlık yaptığını söylemeye devam ediyorlar.İmralı ile hiçbir bağlantı olmadığını söylemek mümkün değil. Ancak bu görüşmelerin ne düzeyde ve hangi içerikle yapıldığını kuşkusuz muhalefet bilmiyor, bilseydi zaten Erdoğan’ı zor durumda bırakmak için açıklardı.Son günlerde kitabı çeşitli açılardan tartışma konusu olan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı şunu yazıyor: “Cezaevinde yatan Öcalan her başbakana, her genelkurmay başkanına, her kuvvet komutanına görev değişikliği olduğunda bir mektup yazarak, olayların nasıl bitirileceğini uzun uzun anlatmaktadır. Hatta bir videokaset doldurarak gönderdiğini de biliyorum.” (Haliç’te Yaşayan Simonlar, sayfa 375)Herhalde o mektupları alanlar, açmadan çöpe atmıyor, dikkatle okuyor, yorumluyor, uzmanlara okutturuyor, yorumlatıyordur.Bu bir tür “görüşme”dir, inisiyatifi İmralı’nın ele almış olması temas olmadığı anlamına gelmez.***Cumhurbaşkanı Gül, bugün gelinen aşamada aklın yolunu göstermiştir: Terör belasından kurtulmak için her yol, her imkân kullanılır.Her türlü imkân ve yollar kullanılırken, tümünün kamuoyunun gözü önünde olması da gerekmez. Olumlu sonuç alındığı zaman bu yollar tartışılmaz, kimse bunları araştırmaz, ama sonuç başarısızlık olduğu zaman o gün siyasi sorumluluk taşıyanlar hırpalanır.Savaş lobileri “gizli pazarlık yapılıyor” diye bunun için bağırıyor.Sorumlu kamu görevlileri, herhangi bir başarısızlık durumunda başlarının belaya gireceğini düşünüp korksunlar diye bu kadar bağırılıyor.CHP ve MHP liderlerinin terör konusunu kullanış biçimi, ateşkesten memnun olmama görüntüsü vermeleri kuşkusuz kamuoyunun da dikkatini çekiyor.Referandum geçip gidecek, genel seçimler de geçip gidecek, ama Ankara’da göreve talip olanların terörü sona erdirme yükümlülükleri sona ermeyecektir.
Demokratik Toplum Kongresi, “yetkili” bir “Kürt Meclisi” teleplerini giderek daha açık hale getiriyor.Bu meclisin, şu andaki yasal Kürt partisi BDP’nin yanı sıra, bu parti dışında bulunan Kürt siyasetçilerin, aydınların katılımıyla daha geniş bir temsil niteliği kazanmasına çalışılıyor. “Temsil”in bir Kürt Ulusal Konferansı toplanmasıyla daha da genişletilmeye çalışılacağı anlaşılıyor.Şu anda ortaya konulan taleplerin arasında hemen gerçekleşebilecek olanlar vardır, önümüzdeki on yılın ciddi tartışma konuları arasında yer alacak olanlar da vardır.Anayasa referandumu dolayısıyla BDP ve çevresindeki siyasilerin “boykot” tavrında ısrarcı olmaları, “yeni anayasa” meselesini bugünden gündeme sokma çabasının ürünüdür. Talep, bu referandum sonrası “hemen” yeni bir anayasa için çalışmaların başlayacağı “sözünü” almaktır.Doğrusu AKP hükümetinin de başka bir hükümetin de bugünden böyle bir vaat içine girmesi çok zordur. Çünkü bu talebin içinde “Kürtlerin” ve “demokratik özerklik” kavramının yer alması isteniyor.***Türk toplumunun, tümüyle yeni bir anayasa ve içeriğini tartışması için bu referandumun sonucuyla birlikte Temmuz 2011 seçimlerine kadar geçecek tartışmaların ve bu seçimin sonucunun ortaya çıkması gerekiyor.Böyle bir konuyu konuşabilmek için de Türk toplumu yeterince hazırlıklı değil. Değil, çünkü hâlâ ortada kan var. Eğer referandum sonrasında da, temmuz seçimine kadar olan dönemde kan dökülmeye devam ederse böyle bir tartışmayı isteyenler asla uygun bir ortam bulamazlar.Bunun yanında KCK operasyonu adı verilen tutuklamaların yarattığı rahatsızlık ve güvensizlik çok açıktır ve bu durumun düzeltilmesi için Kürt meclisiden talep gelmesine bile gerek yoktur. Düzeltmek isteniyorsa, siyasi iradenin “anlaşma yapıldı” çığırtkanlıklarına kulak tıkaması zor değildir. Çünkü toplumun geniş kesimi, bu ateşkes döneminde “ilerleme” sağlanmasını bekliyor.***Yüzde 10 seçim barajının yüzde 5’e indirilmesi sadece Kürt partilerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsili bakımından değil, temel bir demokratik gereklilik olarak yerine getirilmek zorundadır. Bu konuda da Türk kamuoyundan destek almak siyasi irade için zor olmayacaktır.Kürt meclisiyle birlikte daha geniş tabanlı bir Kürt siyasi hareketinin ortaya çıkması, bazılarının siyaseti kötü bir şey sanması dolayısıyla olumsuz gibi sunulacaktır. Ama demokrasiyi bütün Türk toplumu öğrenirken, Kürt siyasetçiler de öğrenecek.Şu anda her yayınladıkları bildiride, defalarca “demokrasi” kelimesi geçmesine rağmen Kürt siyasetinde de demokrasi, en fazla ihtiyaç olan temel unsur olarak eksikliğini gösteriyor.
PKK’nın ateşkes ilan etmesinden memnun kalmayanlar oldu. Ancak bunların bir bölümü, referandum kampanyasının ana eksenini “Kandil”e çekerek tümüyle anayasa konusundan uzaklaşmayı seçti.Ateşkes meselesi çevresindeki polemikte kuşkusuz ciddiye alınamayacak çok ucuz popülist laflar havada uçuşup duruyor. Bunlara bir örnek de CHP liderinin hükümeti “PKK’yı terör örgütü olarak görmemekle” suçlamasıdır. Yaşanan bunca acı tecrübeden sonra hâlâ böyle ucuzluklarla siyaset yapmak belki fanatik çevrelerde takdir uyandırır, bu kesimlerin fanatizmini biraz daha besler, ama asla derde deva olamaz.Muhalefetin iddiası, Hükümetin PKK ile gizlice görüştüğü; hatta 4 kez görüşüldüğü, görüşmeler üzerine ateşkes ilan edildiği şeklinde. Bu tür bir iddia ortaya atıldığında, iddia sahiplerinin “kimlerin, ne zaman, nerede” görüştüklerini açıklama mecburiyeti vardır.***Ana mesele, Türkiye’nin terör belasından, vatandaşlarının tümüne acı çektiren terör belasından ve vatandaşlarının önemli bir bölümünün mağdur olmasına yol açan geriliklerden kurtulması meselesidir.Kandil ekseninde kampanya yaparak referandum öncesi anayasa konusundan uzaklaşmak isteyenler de belki de bilmeyerek bu ana mesele üzerinde biraz daha düşünülmesini sağlamakla bir açıdan faydalı da oluyor. Tabii ki onların birinci önceliği bu meselenin bütün boyutlarıyla ve açıkça konuşulması değildir. Şu anda onların asıl derdi, bu ateşkesin ve silahların susması sürecine girilmesinin siyasi rakiplerinin lehine bir durum yaratmamasıdır.***Şehit cenazelerinde siyasi gösteri yapabilmek için şehit cenazesi olması gerekir. Şehit cenazeleri gelmediğinde o şahısların siyaset yapacakları bir alan da kalmayacak. Onun için şu anda avazları çıktığı kadar bağırıp, bu ateşkesin de daha kalıcı gelişmeler yolunda kullanılmasını engelleme çabası içindedirler.Bunların geliştirdiği Kandil polemiğinin bir açıdan da Kandil’e prim ve sahip olmadığı bir güç izafe ettiğinin bilincinde olmadıkları da anlaşılıyor.Referandumu bir yandan hükümet için güven oylaması diğer yandan da teröre çözüm aranması ya da aranmaması üzerine oylama haline getirmek denedikleri son yoldur. Ama tek unuttukları, Türk halkının çok geniş bir kesiminin bu savaşın bitmesi, bunun için siyasi çözüm bulunması yolunda açık irade belirtmekte olduğudur.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hrant Dink’in kardeşini davet edip kendisiyle görüşerek devlet adına bir “ilk”e imza attı. Bu olay, devletin bütün pis cinayetlerde, yine devletin görevini yerine getirmemesi nedeniyle hayatını kaybedenlerden ciddi bir özür dileyiş olarak kayda geçecektir.Devletin bugüne kadarki en önemli özür beyanı, 1960 darbesinden sonra idam edilmesi nedeniyle Adnan Menderes hakkındaydı. Anıt mezar yapılarak, havaalanına, üniversiteye ismi verilerek bu siyasi cinayet için özür dilenmişti.Menderes’in idam edilmesine çok üzülenlerden biri olan Demirel ise, bu vahim durumların tekrar yaşanmamasının yollarını düşünmek yerine 12 Mart darbesinin ardından “üçe üç” işaretleri arasında Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idamına onay vermişti. ***Öyle bir devletimiz var ki, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nde Dink davasıyla ilgili savunmasını en kaba ırkçı ve faşist mantık üzerine kurabiliyor, ama Cumhurbaşkanı, aynı devlet adına Dink ailesine üzüntüsünü bildiriyor.Dink cinayetinin öncesinde ve sonrasında olanları hatırladığınızda, dava süresince yaşanan karatmalarla ilgili “kamu” içindeki faaliyetleri öğrendiğinizde yüreğinizin sızlamaması mümkün değildir. En basit soru şu: Devlet, vatandaşını korumak, rahat ettirmek için mi yoksa korkutmak, cinayete, cinayetlere göz yummak için mi var?Türkiye’nin bölüneceği ya da irticanın eline düşeceği korkusu bazılarına diğerlerini öldürme ya da öldürülmelerine göz yumma hakkı verir mi?Bütün bunları düşünmeye başlamamız çok zaman aldı. Ama son yarım yüzyılı ele aldığımızda neredeyse 80 bin dolayında vatandaşımız zihniyet çarpıklıklarının kurbanı oldu.Hrant Dink de onlardan birisiydi.Ama hâlâ koltuğu büyük, kendisi havalı kimileri, bazılarına kızdıkları zaman “annesi Ermeni, ninesi Ermeni” demeye devam ediyor ve bunların hiçbir ceza görmemeleri de Hrant Dink cinayetinin boyutlarını büyütüyor.***Cumhurbaşkanı Gül, cuma günü önce 30 Ağustos’ta emekli olacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’u kabul etti. Sonraki konuğu da Hrant Dink’in kardeşiydi.Vicdan sahibi herkesin Cumhurbaşkanı Gül’e büyük bir teşekkür borcu vardır.Teşekkür ederiz Sayın Gül.
Meslek örgütlerinin, aynı meslekten olanların belli çıkarları, belli görüşleri savunmak için kurdukları örgütler “siyasi” örgütlerdir. Bu örgütler gündelik siyasetle uğraşmasalar bile, mesleki çıkarlarını savunmaları da “siyaset”in içindedir.Kaba faşizmden miras kalmış antika anlayışlara göre, meslek örgütleri siyaset yapamazlar, meslek örgütlerinin siyasi görüşü olamaz, kamu görevlilerinin de siyasi görüşü olamaz.Aynı anlayışa göre siyaset sadece siyasi partiler içinde yapılır, o yüzden de kamu görevlilerinin siyasi parti üyesi olması yasaktır.Bu konunun gündeme gelmesinin nedeni bir süredir önemli siyasi konularda tavır alan ve belli görüşteki yargı mensuplarını bünyesinde toplamış olan YARSAV’ın AKP cenahında, özellikle Başbakan’da uyandırdığı tepkidir.***YARSAV daha çok Ergenekon soruşturma ve davaları sürecinde adını duyurmuş, hatta AKP’nin kapatılması gerektiğini bile savunmuştur. Demokrasinin güvencesi olması gereken yargı mensuplarının bu tür konularda demokrasiyi savunmak ve genişletmek için çaba göstermesi, esas olarak da her türlü anti-demokratik gelişmeye karşı çıkması kuşkusuz herkes tarafından beklenir.Ancak yargı mensupları da siyasi görüş sahibi olabilirler ve görüşlerini ifade edip, istedikleri yönde faaliyet gösterebilirler. Bunu yapamayacakları alan ise cüppelerini giyindikleri alandır. O alanda siyasi görüşlerinin etkisiyle değil; kanunlar, önlerine konulan deliller ve vicdanlarıyla hareket etmek zorundadırlar. Kamu adına vatandaşına hizmet vermekle görevli olanlar, görevlerini siyasi görüşlerinin etkisiyle eğip bükerek yerine getiriyorsa yaptıkları suçtur.***Türk yargısında çok fazla sorun var; bunlar her zaman, her fırsatta dile getiriliyor. Ama o sorunların birincisi herhalde yargı mensuplarının siyasi görüş sahibi olması değildir. Hatta temeldeki en büyük sıkıntı, yargının kendisini bir tür “devletin koruyucusu” olarak görmesi, asıl görevinin “vatandaşa hizmet” olduğunun kendisine unutturulmuş olmasıdır.Nitekim YARSAV yönetimiyle aynı görüşte olmayan hukukçular da başka örgütlenmeler içine girmişlerdir. Bu da onların en demokratik, yasal ve meşru haklarıdır.***Yeni öğrenildiğine göre Hükümet, Başbakan’ın taktığı ve Başbakan’a takmış olan YARSAV’dan kurtulmak için devlet eliyle bir örgütlenme planlıyor, bütün yargı mensuplarının o örgütlenmeye üye olmasını, bunun dışında da sadece sanat, kültür, spor örgütlerine üye olabilmelerini öngörüyor.Hükümet’te bu fikir kimin aklına geldiyse, o kişi herhalde tipik bir faşist mantıkla hareket ettiğini bilmiyor, bunu ilk kez kendisinin düşündüğünü sanıyor. Faşizmin temel fikirlerinden biri, toplumu denetim altında tutabilmek için bütün mesleklerin devletin öngördüğü örgütler içinde toplanmasıdır. Bu fikri ortaya atanlar bunu bilmiyorlarsa böylece öğrenmiş oldular. Dolayısıyla hemen bu “devlet örgütü” önerisinden vazgeçsinler.***Demokrasinin, faşizmle taban tabana zıt olan temel ilkelerinden biri, herkesin, her konu, fikir ve çıkar etrafında serbestçe örgütlenebilmesidir.Bugün yargı mensuplarının sadece bir devlet örgütü içinde yer almalarını öngörenler yarın medya mensupları için de, ertesi gün işçiler için de aynı şeyi düşünmeye başlarlar. Bu yüzden “devletin yargı mensupları örgütü” fikrinden acilen vazgeçilmesi, hatta bunun için özür bile dilenmesi gerekmektedir.
Türkiye’de kanın durmasını istemeyen, akmasının devam etmesi için çalışan bir “lobi” var. Aslında bir değil iki lobi. Birisinin “resmi” kesimde olduğu biliniyor, ikincisi de Kürt tarafında ve son dönemde iyice kendisini göstermeye başlamış durumda.PKK’nın son ateşkes ilanının ardından silahların bırakılması için ortaya yeni bir imkân alanı çıktığını gören bu lobilerin son icraatı “Hükümet PKK ile gizlice görüşüyor” haberi oldu.Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, terörle uğraşmış ülkelerde, terörü sona erdirme çalışmaları içinde her zaman şu ya da bu şekilde gizli görüşmeler olmuştur. İngiliz hükümeti IRA’nın siyasi kanadı ile açık açık görüşmüştür. İspanya’da ETA ile çeşitli görüşmeler yapıldığı daha sonra açıklanmıştır.Hiç kuşkusuz ki kendi ülkesini kana bulayanlarla, masum insanları davaları uğruna öldürebilenlerle görüşmek vicdanların kolay kaldıracağı bir konu değildir. Ancak bu örgütlerin, Bask ve İrlanda örneklerinde olduğu gibi, tarihsel bir birikimi ve belli bir toplumsal tabanları olması durumunda; sorunun kökenlerinin tedavisi yoluna gitme imkânı söz konusu ise, aklın yolları yürek sıkıntılarının önüne geçmek zorundadır.***Yaklaşık 1.500 Kürt vatandaş şu anda, PKK ile ilişkili olmak ve örgütün siyasileşmesi için çalışmak iddialarıyla tutuklu bulunuyor. Aralarında seçilmiş yerel yöneticilerin de olduğu bu 1.500 kişi terörle doğrudan ilişkileri kanıtlanmadan tutuklanmış, üstelik de tutuklamalar bir “baskı kampanyası” havası içinde gerçekleştirilmiştir.Bu tutuklama furyasının Habur gösterisine misilleme olarak yapıldığı da söylendi. Elleri kelepçeli, sıraya dizilmiş insan görüntüleri akıllardadır.Şu andaki ateşkes dolayısıyla tekrar bir barış yolunun açılabilmesi için öncelikle bu davalarla ilgili mantıklı ve hakkaniyetli bir adım atılması gerekiyor. Kürtlerin böyle bir iyi niyet adımını beklemeleri de son derece meşrudur.Demokratik özerklik tartışmalarına gelene kadarki öncelik silahların bırakılmasıdır. Bu yolda, “PKK silahlarını BM’ye teslim etsin” önerisi de “gizli görüşme” türünden hamlelerle “kirletilmeden” ya da “BM arabulucu olsun istiyorlar” gibi çarpıtmalara uğratılmadan geliştirilmeli, hatta Ankara’nın ön alması gereken önemli bir gündem maddesi olarak değerlendirilmelidir.
İktidar sahipleri, iktidarının boyutu ne olursa olsun, eleştirilmeyi sevmez. Hep alkışlanmak, onaylanmak, doğrulanmak isterler. Bizde bunların medyayla ilgili bir ebedi hastalığı vardır. Sadece eleştirileri akıllarında tutar, hatırladıkça kızarlar.Başbakan Erdoğan da sadece “olumsuz”ları gören, her eleştiriyi düşmanlık diye algılayan, “icraatların” medyada gereken ilgiyi kasıtlı olarak görmediğine inandığı için öfkelenen bir siyasetçi olarak kendi kabuğunu örmeye devam ediyor.Önceki gece Habertürk TV kanalındaki mülakatında sarf ettiği medya ile ilgili sözleri, kendisinin sık sık örnek gösterdiği Batı’daki durum ve algılamalara göre ne kadar farklı bir yerde durmakta ısrarlı olduğunu da gösterdi.***Konuşmayı izlerken not almadığım için dün hemen bütün gazetelerdeki haberlere ve sitelere baktım. Kanalın kendi gazetesi ve sitesi dâhil tümünde, birkaç cümlelik bölüm, bir eksik tarafıyla yer almıştı. Bazı gazetelerde ise “kendisini destekleyen medya” ile ilgili iki cümle hiç yoktu. Bazılarında bu iki cümlenin ikincisi yoktu.O iki cümle şöyle: “Bunların hiçbirinin (kendisini destekleyenleri kastediyor) patronu, sahibi değilim. Saldırılar karşısında savunma için iş adamı medyaya giriyor, kendi vicdanıyla hareket ediyor.”Yani son dönemde medyaya giren iş adamlarının kendi inisiyatifleriyle hareket ettiklerini söylüyor. Olabilir; işin burası çok tartışma ve dedikodu kaldırır, ama bir büyük grubun satın alınması için verilen rekor krediyi açıklamaz.Sonra inanılmaz bir bölüm geliyor: “Ben de yeni öğrendim, medyada öyle şeyler oluyor ki, reklam alacak, reklam almak için bir telefon, tehdit. Vermediği takdirde canına okunuyor. Hele borsada ise o şirket yandı.”Bu çok ağır bir suçlama. Çünkü söz konusu durum yasalara göre ciddi bir suç, hele şirket borsadaysa daha da ağır bir suç. Bu suçu işlemiş medya mensubu var mıdır, yok mudur bilemeyiz. Ama böyle bir iddiada bulunan kişi, bunu kimin, ne zaman, hangi şirkete yaptığını açıklamak zorundadır, bütün medyayı töhmet altında bırakmaya hakkı yoktur.Ve sonra diyor ki: “Ben medyada kartel olmasına karşıyım. Çok seslilik olsun, çoğulculuk olsun. Biz medyada karteli yıktık, çökerttik.”Önce şunu belirtmek gerekiyor ki, tekel ile kartel farklı şeyler. “Medyada kartel olsun” kimse diyemez, çünkü bu suçtur, kanunlara aykırıdır. “Ama medyada karteli yıktık, çökerttik” sözünün de açıklanması şarttır. Buradaki “biz” nedir? Başbakan’ın kendisi midir, hükümet midir? “Yıktık, çökerttik” kelimelerinin anlattığı öfke ve düşmanlık bir yana, başbakanların, hükümetlerin böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Rekabet Kurumu vardır, mahkemeler vardır, sadece medyada değil bütün sektörlerdeki tekel ve karteli engellemek bu kurumların görevidir.***Başbakan “yıktık, çökerttik” diyerek Doğan Medya Grubu’na kesilen anormal vergi cezalarını kastediyor olmalı. O zaman da bu sözlerle, bir açık bulabilmek için onlarca vergi denetçisinin gönderilmesi, bunların raporlarıyla tarihte görülmemiş vergi cezalarının kesilmesi bizzat Başbakan’ın icraatı oluyor.Başbakanlarla medya kuruluşlarının ilişkisi “yıkma, çökertme” ilişkisi olduğu sürece, başbakanlar “yıktık, çökerttik” dediği sürece demokrasi tatlı bir hayal olarak kalır.Türkiye’de devlet ve devletin başındaki hükümetler hâlâ çok güçlüdür. İstediklerini “yıkarlar, çökertirler” ama bunlar sadece birer kara leke olarak kalır.Başbakan da artık karar versin, yine kendi söylediği gibi “çoksesli çoğulcu bir medya” istiyorsa medyadan elini çeksin. Ama derdi “yıkmak, çökertmek” ise söyleyecek bir şey kalmıyor.
Kürt sorununun terörden arınması yolunda en önemli aşamalardan birine gelindi. Silahların nasıl ve nereye bırakılacağı konuşulmaya başlandı.PKK’nın ateşkes ilanıyla birlikte, ilk kez Kandil’den bir “Birleşmiş Milletler” sözü duyuldu. O günün öncelikleri dolayısıyla bu söz fazla dikkat çekmedi. Ancak şimdi ortaya çok somut bir öneri çıktı: PKK’nın silahlarını Birleşmiş Milletler’e teslim etmesi.***Birleşmiş Milletler sözü, sorunun bir tür “devletlerarası” sorun gibi ele alınacağı, uluslararası boyuta taşınacağı kuşkularına yol açabilir. Şu anda bu önerinin içinde herhangi bir “arabuluculuk” unsuru ortaya çıkmış değil.Gerçi Birleşmiş Milletler’in, sadece devletlerarası ilişkilerde görev almadığı, birçok örnekte olduğu gibi “toplumlararası” ya da bir tarafında devlet diğer tarafında bir “topluluk” olan durumlarda da görev aldığı görüşü öne sürülüyor.Aslında tartışmayı böyle bir noktaya çekmek anlamlı değildir, çünkü öneri sadece PKK’nın silahlarını Birleşmiş Milletler’e teslim etmesi çerçevesindedir.***Her şeyi çok hızlı yaşıyoruz, daha birkaç gün önce şehitler bütün ülkeyi sarsarken bugün silahların nasıl bırakılacağını konuşabiliyoruz.PKK’nın ateşkes ilanında güçlü bir kamuoyu baskısının etkili olduğu açıktır. Türk halkı, Kürtler de dahil, silahların susması yönünde çok açık irade belirtmeye devam ediyor.Bundan önce benzer fırsatlarda birileri ortaya çıkıp “işte terörün belini kırdık” diye bağırarak barış yollarının tıkanması için ellerinden geleni yapmışlardı. Bugün de yapabilirler. Ama artık kamuoyu bu duygusal sömürülerle savaş ortamını sürdürmek isteyenler konusunda çok daha bilinçli olduğunun işaretlerini de veriyor.***Ortada bir fırsat vardır. Bunu değerlendirmek, süreci gerçek bir barış sürecine çevirmek Ankara’nın elindedir.Cumhurbaşkanı Gül, bu yönde olumlu bir işareti Azerbaycan yolunda verdi.Hükümet bu fırsatı da heba etme hakkına sahip değildir. Bunun için, referandum meydanlarında ortaya çıkabilecek savaşa devam kışkırtmalarının da üstesinden gelmekle yükümlüdür.