Hayal âleminin anayasası

7 Ağustos 2010

Bizdeki son anayasa tartışması, -tartışma demek bile zor, muhabbetleri içinde büyük bir hayal tekrar edilip duruyor. Anayasa için toplumsal uzlaşma gerekirmiş, yani toplumun çoğunluğunun bile değil, tamamına yakınının o metni benimsemesi gerekirmiş gibi bir fikir ortalıkta dolaştırılıyor.Çok güzel; keşke öyle olsa; öyle bir anayasa yapılsa ve bu anayasa halkın gerçekten özgür iradesiyle, bütün siyasi kurumların katılımıyla, oy birliğiyle kabul edilse...***Bizim anayasalarımızın nasıl yapıldığını hatırlayalım.1921 ve 1924 anayasaları cumhuriyet devriminin hukuki temelini oluşturmak için yapıldı, Meclis’te bu anayasaların muhalifi çoktu, cumhuriyetin ilanına karşı olanlar da çoktu. Ama güç devrimcilerdeydi; gücü halktan değil inanç ve fikirlerinden almışlardı, gereğini yaptılar.1961 anayasası, içeriğinde ne getirmiş olursa olsun bir darbe anayasası olarak yapıldı. Kurucu Meclis’i o günün güç sahipleri belirledi, anayasa halkoyuna sunulurken karşı propaganda yapılmaması için bütün tedbirler alındı, yine de halkın üçte biri hayır dedi.***1982 Anayasası’nı yine 1961’de olduğu gibi o günün güç sahipleri; gücü silahlarından almış olan güç sahiplerinin seçtiği heyet yaptı.‘Hayır’ları azaltmak için her türlü baskı yapıldı, hile yapıldı; hayır propagandası yapmak yasaklandı. Sonunda anayasa halkın yüzde 92’si tarafından onaylandı. Oldu mu şimdi “toplumsal uzlaşma?”Halkın yüzde 92’sinin evet dediği anayasa hakkında bugün lehte konuşan, konuşabilen bir tek kişi yok. Herhalde gönlünden geçiren vardır ama ayıplanmaktan korkuyorlardır onlar da.Dört anayasamızın dördü için de güç sahipleri herhangi bir “toplumsal uzlaşma” aramadı.Mustafa Kemal’in anayasalarını soracak halk da yoktu, ama diğer iki anayasa, en açık deyimiyle “zorla” kabul ettirildi.Anayasa denildiğinde bazı Batı ülkelerine imreniyoruz: Mesela Amerikan anayasası, bir devrim anayasasıdır, İngiliz anayasası yerine geçen metin, yine devrim ürünüdür. Hitler sonrası Alman anayasası hazırlandığında Almanya Müttefiklerin denetimindeydi. Bizde pek popüler olmayan Japonya Anayasası da İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikalılar tarafından yazılmış bir anayasadır.***12 Eylül günü anayasa değişikliği için özgür irademizle oy kullanacak olmamızın kıymetini bilelim.Değişikliği hazırlayanların bunları bize “dayattığını” düşünsek bile öncelikle sahip oldukları güç silahlarından değil, yüzde 40 dolayındaki halk desteğinden geliyor. Hayır denmesini isteyenler de evet denmesini isteyenler de istedikleri gibi konuşabiliyor, üstelik sandık başına gittiğimiz sırada “acaba verdiğim oy dolayısıyla başım derde girer mi” gibi bir kuşkumuz da olmayacak.Anayasa değişikliklerine hayır derken korkmamak gibi bir durumla ilk kez karşılaşıyoruz, kıymetini bilelim. Tabii bunun için de işkembeden sallayanlara inanmak yerine, anayasa nedir, nasıl yapılır, bizde neler olmuştur gibi konularda bilgi sahibi olmaya da dikkat edelim.

Devamını Oku

Bir bilenden itiraf

6 Ağustos 2010

CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal, YAŞ gelişmelerini yorumlarken çok önemli bir itirafta bulundu: “Bu çatışma darbe ihtimalini önlemek için değil, o ihtimal ortadan kalktığı için ortaya çıkan bir çatışmadır.”Baykal, bu sözün devamında Hükümet’i Silahlı Kuvvetler’in moralini bozmakla suçlamış. Ama önemli olan itiraf bölümü.Baykal, 60’lı yıllarda siyasete girdiğinden bu yana bütün darbeleri ve darbe ihtimali bulunan ortamları yaşamış bir siyasetçidir. 1970’lerdeki sol ve sağ cunta çatışmalarını da, 12 Eylül darbesine giden günleri de, bu darbe sonrasını da yaşamıştır. 90’lı yıllarda ve 28 Şubat süreci günlerinde de “darbe ihtimali” her zaman Baykal’ın gündeminde olan, yakından izlediği bir konu olmuştur.***Baykal diyor ki, “darbe ihtimali ortadan kalktığı için Hükümet Silahlı Kuvvetler ile bu şekilde çatışabilmektedir.”Bu sözler, bugüne kadar Türkiye’nin yönetimindeki sakat dengenin en açık itirafıdır.Ankara’da “darbe ihtimali”nin muhafazakâr sağ iktidarların laiklikten taviz vermesine karşı bir tür kalkan olarak varolmasını doğru bulan bir anlayıştaki çok sayıda siyasetçi yarım yüzyıldır hep faaliyettedir. Darbe ihtimalinin taşıdığı “ağırlığı”, demokratik laik düzenle oynanmaması için önemli bir güvence olarak gören anlayışın azımsanmayacak büyüklükteki bir toplumsal tabanı da vardır. Bu anlayıştakiler kuşkusuz “vatan haini” değildir; sadece, demokrasinin bütün sorunlar, bütün tehlikeler karşısındaki gerçek güvence olduğunu henüz kavramamış, eski korkuların ağırlığını taşımaya devam eden kimselerdir.***Eğer Baykal’a inanmak gerekiyorsa, Türkiye darbeler dönemini gerçekten geride bıraktığı için herkesin sevinmelidir. Son olarak 2002-2003 yıllarındaki hazırlık ve faaliyetler de şu anda yargı önünde olduğuna göre bu dönemi geride bıraktığımıza inanmak için çok neden olduğunu söyleyebiliriz.Bu süreçte, son Yüksek Askeri Şûra krizi de taşların yerli yerine oturması yolunda geçilmiş önemli bir aşama olacaktır. Yarım yüzyıllık bir anlayış ve davranış kalıbının kırılmasında krizler yaşanması da doğaldır. Önemli olan, bu sürece eski kalıplar içinde bakmamaktır.

Devamını Oku

Sistem krizi

5 Ağustos 2010

Ankara’daki krizi, Silahlı Kuvvetler’le siyasi iktidar arasında bir güç mücadelesi olarak görmek bile mevcut sistemin çarpıklığının kanıtıdır.Siyasi irade, anayasal bir yetkisini kullanmak istemiş, kullanmakta ısrar etmiş, buna karşı bir direnç ortaya çıkmıştır.Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanması beklenen orgeneralin emekliliğini isteyerek bu görevi almak istememesi kişisel bir tepki olamaz. Silahlı Kuvvetler’in en temel geleneklerinden biri, hiçbir kilit görevi boş bırakmama, aksatmama üzerinedir. Orgeneralin emekliliğini istemesi, bu geleneğin hükümetle çatışma adına bir kenara bırakılması oldu.***Türk Silahlı Kuvvetleri, 1960 darbesiyle birlikte siyasetin içinde hep var oldu. Var olmasının yasal dayanakları da oluşturulmuş, sivil siyasi denetimden masun bir sistem bu şekilde oturtulmuştu. Bu süre içinde askerin siyasi gelişmelere, bazen silahlı bazen de silahsız, kimi zaman “korkutma” yöntemleriyle yaptığı bütün müdahaleler çoktandır tartışma konusu. Bütün bu müdahalelerin Türkiye’yi ileri götürmek bir yana, sürekli olarak çok daha ciddi toplumsal ve siyasal krizlere yol açtığı, zaman içinde birçok kez ortaya çıktı.Çağın gelişmeleri, bugünün gelişmiş demokrasi anlayışı bu sistemi dışlayalı uzun bir zaman oldu. Bugün yaşanan krizin altında yatan da budur.Demokratik sistemde artık askerin herhangi bir şekilde “siyasi denetçi” ve “kurtarıcı” rolü yoktur.Siyasi denetçi halktır. Başarısızlığın cezasını veren halktır. “Kurtarıcı” da her zaman demokrasinin varlığı ve herkesin demokrasinin varlığına gösterdiği özendir.Bugünkü durumu günlük gelişmeler üzerinde sıçrayarak, bulunduğun noktaya göre değil, sistemin temelindeki sakatlığın üzerinde durarak değerlendirmek şarttır.Hele ki “AKP iktidarı kendi ordusunu kurmak istiyor” gibisinden zırvalarla yangına körükle gitmeye çalışanlar, ağır “demokrasi suçu” işliyor.***Sistemin olması gereken yöne çevrilebilmesi için böyle bir krizin yaşanması zorunlu değildi. Doğrudur, hükümet bunu daha az sarsıntıyla çözmenin yollarını bulabilirdi. Olabilir. Ama çok önemli bir sistem değişikliğinin eşiğindeyiz ya da o eşiği atlamak üzereyiz. Bu eşiği atlamak zorundayız; eğer çağdaş demokrasi dünyasında yerimizi almak istiyorsak. Bu değişimin şart olduğunu, sivil-asker ilişkilerinin demokrasinin koşullarında yeniden tanımlanması durumunda Silahlı Kuvvetler’in daha da güçlü olacağını Silahlı Kuvvetler’in kendisinin de görmesi gerekir.

Devamını Oku

Kazanan da yok kaybeden de yok

4 Ağustos 2010

Hükümet’in, Başbakan Erdoğan’ın Yüksek Askeri Şûra’da kararlı davranmasını yine “AKP’nin orduyu denetimine alma girişimi” olarak görenler olacaktır.Ergenekon davaları ile başlayan, Balyoz darbe planı davasıyla en yüksek noktasına ulaşan soruşturma süreçlerini de aynı kesim “orduyu yıpratma girişimi” olarak görmeye devam ediyor.Bu gelişmelerdeki talihsizlik, bütün Batı demokrasilerinde “sol” kökenli siyasi iktidarların yaptıklarını, bizde siyasi İslam kökenli ve toplumun tümüne güven vermeyi başaramamış bir siyasi partinin yapmaya çalışmasıdır...***1960 darbesinin ardından, Milli Birlik Komitesi yeni bir sistem kurarken, Silahlı Kuvvetler’i “sivil siyasetin denetiminin” dışına çıkaracak tedbirleri almıştı.Yarım yüzyıl sonra ilk kez Türkiye’de Silahlı Kuvvetler’in icraatları tartışılmakta, Genelkurmay eleştirilebilmektedir. Böyle bir aşamaya varılmış olmasında, çeyrek yüzyıllık terörün tümüyle askeri çözüme ve askerin sorumluluğuna bırakılması fakat terörün sonuna varılmamış olması da bir etkendir.Bu arada inanılmaz belgelerin ortalığa saçılması ve bunların karşısında Genelkurmay’ın zor savunma pozisyonlarında kalması da Silahlı Kuvvetler’i çok yormuştur.Cumhuriyetin kuruluşundan beri görmezlikten gelinmiş, yok sayılmış meselelerin, kangren haline dönüştüklerinde sivil siyasiler tarafından askerin sorumluluğuna terk edilmiş olmasının yarattığı yorgunluk da büyüktür.Ergenekon ve devamındaki davalarda da üst düzey muvazzaf ve emekli asker kişilerin ağır suçlamalar altında kalmış olmalarının, Silahlı Kuvvetler’in bütün kademelerinde yarattığı gerilim de bu yorgunlukların üzerine geldi. Bütün bunların Genelkurmay’ın en üst seviyesini çok zorladığını tahmin etmek hiç de güç değildir.Ve yine bütün bunlar, aynı zamanda “askerin bağımsız, özerk olduğu; sivil denetimin dışında ve üzerinde kaldığı” sistemin çöktüğünü de gösteriyor.***Batı demokrasilerinde askerler “sivil siyasi iradeye“ bağlıdır ve o iradenin denetiminde çalışır; siyasetin alanlarına girmezler, kendi tehlike anlayışlarına göre “vatan haini” tespit etmezler. Son sancılar, Türkiye’de de bu düzene geçişin kaçınılmaz sancılarıdır.Kuşkusuz ki yarım yüzyıllık bir alışkanlıklar sistemini değişmesi kolay değildir, ama Türkiye, askeriyle siviliyle bunu başarmak zorundadır.YAŞ’ın ardından “kim kazandı kim kaybetti” yorumları yapılmasının, yeni husumet alanları yaratılmasının anlamı yoktur. Olması gereken oldu, kazanan da “demokratik sistemin mantığı”dır.

Devamını Oku

Kırılma noktası

3 Ağustos 2010

Yüksek Askeri Şûra toplantıları siyasetin içinde olanlar için her zaman büyük ilgi konusu olmuştur. İlginin nedeni de açıkça söyleyelim, yeni komutanların “siyasi eğilimleri”dir.Buradaki “siyasi eğilim” kavramı, herhangi bir partinin taraftarı olmaya değil; muhafazakâr siyasi iktidarlara bakışa ve “gerektiğinde” askeri müdahaleye eğilimli olup olmamaya ilişkindir.60’lı yıllardan itibaren, “askeri müdahalenin her zaman geçerli bir ihtimal olmasını“ isteyerek ve umarak siyaset yapanlar da, “bu darbe bizim başımıza patlar” diye düşünenler de Yüksek Askeri Şûra toplantılarında gerçekleşen atamaları bu açıdan didik didik ederler. Her zaman da siyasi kulislerde benzer konuşmalar yapılır; “filanca komutan darbeye karşıymış”, “falanca komutan karşı değilmiş” şeklinde dedikodular ortalığı kaplar.***Önceki yıllarda “siyasi irade”nin bu söylentilerin etkisi altında kalmakla birlikte askeri atamalara ciddi bir müdahalede bulunduğu görülmemiştir. Tek bir istisna, Turgut Özal’la söz konusu olmuştur. Özal, heyecanlı siyasi konuşmalar yapan bir orgeneralin genelkurmay başkanı olmasının yolunu kesmiş ve onu emekli etmiştir. Bunun dışında, siyasi iktidar sahipleri Yüksek Askeri Şûra toplantılarında “misafir” konumunda olmuşlardır.Bu yıl ise, geçen yarım yüzyıl boyunca alıştığımızın çok dışında bir durumla karşılaştık. Nedeni de, yine yarım yüzyıl sonra ilk kez askeri darbe planlarının soruşturma ve dava konusu olması, üstelik bu soruşturmaların en üst düzeye, kuvvet komutanlarına kadar yayılmış olmasıdır.Bu durum doğal olarak Silahlı Kuvvetler içinde de ciddi tepkilere yol açıyor, üst kademenin kendi personelini korumamakla suçlandığı da söyleniyor.Bu çok doğal bir durumdur ve bu durumu göğüslemek durumunda olanlar da üst düzey komutanlardır.Yüksek Askeri Şûra’ya bu durumun damgasını vurması zaten bekleniyordu. Daha az beklenen ise, şu ana kadar Ankara’dan yansıyan görüntülerin aktardığı bir “siyasi irade ağırlığı”ydı. Siyasi iktidar o kadar kararlı davranıyor ki, üst düzey bir komutanın terfisini engellemek için son anda bir soruşturma açmak gibi savunulması zor bir yola bile başvurulmuştur.***Darbe planlama faaliyetlerine aktif olarak katılmış, bunları yönetmiş, yönlendirmiş olmakla suçlanan askerlerin terfi ettirilmemeleri, hatta soruşturma ve davalar sona erene kadar açığa alınmaları gayet normal hukuki bir durumdur. Genelkurmay’ın buna karşı çıkmak için hukuki bir gerekçe bulması kolay değildir. Bu konu tartışıldığı takdirde Genelkurmay’ın önüne konacak olan fatura da, başta Susurluk çetesini yöneten subayın general yapılması gibi hakkında şikâyet bulunan çok sayıda askeri personelin terfi ettirilmiş oluşudur.Yüksek Askeri Şûra kararları açıklandığında siyasi iradenin ağırlığını koymayı başarıp başarmadığı belli olacak.Aslında en doğrusu böyle bir siyasi iradeye gerek kalmadan Silahlı Kuvvetler’in kendi iç “düzenlemesi”ni kendi iradesiyle gerçekleştirmesidir.Bu arada, konuyla ilgili üst düzey toplantının Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı arasında gerçekleşmesi, Milli Savunma Bakanı’nın bu toplantıda bulunmaması da çok şey anlatıyor.

Devamını Oku

Samimiyet sınavı: YÖK

20 Temmuz 2010

Son anayasa tartışmalarının önemli bir faydası oldu. 12 Eylül ve kurumları konusunda aslında herkesin aynı fikirde olduğu, en azından öyle göründüğü anlaşıldı.12 Eylül’ün vatandaşlarını değil, vatandaşlarına karşı “devlet”i korumak için yapılmış anayasasından kurtulmak gerektiği üzerinde aslında görüş birliği var da yöntem birliği yok.Ancak, 12 Eylül kalıntılarını temizlemek gibi bir niyet gerçekten söz konusu ise, bu yolda en kolay atılacak adım, işe YÖK’ten başlamaktır.YÖK, 12 Eylül askeri yönetiminin, tıpkı anayasada olduğu gibi, üniversiteyi, öğretim üyesiyle, öğrencisiyle “zapturapt” altında tutulması gereken potansiyel suçlu gibi gören mantığının ürünü olarak ortaya çıktı.Bugüne kadar da YÖK’ün faaliyetlerinden, çalışma biçiminden memnun bir öğretim üyesi görülmemiştir. YÖK’ün varoluş nedeni de zaten böyle bir memnuniyet yaratmaya yönelik değildir.***CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu iktidara geldiklerinde YÖK’ü kaldıracaklarını ifade etti. Doğrusu, CHP’nin YÖK’ü kaldırmak için iktidara gelmeyi beklemek yerine şimdiden harekete geçmesi de mümkündür.AKP sözcülerinin 12 Eylül ile ilgili görüşlerini hatırlattık, eğer onlar da gerçekten Türk toplumunun 12 Eylül kalıntılarından temizlenmesi konusunda konuştukları gibi düşünüyorlarsa AKP ile CHP, iş birliği içinde YÖK’ü, olması gereken “uyum sağlama kurulu” haline dönüştürür.Böylece kamuoyu da, bir yanda AKP’nin “demokrasi talebindeki samimiyeti”ni, diğer yanda da CHP’nin yeni yönetiminin getireceği siyaset farkını görebilir.***YÖK, kuruluş sistemi ve mantığıyla siyasi iktidarlara üniversiteleri dolaylı olarak yönetme ya da yönetim üzerinde etkili olma imkânı sağladığı için, yukarıdaki temenni fazla iyimser bulunabilir.Bugüne kadar siyasi tecrübelerimiz, siyasi iktidarların ellerindeki imkânların azalması söz konusu olduğunda muhalefetteyken söylediklerini derhal unuttuklarını göstermiştir.YÖK meselesi bu eğilimin değişebileceği umudu olduğunu göstermek için çok iyi bir fırsattır. AKP ile CHP el birliğiyle, Meclis’in açılışında ele alınacak ilk meselenin YÖK olduğunu ilan etsin ve yeni öğretim yılına Türkiye’nin yüksek öğretim kurumları daha mutlu ve umutlu başlasın.NOT: Genel Yayın Müdürümüz İsmail Yuvacan’dan on gün izin aldım. Ağustos başında görüşmek üzere, çok huzurlu, az öfkeli günler dilerim.

Devamını Oku

Boşanma hakkı, boşama hakkı

19 Temmuz 2010

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hep ciddi bir korku egemen oldu. Ya Kürtler bir gün “boşanmak istiyoruz” derlerse...Korkulan şeyin adı “bölünme” olarak konulmuştu ve bölünmenin asla mümkün olamayacağı da hep tekrarlandı.Akıllara “boşanma hakkı olmadığı” fikrinin iyice kazınması için “boşanamazsınız çünkü siz farklı değilsiniz” denildi, “boşanamazsınız çünkü sizin zaten farklı bir diliniz yok” denildi, “boşanma hakkınız olamaz çünkü siz gerisiniz” de denildi.Boşanma fikri akıllara hiç düşmesin diye “olmayan dilinizi konuşamazsınız” da denildi, “bizim tespit ettiğimiz isimler dışında çocuklarınıza isim koyamazsınız” da denildi. “Boşanmaya kalkmanız demek yabancı büyük güçlerin oyununa gelmeniz, ellerinde oyuncak olmanız demektir” de denildi.Bu koşullara uyulması durumunda, doğrudur, bir ayrım yapılmadı. “Ben Kürdüm, dilim Kürtçedir” demeyen, memur da oldu, yargıç da oldu, savcı da oldu, subay da oldu; milletvekili hep oldu, bakan da oldu.Bunlar oldu, ama “ben Kürdüm, dilim Kürtçedir” demeyene de hep bir kuşkuyla bakıldı. Aslında Kürt oldukları hep akılda tutuldu.***“Biz Kürdüz dilimiz Kürtçedir” diyenler zaman zaman ve farklı nedenlerle başkaldırınca en sert şekilde ceza gördü. Olmayan bir Dersim isyanı, en ağır cezalardan birini gördü. “33 kurşun” olayının ağıtları hâlâ dillerde dolaşıyor. “Boşanma hakkın yok” fikri iyice kafalara kazınsın diye Diyarbakır askeri cezaevi kuruldu, o korkunç olaylar yaşandı. “Ben Kürdüm” demeyen, hatta Kürt olduğunu elinden geldiğince gizleyenlerin üzerinden de dikkatler yine hiç eksik olmadı.Bütün bu yıllar boyunca, en kanlı isyan 26 yıldır bu ülkenin bir kesimini cehenneme çevirmesine rağmen “boşanma hakkınız yok” denilmeye devam edildi.Yine de milyonlarca kişi ülkesinin burası olduğuna inanarak, güvenerek, ekmeğini bu ülkenin vatandaşı olarak, ülkenin her yerinde arayarak yaşamayı sürdürdü. Şimdi birileri çıkıp diyor ki: “Sizin boşanma hakkınız yok, olamaz, ama bizim sizi boşama hakkımız var ve bu hakkı kullanmak istiyoruz...” Nasıl kullanılacak? Ülkenin dört bir yanında vatandaşların nüfus kâğıtlarına bakılacak, doğum yerine göre kamyona bindirilip çoluk çocuk oraya mı gönderilecek? Sonra “şu şu bölgeler sizin, alın gidin” mi denilecek? Yüz binlerce çocuk okullardan çıkarılacak ve gönderilecek... Bunların malına mülküne el mi konulacak? Karma evliliklerde “tercih” mi sorulacak?Boşanma hakları olmadığına hâlâ inanıyoruz; buna karşılık “madem ki boşanmak istiyorsun, ben seni boşar kapının önüne koyarım” demenin ne kadar korkunç bir şey olduğunu “birlikte yaşayabilir miyiz” sorusunu ortaya atanlar ve destekleyenler iyi düşünsün. “Onun boşanma hakkı olamaz ama benim boşayıp kapının önüne koyma hakkım var” diyenler bunun anlamını ve arkasını iyi düşünsün...

Devamını Oku

İki senaryo

18 Temmuz 2010

Referandum sonrası genel seçimde, AKP’nin tek başına iktidar olması ve olmaması üzerine iki senaryo erkenden ortaya çıktı. İki senaryo da son dönemin iki “yükselen” ismi üzerine kurulu. AKP’nin tek başına iktidar çoğunluğu alamaması durumunda, Kılıçdaroğlu’nun yönetimindeki CHP ile koalisyona gitmesi ihtimali birinci senaryoyu oluşturuyor.Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi daha farklı bir siyaset üslubuna çekeceği, Kürt meselesi ve Avrupa Birliği gibi temel konularda daha “katılımcı” bir çizgiye yönelmesi beklentileri üzerine bir AKP-CHP koalisyonu umudunun ortaya çıkması doğaldır.Ancak ikinci senaryo, birincisi ile bağlantılı olsa da olmasa da, Tayyip Erdoğan’ın “yukarı” çıkarak siyasetten “gönderilmesi” üzerine kurulmuştur. Saadet Partisi Genel Başkanı Kurtulmuş’un adı da bu senaryo dolayısıyla ortaya çıkıyor. Senaryoya göre Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak, Kurtulmuş, partisinin Erbakanlar’dan kurtardığı bölümüyle AKP’ye gelecek ve Erdoğan’ın yerine genel başkanlık koltuğuna oturacaktır. Bu durumda “milli görüş” tümüyle AKP içinde “erimiş” olacaktır. Ancak bu senaryonun ucunda “milli görüş”ün AKP’ye egemen olması ihtimali de bulunuyor.***İki senaryonun da gerçekleşmesi ihtimali bazı şartlara bağlıdır.Şartlardan birincisi, 12 Eylül referandumunda sandıktan çıkacak sonuçtur. Sonuç, Erdoğan’ın liderliğini tartışma konusu haline getirirse “Kurtulmuş senaryosu” daha hızlı devreye girebilir. Ancak burada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tavrının da etkili olacağını hesaba katmak gerekiyor. Çünkü bugüne kadar 2012’de Erdoğan Çankaya’ya Gül başbakanlığa senaryosu çok konuşuluyordu.Siyaset sahnesi referandum ve seçim sonrasında yeniden şekillenecektir, bu bir zorunluluktur. Hükümet’in ve Başbakan Erdoğan’ın birkaç koldan yaşadığı tıkanma yeni açılımları zorunlu kılıyor. CHP’deki “Baykal tıkanması” aşılmış göründüğüne göre sıra AKP’ye gelmiş oluyor...Böyle senaryoların konuşulmaya, yazılmaya başlaması, her zaman temeldeki bazı rahatsızlıkların ürünü olarak ortaya çıkar. Şimdi de öyle oldu, çünkü şu anda yaşanan tıkanmalar toplumun bütün kesimlerini rahatsız ediyor. Referanduma kadar bu arayışlar sürecek, 13 Eylül sabahından itibaren de bazıları elenecek bazıları öne çıkacaktır.

Devamını Oku