Yüksek Askeri Şûra toplantıları siyasetin içinde olanlar için her zaman büyük ilgi konusu olmuştur. İlginin nedeni de açıkça söyleyelim, yeni komutanların “siyasi eğilimleri”dir.Buradaki “siyasi eğilim” kavramı, herhangi bir partinin taraftarı olmaya değil; muhafazakâr siyasi iktidarlara bakışa ve “gerektiğinde” askeri müdahaleye eğilimli olup olmamaya ilişkindir.
60’lı yıllardan itibaren, “askeri müdahalenin her zaman geçerli bir ihtimal olmasını“ isteyerek ve umarak siyaset yapanlar da, “bu darbe bizim başımıza patlar” diye düşünenler de Yüksek Askeri Şûra toplantılarında gerçekleşen atamaları bu açıdan didik didik ederler. Her zaman da siyasi kulislerde benzer konuşmalar yapılır; “filanca komutan darbeye karşıymış”, “falanca komutan karşı değilmiş” şeklinde dedikodular ortalığı kaplar.
Önceki yıllarda “siyasi irade”nin bu söylentilerin etkisi altında kalmakla birlikte askeri atamalara ciddi bir müdahalede bulunduğu görülmemiştir. Tek bir istisna, Turgut Özal’la söz konusu olmuştur. Özal, heyecanlı siyasi konuşmalar yapan bir orgeneralin genelkurmay başkanı olmasının yolunu kesmiş ve onu emekli etmiştir. Bunun dışında, siyasi iktidar sahipleri Yüksek Askeri Şûra toplantılarında “misafir” konumunda olmuşlardır.
Bu yıl ise, geçen yarım yüzyıl boyunca alıştığımızın çok dışında bir durumla karşılaştık. Nedeni de, yine yarım yüzyıl sonra ilk kez askeri darbe planlarının soruşturma ve dava konusu olması, üstelik bu soruşturmaların en üst düzeye, kuvvet komutanlarına kadar yayılmış olmasıdır.
Bu durum doğal olarak Silahlı Kuvvetler içinde de ciddi tepkilere yol açıyor, üst kademenin kendi personelini korumamakla suçlandığı da söyleniyor.
Bu çok doğal bir durumdur ve bu durumu göğüslemek durumunda olanlar da üst düzey komutanlardır.
Yüksek Askeri Şûra’ya bu durumun damgasını vurması zaten bekleniyordu. Daha az beklenen ise, şu ana kadar Ankara’dan yansıyan görüntülerin aktardığı bir “siyasi irade ağırlığı”ydı. Siyasi iktidar o kadar kararlı davranıyor ki, üst düzey bir komutanın terfisini engellemek için son anda bir soruşturma açmak gibi savunulması zor bir yola bile başvurulmuştur.
Darbe planlama faaliyetlerine aktif olarak katılmış, bunları yönetmiş, yönlendirmiş olmakla suçlanan askerlerin terfi ettirilmemeleri, hatta soruşturma ve davalar sona erene kadar açığa alınmaları gayet normal hukuki bir durumdur. Genelkurmay’ın buna karşı çıkmak için hukuki bir gerekçe bulması kolay değildir. Bu konu tartışıldığı takdirde Genelkurmay’ın önüne konacak olan fatura da, başta Susurluk çetesini yöneten subayın general yapılması gibi hakkında şikâyet bulunan çok sayıda askeri personelin terfi ettirilmiş oluşudur.
Yüksek Askeri Şûra kararları açıklandığında siyasi iradenin ağırlığını koymayı başarıp başarmadığı belli olacak.
Aslında en doğrusu böyle bir siyasi iradeye gerek kalmadan Silahlı Kuvvetler’in kendi iç “düzenlemesi”ni kendi iradesiyle gerçekleştirmesidir.
Bu arada, konuyla ilgili üst düzey toplantının Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı arasında gerçekleşmesi, Milli Savunma Bakanı’nın bu toplantıda bulunmaması da çok şey anlatıyor.

