Haberin Devamı
Liderlerin referandum kampanyasını yürütme tarzlarının birinci sonucu, toplumdaki bölünme çizgilerinin biraz daha kalınlaşması oldu.
Anayasa değişikliği paketinin yetersizliği bir yana, oylanacak paketin içeriğinin tümüyle ikinci plana itilmesi, olayı tümüyle “AKP yandaşlığı ve AKP karşıtlığı” bölünmesinin üzerine yerleştirdi.
“AKP’nin yaptığı her şey kötüdür, art niyetlidir” noktasından başlayınca da tabii ki anayasayı konuşma imkânı kalmayacaktır. Nitekim kalmadı.
Bu paketin bir “gerileme olmadığını” söylemek bile “AKP yandaşlığı” ile suçlanmak için yeterli oluyor.
CHP, paketin içeriğiyle ilgili bir kampanya yürütme imkânlarının darlığı dolayısıyla siyasi mücadele alanını değiştirmekte başarı sağlamış gibi görülüyor.
Erdoğan da anayasaya ayırdığı konuşma sürelerini iyice daralttı ve havuz, villa, kira, emekli maaşı konularına sıkışıp kaldı.
Gerçekte bir anlamı olmayan konular üzerine kurulmuş bu sert polemik ortamının toplumu olumsuz etkilediği de ortada. Bazı tartışmalara bakıldığında, kimileri için 12 Eylül’de “evet” çıkması sanki dünyanın sonu olacak.
AKP yönetiminin umduğu ve beklediği gibi “evet” oranının yüzde 60’a ulaşması durumunda başta lideri olmak üzere bu partinin “halk yanımızdaysa demokrasi istisnadır“ tavrına girmesi gibi bir tehlike tabii ki vardır. Erdoğan’ın en küçük bir eleştiriye bile tahammülsüzlüğünün referandum başarısı durumunda daha da artacağı kuşkusu AKP’ye yakın çevrelerde bile dile getiriliyor.
Referandumu içeriğinin dışına ve çok ötesine taşımanın sakıncalarını her iki parti de dikkate almadı, bundan sonra da o yolda gidecekleri anlaşılıyor.
12 Eylül’e daha üç haftadan fazla bir süre var. Bu süre de liderlerin kampanyayı olması gereken boyuta çekmeleri için yeterlidir. Bu süreyi böyle kullanacaklarına ilişkin şu anda bir işaret görünmüyor. Ama keşke öyle kullansalar da bütün topluma 12 Eylül’de çıkan sonuç ne olursa olsun, bunun dünyanın sonu olmayacağının, 13 Eylül günü bir dikta rejimine geçilmeyeceğinin güvencesini verseler.

