İçerdeki eksen kayması

13 Haziran 2010

Son dönemde dış politikadaki “eksen kayması” tartışmasına yoğunlaştık; ancak bir süredir içeride de ciddi bir “eksen kayması” olduğunun işaretleri gelmekteydi.İçerideki eksen kaymasının en belirgin göstergesi, aslında bir dış politika konusu olduğu kadar bir iç politika konusu da olan Gazze gemisi olayıdır.“Milli görüş” AKP’nin kuruluş ve gelişme sürecinde parti içindeki “koalisyon” un unsurlarından biriydi ve uzun süre öne çıkmadı. Yükseliş döneminde parti içindeki “siyasi İslam” kökenli hareketler, gruplar, cemaatler öne çıkmayarak AKP’nin “merkez” politikalarına yönelmesine yol verdiler.Bu süreçte “merkezci” politikalar, Avrupa Birliği adaylığı ve yarattığı iç destek, diğer yandan da daha demokratik bir yapı için adımlar atılması, AKP hükümetini merkezi ve merkez sağı kapsayan bir parti haline getirmişti. Bu süreçteki önemli bir unsur da kimilerinin “liberal demokrat” kimilerinin da sadece “demokrat” diye adlandırdığı çevrelerin de “demokratik her adıma” yoğun destek vermeleri oldu.“BALKON”DAN BUGÜNE...AKP hükümeti Kürt meselesini ciddi bir açılım olarak ortaya attığında da sağladığı destekle bir rüzgâr yakaladı, ama bu rüzgâr kısa sürdü. Çünkü parti tabanının önemli unsurları arasındaki radikal sağ Kürt açılımından memnun değildi. Memnuniyetsizliğin en önemli gösterisi de anayasa paketi oylamasında parti kapatmayla ilgili maddenin reddedilmesiydi. Bu maddeye hayır oyu veren AKP’liler, konuyla ilgili hukuki tartışmalar dolayısıyla değil, parti kapatmanın zorlaştırılmasını istemedikleri için hayır dediler. Bu durum AKP’yi oluşturan diğer unsurlarda da bir rahatsızlık yaratmadı, mesele hiç tartışılmadan geçiştirildi.AKP’deki eksen kaymasının günlük siyasetteki, özellikle Anadolu’daki yansımalarını da Fethullah Gülen cemaatinin sözcülerinden biri kısa bir süre önce açıkladı: AKP, parti ve hükümet olarak “milli görüş” ile çalışmaya başlamıştı.Bu süreç içinde, son seçimin gecesi “balkondaki” herkesi kucaklayan, hoşgörülü mesajlar veren lider, devamlı olarak “muhafazakâr” mesajlar veren lidere dönüştü. Bir şiir yüzünden hapse girmiş olan liderin, o şiirin mahiyetindeki diğer şiirlerle “dini” mesajları öne çıkarması da aslında bu süreci ortaya koyuyordu.Öte yandan da bir süredir Avrupa Birliği ile ilgili mesajlar sertleşti. Sadece bununla kalsa belki bir politik manevradan söz edilebilirdi, ama Avrupa Birliği reformları sürecinin uzun süredir durmuş olması “eksenimiz kaymadı” diyenlerin içeride bugünkü demokrasi ile yetinme eğiliminde olduklarını da gösteriyor. Bunun bir kanıtı da “taş atan çocuklarla” ilgili kanundur, hükümet bu konuda cesur davranmamış ya da cesur davranmak istememiştir.TERCİHLER VE RİSKLERİ“Milli görüş” Gazze’ye yardım olayıyla birlikte AKP’yi iç ve dış politikada kendi yanına çektiği için memnun görünüyor. Ama şu andaki durum onlara yetmiyor, İsrail Büyükelçisi’nin “istenmeyen adam” ilan edilmesini de talep ediyorlar. Bu, Türkiye-İsrail ilişkilerinin kesilmesi demektir. Başbakan’ın sürekli olarak tekrarladığı görüşleriyse iktidarın en tepesinde bunun da bir olasılık olarak durduğunu gösteriyor.AKP, parti ve hükümet olarak eksenini “milli görüş” hattına çektiği için, sadece demokrat kesimler değil, bugüne kadar AKP’ye en geniş desteği vermiş olan Fethullah Gülen cemaati de rahatsız. Bunu göstermek amacıyla Gülen, Amerikan basınına yaptığı ilk açıklamada Gazze gemisi olayına farklı baktığını göstermiş, yanlış anlamalara yol açmamak için aynı doğrultuda ikinci bir açıklama yapmıştır.AKP’deki koalisyonun, merkezin ve liderin “milli görüş” e yönelmesiyle ciddi darbe aldığı görülüyor. Bunun sonuçları kuşkusuz seçim öncesinde daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

Devamını Oku

Takıntıyı da aştı

12 Haziran 2010

Basın dünyanın hiçbir yerinde sevilmez. Genellikle herkes basında kendi inançlarına, düşüncelerine göre olan “bir şeyleri” sever, geri kalanını sevmez. Dünyanın hiçbir yerinde siyasiler “bağımsız” basından hoşlanmaz. Fransa’yı yönetenler de kendi basınını sevmez, İsrail’i yönetenler de kendi basınını sevmez. Ama onlar, vatandaşların her türlü haberi alma, her türlü düşünceye ulaşma haklarıyla birlikte yaşamak zorunda olduklarını bildikleri için basınla “bir arada barış içinde yaşamaya” çalışırlar.Bizde son yaşananlar dolayısıyla kamuoyu oldukça katı çizgilerle bölünmüş durumda.Bu katı bölünmenin sonucu olarak geniş denebilecek bir kesim basına da “bizden-bizden olmayan” ayırımıyla bakıyor, basını bu şekilde izliyor. Tabii bölünmeyle en büyük zorluk da “ne bizden ne de bizden değil olanların” yani gerçekten bağımsız durmaya çalışanların sırtına yüklendi. ***Bizim şu andaki Başbakanımız basın sevgisizliğini takıntı haline getirmişti, son günlerde onu bile aştı. Her gün konuşuyor, her gün konuşmasının içine bir “basın” bölümü ekliyor. Mesela, Başbakan’ın söylediğine göre son gemi olayında Türk basını İsrail basını ile aynı yayını yapmış. Bir kere İsrail basını da, şu anda başta bulunan radikal sağ iktidara rağmen değişik eğilimlerden ve renklerden oluşur. İsrail basınının etkin bölümü de mevcut iktidarı eleştirmekten çekinmiyor. Başbakan’ın sözünü ettiği benzerlik, Türk dış politikasında bir “eksen kayması” ndan duyulan kuşkuyu yansıtan yazılarsa, bundan doğal bir durum olmaz. Aklı başında hiçbir İsrail vatandaşı Türkiye’nin Orta Doğu’nun radikal ülkelerinden birine dönüşmesini istemez. Aklı başında Türk vatandaşları da bunu istemez.***Birkaç gün önce başbakan, “dünya medyasının”, evet “bir kısım medya” da değil, “dünya medyası” nın (buradaki dünya kelimesi herhalde Batı anlamına geliyor) İsrail’in etkisi altında olduğunu söylemişti. Yaşı yetenler bilirler, bu cümle 60’lı ve 7O’li yıllarda ülkemizdeki siyasi İslam’ın anti-semitik üslubunda önemli yer tutardı.Dünkü konuşmasında Başbakan’ın vergi cezası olayını hatırlatması da “basın takıntısı” üslubunun içinde yer alınca, akıllarda “yoksa yeni hazırlıkları mı var” sorusu uyanabiliyor.Öyle değilse bile, basını takıntı haline getirmiş siyasiler, siyasi iktidarların hikâyelerini şöyle bir gözden geçirirlerse herkes hakkında daha hayırlı olacaktır...

Devamını Oku

Bir hikâye

11 Haziran 2010

Geniş bir uzlaşmayla belirlenmiş bir hedef vardı: Avrupa Birliği standartları, kimi Avrupalı siyasilerin oyununa gelmeden Türkiye’yi gelişmiş demokrasiler arasına sokmak...Çok acil bir hedef vardı: Silahların susmasını sağlamak, on binlerce ocağı söndürmüş terörü, kör savaşı sona erdirmek ve bunu demokrasiden taviz vermeden yapmak...Dış dünya ile ilişkiler için bir hedef vardı: Adına “sıfır sorun” denilmişti. İçine Ermeni sorunu da, Kıbrıs sorunu da dahil edilmiş ve bu yönde atılan her adım dünyadan ciddi destek görmüştü...Şu andaysa manzara tümüyle değişmiş durumda, Avrupa Birliği standartlarından kimse söz etmiyor; silahlar, susmak bir yana daha fazla can almaya başladı; “sıfır sorun” yerine Batı dünyasının tümünün gözünde “yön değiştirmiş Türkiye” algılaması yayılıyor.Ne oldu da buraya geldik?Bu soruya herkes kendisine göre bir cevap arıyor.***Geçenlerde bir hikâye anlattılar, “ormanda yaşayan nine ile kedinin” hikâyesini:Orman doğal akışında gider, herkes hayatından memnun yaşarken bir grup hayvan, kral Aslan’ın huzuruna çıkmış. Bütün ormanı tehdit eden bir tehlikeden çekindiklerini söylemişler. “Nedir” demiş Aslan. “Nine ile kedinin arası çök kötü” demiş hayvanlar. “Şu ormanın ortasında kendi başına yaşayan, pek sevdiğimiz nine ve onun kedisinden mi söz ediyorsunuz?” Onlardan söz ediyormuş Aslan’a başvuran hayvanlar. Ortada ciddi bir sorun olmadığını, ancak nine ile kedinin arasının giderek kötüleştiğini anlatmışlar.“Ne olabilir ki” demiş Aslan, “Yaşlı bir kadın ile kedinin arasının kötü olması bize ne zarar verebilir ki...” Bu görüşmeden sonra bir gün, kedi yine nineyi kızdıracak bir şey yapmış, nine de elindeki bastonu ona atmış, kedi kaçarken ocağı devirmiş, ateş yere yayılmış, bastona da sıçramış, nine bastonu alıp tekrar kediye savurmuş, bu kez baston kediye değmiş ve ateşi ona da bulaştırmış. Kuyruğu yanan kedi can havliyle dışarı fırlamış ve ateşi etrafa yaya yaya kaçmış. Çok geçmeden bütün orman kül yığınına dönüşmüş...***Nine ile kedisinin hikâyesini, bugünkü halimizi izlerken yaşanan korkuları ifade etmek üzere anlatanları fazla karamsar bulacaklar olabilir. Ama Ankara’ya biraz yukarıdan baktığımızda ormanı yakma tehlikesi bulunan ninelerin ve kedilerin ne kadar çok olduğunu görebiliriz.

Devamını Oku

Ve ABD’ye uzandı...

10 Haziran 2010

Gazze, Hamas, İran... Derken Tayyip Erdoğan’ın hedefine dün ABD de girdi. Başbakan şöyle dedi:“Silahla, ambargoyla, dışlamayla bir neticeye gidilmiyor. Dünya bunun örneklerini gördü ve bedelini çok ağır ödedi. Irak’ta hâlâ bedel ödüyoruz. Afganistan’da bedel ödüyoruz. Milyonlarca insan öldü. 7’den 70’e insanlar öldü. Şu anda Irak’ta yüz binlerce dul kadın var. Bunların sorumlusu kim? Bunun yanıtını bulmamız lazım. Yetimler, öksüzler var, bunların sorumlusu kim? Bunların yanıtını bulmamız lazım. Bunlara karşı susacak mıyız? Bu coğrafyayı bu hale getirenler tarihe bunun hesabını vermek durumundadır. İşte Filistin’de yıllardır beklenti içerisindeyiz. Filistin’de barış var mı? Yok. Çözüm var mı? Yok. Peki çözümsüz mü? Çözümsüz olduğuna inanmıyorum. Sadece birilerinin orada menfaati korunuyor, başka bir şey yok.” *** Irak’ta, Afganistan’da silahla “neticeye gitmeye çalışan” ABD’den başkası değildir. Filistin’de “menfaati korunan birileri” İsrail’dir, onun menfaatini koruyan da ABD’dir. Belki metni yazan ve okuyan ABD’nin yanında İngiltere’yi de düşünmüştür, ama vurgu ABD üzerine...Erdoğan’ın konuşmasının yukarda aktardığımız bölümü başka bir zamanda ve başka koşullarda söylenseydi, hatta ABD’nin adı da açık açık verilseydi, fazla bir kimsenin itirazı olmazdı.Ama şimdi itiraz çok olacak.Olacak, çünkü bu konuşma Gazze olayından sonra, Hamas savunmasından sonra, BM’de İran lehine oy kullanılmasından sonra yapıldı. O zaman çok başka bir şey ifade ediyor.Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakanı, Gazze olayının ardından İsrail ile ilişkilerin en olumsuz aşamaya gelmesine yol açacak tavırlar aldığı zaman, ardından bir kez daha “Hamas terör örgütü değildir, asıl iktidar onun elinden zorla alınmıştır” dediği zaman ve bu konuşma da BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin başını çektiği İran’a yaptırım kararına “hayır” dediğinin ertesi günü yapıldığı zaman, anlamı farklı bir boyut kazanır, iyice büyür.Bu durum, en basitinden Erdoğan’ın ve herhalde AKP hükümetinin de, İsrail’den sonra, ABD ve hatta Avrupa ile ilişkilerin daha da kötüleşmesini göze aldığını gösterir.Erdoğan bu “eksen değiştirme” siyle, şu anda bazıları Ergenekon davası kapsamında yargılanan ve Türkiye’nin dış yönü olarak ABD ve AB’ye karşı Tahran-Moskova hattını gösterenlerle aynı çizgide düşündüğünü de göstermiş oluyor.***Erdoğan bu sözlerinin bir gün öncesine göre çok daha büyük bir değişimi işaret ettiğini görmemekte ısrar ediyor ve “dünyada medyayı İsrail’in ve İsrail yönetiminin yönlendirdiğini” söyleyerek de aslında kendisini ayağından vuruyor.Bugün Erdoğan’ı eleştiren o dünya medyası, çok yakın tarihlere kadar Erdoğan’a büyük destekler veriyordu. 2002’de Batı basını AKP’den “ılımlı İslam” diye söz ediyordu, sonra “ılımlı İslam” yerine daha çok AKP’nin kendisine verdiği “muhafazakâr demokrat” sıfatını kullandı, bütün demokratik açılımları destekledi. Ama kısa bir süre önce tekrar “ılımlı İslamcı” ya, birkaç gündür de “İslamcı” ya döndü. Bütün bu Batı medyasını İsrail yönetimi yönlendiriyorsa, 2002’den yakın döneme kadar aldığı destek de yine İsrail’den gelmiş olmalıdır.Durum “eksen kayması” veya “yön değiştirme” yi çoktan aştı, ağır bir dalgalanmaya dönüştü. Bu dalgalanma içinde kimse fazla su kaldıramaz ve batan fena batar.

Devamını Oku

‘Hayır’ın anlamı

9 Haziran 2010

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki İran’a yaptırım kararı oylamasında çekimser oy kullanması bekleniyordu ama “hayır” oyu kullandı.Türkiye, Brezilya ile birlikte sağladığı uzlaşmanın, İran’ın da imzalamasına rağmen Batı tarafından kabul görmemesi üzerine “evet” oyu veremezdi.Ancak, “hayır” vermesi de beklenmiyordu. BM’deki Türkiye Temsilcisi’nin oylama öncesindeki konuşmanın içeriğinde, İran’a da dünya ile işbirliği yapma çağrısı yer alıyordu. Ne var ki o konuşmanın içeriği sadece çok dar diplomatik çevrelerde ele alınacaktır.Sonuçta, “yüzünü Doğu’ya mı çevirdi” sorusu yoğun şekilde sorulurken Türkiye, bölgede İran’ın “tek destekçisi” konumuna geldi. Dünya Türkiye’nin “hayır” oyunu bu şekilde algılayacaktır.Kendi iç dengelerinde, İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın önemli bir yeri olan Lübnan, “çekimser” oy kullandı. “Çekimser oy” İran ile görüşme yollarını “tıkamama” iradesi, bu yöndeki çabaları sürdürme ama aynı zamanda da dünyanın ana politikasından kopmama yolunda bir niyet ve kararlılığın beyanı olarak görülecek.Brezilya’nın “hayır”ına ise dünya kuşkusuz başka türlü bakacak, bu tercihi radikal dinci bir rejime destek olarak değil, ülkeyi yöneten Lula’nın “anti-Amerikan” pozisyonlarının bir devamı olarak niteleyecektir.***İran’a uygulanacak yaptırımların Türkiye’ye muhtemel etkileri konusunda değişik yorumlar yapılıyor. Bunlar zaman içinde ortaya çıkacak. Ama hatırlanması gereken, BM Güvenlik Konseyi kararlarının “kesin” ve Türkiye’nin bunlara uymasının da zorunlu olduğudur.Hükümetin siyasi tercihini “hayır” olarak kullanması dolayısıyla, Birleşmiş Milletler ve uluslararası camia Türkiye-İran ilişkilerini çok daha yakından izleyecektir.İran’a yaptırımlara “hayır” oyu, Gazze dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ın “Hamas’a destek” konuşmaları ile birlikte ele alındığında Türkiye’nin “radikal dinci İran rejimi ve radikal dinci terör örgütü Hamas’ın açık destekçisi” konumunda görüleceği, “Türkiye yüzünü Doğu’ya mı dönüyor” diye soranların dünden itibaren “Türkiye İran ve Hamas’ın yanına kadar gitti” diye düşünecekleri ortadadır.***AKP hükümeti ve Başbakan “hayır” oyunun getireceği sonuçları gereğince değerlendirmiş ve kararı ondan sonra mı vermişlerdir?Bundan böyle İran ile Batı arasında gerginlik had safhaya ulaşacaktır. Hayır kararını alanlar bunu öngörmüşler midir?..Çok yakındaki Hamas meselesini dikkate aldığımızda bu sorulara evet diye cevap vermek ne yazık ki zorlaşıyor.Başbakan, kendisine gelene kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasını diplomatların belirlediğini ve “monşerler” diyerek aşağıladığını sandığı bu “kamu görevlileri” nin ülkeye faydalı bir şey yapmadıklarını söylemişti. Şimdi bu “hayır” ın Türkiye’ye nasıl bir faydası olacağını açıklamak da kendisine düşüyor.

Devamını Oku

Eksen kaydırmaca

7 Haziran 2010

Başbakan Erdoğan, dün Suriye Devlet Başkanı Esad ile birlikte açıklama yaparken yine dayanamadı ve “monşerler” diye söz edip dışişleri mensuplarını “azarladı”.Erdoğan, başbakan olmanın tadını “azar makinesi”ne dönüşmekle çıkarıyor olmalı.Basını azarlamasına artık alışıldı; sanayicileri de azarlıyor, küçük ve orta boy müteşebbisleri de azarlıyor, bakkalları da azarlıyor, sendikaları da azarlıyor.“Monşerler” dediği diplomatları azarlamasının nedeni, anlaşılan, bazı emekli diplomatların tam kendisinin istediği şekilde beyanlarda bulunmamış olmaları.Ancak şu anda başbakanlık koltuğunda oturduğuna göre biliyordur; dış politikaları hükümetler çizer, diplomatlar o politikaların gereklerini yerine getirir.Başbakan, kendisinden önceki dönemlerde dış politikaları diplomatların oluşturduğunu sanıyor olmalı ki, kendisine gelene kadar bu alanda herhangi bir başarı elde edilemediğini söylüyor.***Erdoğan aynı konuşmada “halkın istediği dış politikayı uyguladıklarını” söyledi. Halkımızın neyi istediğini nereden tespit ettiği bir yana, “popülizm” şahikası olan bu lafın aslında kendilerinin dış politikaya hâkim olmaktan çıktıklarının itirafı olduğunu da birilerinin Başbakan’a anlatması gerekiyor.Gazze’ye yardım gemisi olayında, İsrail’in yaptığını, İsrail’den başka savunan yok. Silahsız dokuz kişinin öldürülmesinin en kaba devlet terörü olduğuna kuşku yok. Dünya da bunu belirtiyor. Ama Başbakan hâlâ rahatsız.Rahatsızlığın kaynağı, Türkiye’nin radikal sağında yer alan “Milli Görüş” grubunun bu operasyonu başarıyla gerçekleştirmiş olması ve AKP’yi de peşinden sürüklenmek durumunda bırakması olabilir.***Ama asıl rahatsız olunması gereken durum başka. Batı dünyasında, Avrupa ve ABD’de AKP hükümetinin dış politikada “eksen kaydırmaca” durumunda oluşu çok daha yaygın şekilde konuşuluyor.Örneğin Filistin’de seçim kazanmış Hamas’a iktidarın verilmemesini sürekli olarak kınayan Erdoğan, İran’da son yapılan seçimde dökülen kanı, muhaliflere yapılan eziyetleri, dünyanın bunları duymaması için bütün iletişimin kesilmesini bir kez bile konu etmemiştir.Filistin’de Hamas için demokrat olup, İran’da Ahmedinejat için suskun kalınca bu demokratlığın ne menem demokratlık olduğu sorusunu sormak da herkesin hakkıdır.Darfur katliamının baş sorumlusunun neden Türkiye’de hüsnü kabul gördüğü de sorulur ve cevabı beklenir.Türkiye’nin “eksen kaydırmaca” hattına sokulmasının yaratacağı bütün sonuçları Erdoğan bu öfkeli ve hissi haliyle değerlendirmiyor olabilir, ama aşağıladığı “monşerler”i dinleme cesaretini gösterirse, karşılaşılacak maliyetleri o da öğrenebilecektir.

Devamını Oku

Kürdistan açılımı

7 Haziran 2010

Kuzey Irak Kürt yönetimi lideri Barzani’nin Türkiye ziyaretine “Kürdistan açılımı” da denebilir.Kuzey Irak’ta bir Kürdistan olacaktır. Türkiye’nin resmi politikası yakın döneme kadar böyle bir gelişmeyi tehlike olarak görüyordu. Ankara’da, ortaya Kürdistan adlı bir ülkenin çıkması halinde Türkiye’nin Kürt vatandaşları için bir çekim merkezi olacağı ve ayrılıkçı hareketleri teşvik edeceği korkusu egemendi.Bu tartışma ve korkular sona ermiş değil. Şöyle bir soru yine soruluyor: Ya Türkiye Kürtleri, dünyadan destek alarak kendi yaşadıkları bölgede “plebisit” yoluyla Güney’deki Kürdistan’a katılmak isterlerse...Bu soruya bugünden cevap vermek tabii ki kolay değil. Dünyanın ve bölgenin 10, 20, 30 yıl sonra içinde bulunacağı koşullarını bilmek mümkün olmadığına göre bu soru ortada asılı duracaktır.***Kuzey Irak’ta yaşayanlar için Türkiye gerçek bir soluk alma alanıdır. Barzani’nin son konuşmaları, Kürt yöneticilerinin bunu açık olarak gördüğünü gösteriyor. Irak’ın parçalanması sürecinde Türkiye’nin dostluğu Kuzey Irak Kürtleri için çok büyük bir önem kazanacaktır.Şu anda ortadaki sorun, PKK’nın hâlâ Kuzey Irak’ta rahat hareket edebilmesidir.Barzani, bu sorunun ortadan kalkması için “askeri çözüm” ün yeterli olmadığını da söylüyor.Diğer yandan, kendi aralarında defalarca yaşadıkları çatışmalarda kan dökmüş olan Kürtlerin bu kez de PKK ile çatışmaya girmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz.Kuzey Irak’ta egemen aşiret yapısı içinde egemenlik savaşlarında dökülen kanların ardından yakın dönemde sağlanmış uzlaşmaların bozulması ihtimali kuşkusuz ki bazı konularda Kuzey Irak yöneticilerinin ellerini bağlıyor.***Kuzey Irak’taki Kürdistan ile Türkiye arasında sağlanacak her türlü yakınlaşmanın, Türkiye’nin Kürt vatandaşları açısından “güven” unsuru olacağı açıktır.PKK’nın bütün Kürtlere verdiği zararın bilincinde olan Kuzey Iraklı liderlerin bu konuda yapabilecekleri önemli işler var. Kanın durduğu, silahların sustuğu bir Türkiye, Kuzey Irak Kürt halkının güvenliği ve geleceği için en önemli destek olabilir. Bunun Türkiye’nin Kürt vatandaşlarına da anlatılması ve uygulamayla gösterilmesi bile PKK’nın zemin kaybetmesine yardımcı olacaktır.

Devamını Oku

Çok basit bir belge

5 Haziran 2010

Ermeni meselesi yoğun şekilde tartışılmaya başladığından beri hep bir “belgeler açıklansın” lafı dolaşıp duruyor. Aslında belgelerin en önemlisi, Talat Paşa’nın not defteri, gazeteci Murat Bardakçı’nın “Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi” kitabında açıklandı. Talat Paşa’nın eliyle yazdığı “insan” sayılarına, tehcir edilen “insan” sayılarına ve Balkan göçmenlerine verilecek “boş ev” sayılarına bakınca, tabii dikkatle okumak koşuluyla, tartışacak fazla bir şey kalmıyor.Yine de hep bir “belge” lafı dolaşıp duruyor. Konuya ilgi gösteren ama bugüne kadar yapılmış yayınları okumak zahmetine katlanmayanlar da öyle bir belge bekliyorlar ki, bu “belge” ortaya çıkınca bütün sorular bir anda cevap bulacak.Öyle bir belge yok; tam tersine, çok sayıda küçük ve basit belge var. Tarihçiler bunları bir araya getirecek ve bize anlatacaklar.Tarihçiler çalışacak ama biz de bu küçük ve basit belgelerde ulaştığımız bilgilere bakarak fikir sahibi olabiliriz. Tabii ki yine bunları okumak ve üzerinde düşünmek şartıyla...***“Hayat Ağacı” Sivas’ta çıkan çok önemli bir dergi, kendisi için “Sivas şehir kültürü dergisi” diyor ve Sivas kültürüne, tarihine ilişkin araştırmalar yayınlıyor.“Hayat Ağacı” nın son sayısında Sivas Lisesi’nin tarihi üzerine de bir yazı var. Önce “idadi”, sonra “sultanî”, sonra da “lise” olan okulun kısa tarihini yazan Talip Mert, bu çalışmasına bir de belge eklemiş. 1892 tarihli bu belgede “idadi binası” nın yapımında çalışan ustalarla işçilerin adları ve yaptıkları iş karşılığında bir hafta için aldıkları ücretler yazıyor. Listeye bakıyoruz, 9 dülger var, 6’sı Ermeni 2’si Müslüman. 10 sıvacı var, hepsi Ermeni. Fırıncı, herhalde işçilere yemek getiren fırıncı da Ermeni. Cilacıların sayısı 9, hepsi Ermeni. İki kireççi Müslüman. 31 “amele” nin 29’u Müslüman, 2’sinin adlarına bakılırsa, Müslüman da olabilirler Ermeni de. “Firuze” grubunun 3’ü Müslüman, 1’i Ermeni.Liste bu. Her ismin karşısında kaç kuruş ücret aldığı yazıyor. Ama sıvacı Kiğork’a yapılan fazladan 8 kuruş ödeme en altta yekûndan düşülmüş.***Sivas’ta ciddi bir etnik çatışma olmadığı biliniyor. Bütün bu Ermeni ustalar, inşaatta çalıştıklarına göre gençtir, 1915’e yetişmişlerdir. Sonra ne olmuşlardır, çocukları ne olmuştur, nerededir?“Hayat Ağacı” Dergisi’nin sahibi olarak “Sivas Hizmet Vakfı” adına Sivas Valisi görülüyor. Bu belge yayınlandıktan sonra dergiyi yönetenlere herhangi bir uyarı gelmiş midir, bilmiyoruz. Bu yazıdan sonra gelir mi, onu da bilmiyoruz. Ama umarız gelmez.

Devamını Oku