Referandum olacak, biz de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerini kim seçsin diye oy kullanacağız. Önce yeni öğrendiğimiz bilgileri tazeleyelim.
Şimdi kim seçiyor? Yargıtay ve Danıştay üyeleri.
Yargıtay ve Danıştay üyelerini kim seçiyor? Onların seçtiği Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri.
Bu “birbirini seçme” durumu pek hoş bir görüntü vermiyor. Diyelim ki Yüksek Yargı’nın bu atamalarda tümüyle kendi içinde kalması belli bir bağımsızlık sağlıyor. O zaman bu kurulun bütün seçimlerinin yerinde olduğunu mu kabul etmek zorundayız?..
Çok yakın bir örnek var. Dört yıl önce HSYK, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’yı hapisten dört yıl erken çıkartacak fakat sonra Yargıtay’ca bozulan bir kararın altında imzası bulunan yargıcı Yargıtay üyeliğine seçti. Yani onu terfi ettirdiler. Ve buna da hiçbir açıklama getirmediler.
“Herhalde bir bildikleri vardır” diyelim ama öylece geçmeyelim .
Ağca’nın dört yıl erken tahliyesini sağlayacak o kararı onaylayan yargıcın eşi de Ağca’nın avukatı oldu, galiba halen de öyle. HSYK o yargıç hakkında herhangi bir işlem yaptı mı? Bilmiyoruz. Her şey kendi içlerinde döndüğü için bilme imkânına da sahip değiliz. Son günlerde en önemli uğraş olarak Ergenekon davasını seçen ve Ankara’daki Yüksek Yargı savaşına kıyısından köşesinden girmeye çalışan İstanbul Barosu da bu avukat hakkında herhalde bir işlem yapmadı. Kanunlarda bu gibi durumlar için müeyyideler olması gerekir. Ama bu olayı İstanbul Barosu da HSYK da hukuk mesleğinin etiği ve saygınlığı açısından önemli bulmadı.
HSYK’da Adalet Bakanı’nın başkan olmasına herkes öteden beri karşı. Doğrudur; bakan sonuçta siyasi bir kişidir, en azından bir atama için kendisine baskı yapan milletvekiline direnemez, partisinin önemli kişisine hayır diyemez. Kurulda bulunmaması bakan için de hayırlıdır.
Yüksek Yargı’ya Cumhurbaşkanı’nın ve Meclis’in üye seçmesine de büyük tepki gösteriliyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin devletini ve milletini temsil eden en yüksek makamın sahibidir, savaşta başkomutandır. Böyle bir görevi üstlenmiş kişiye bu kadar güvenmemek çok garip değil mi? Cumhurbaşkanı, geldiği makam ve temsil ettiği bütün manevi değerlere rağmen “bağımsız, tarafsız, vicdanı hür” yargıç seçmeyi beceremiyorsa zaten yanmışız bitmişiz demektir.
Aynı durum Meclis için de geçerli. Bu kişileri halk seçmiş; yemin etmişler, ülkenin kaderini etkileyen çok önemli kararlar alıyorlar ama, “Yüksek Yargı’ya üye seçemezler.” Daha doğrusu, “Benim sevdiklerim Meclis’te çoğunluksa Meclis seçsin, başkaları çoğunluktaysa seçemesin...”
İşte alaturka demokrasinin ruhu.
Yüksek Yargı sözcüleri, her adli yıl açılışında “reform” ister. Yargıtay Başkanı olağanüstü iş yükünden şikâyet eder. İş yükünün bu kadar fazla olması da yargının içindeki arızaların göstergesi değil midir?
Buna bir örnek, yakınlarda farkına varılan “fazla tutuklama” gerçeğidir. Neyse ki üst rütbeli subaylar tutuklandı da bu ülkede tutuklamaların fazlalığı herkesin, hatta yargı sisteminin içindekilerin de gözüne battı.
Yargı sisteminin içinde bulunanların yıllardır var olan “tutuklama sorunu” nu gidermeleri için siyasilerin reformuna falan ihtiyaçları yok, bu ancak kendilerinin düzeltebileceği bir sorun.
Biz alabildiğine tartışırken, imrendiğimiz hukuk devletlerinde bu kurulların nasıl oluştuğunu kimse bilmez. Herkes için önemli olan, bu kurulların ve bütün yargının “tarafsız, bağımsız, vicdanı hür” hukukçulardan kurulu olmasıdır.
Bu kurulları kim seçerse seçsin; yeter ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu seçimleri yapanların “tarafsız, bağımsız, vicdanı hür” kişiler olduğuna, seçeceklerinin de “taraflı, bağımlı, vicdanı kara” kişiler olmayacağına inansın.
Kim seçsin, nasıl seçsin?
Bu sorular üzerine her birimizin hukukçu kesilmesine hiç gerek yok. Kim seçerse seçsin, Türk yargısı, en başta Türk yargısının bizzat kendisi tarafından “bağımsız, tarafsız, vicdanı hür” bir ruha kavuşturulsun.

