Yargıdaki “bölünme” ve siyasallaşma Erzincan savaşıyla en tepe noktaya ulaştı. Bu savaşın içinde en üst yargı kurumları da var, cemaatler de var, Ergenekon da var.Tutuklanan savcı Erzincan’daki cemaat örgütlenmelerini soruşturuyordu. Yetkileri kaldırılan Erzurum savcıları da Ergenekon soruşturması kapsamında Üçüncü Ordu Komutanı’nı sorgulama girişiminde bulunmuşlardı.Bu savaşın bir tarafında Erzincan’da görevli MİT görevlilerinin tutuklanması da var.HSYK’nın, herhangi bir prosedürü izlemeksizin basında yer alan haberler üzerine aldığı Erzurum’daki özel görevli savcıların yetkilerini kaldırma kararını Yargıtay ve Danıştay da destekledi. Bu arada, Erzincan savcısının tutuklanması kararına yapılan itirazı da kararı alan Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklama kararında bulunan üyenin katılmadığı bir heyetle yaptığı duruşmada reddetti. Yani mahkeme, HSYK, Yargıtay ve Danıştay ile aynı kanaatte değil.***Bu karmaşık hukuki tartışmaların ardında aslında bir tek “savaş” var.Her geçen gün, her olayda biraz daha siyasallaşan yargı “taraf” olduğu sürece bu savaş da devam edecektir.Yıllar içinde yargının kendi bağımsızlığını korumak ve savunmak, halkın adalet duygusunu ve yargıya güvenini güçlendirmek konusunda başarılı olduğunu söylemek güçtür.27 Mayıs sonrası bir özel mahkeme başbakan idam ederken, 12 Eylül sonrası askeri mahkemeler utanç verici kararlara imza atarken Türk yargısının sessiz kaldığı hatırlanacaktır. Yargımızın bağımsızlık ve siyasetten arınma konusunda elinden geleni yaptığı kuşkuluyken son savaşla siyasallaşma doruğa ulaşmıştır. Bu savaştan çıkacak olan bellidir: Halkın güveni daha da azalacak, siyasallaşma daha da artacaktır.***Ergenekon davası çok fazla taşı yerinden oynattı. Taşlar yerinden oynarken “durumdan vazife çıkarıp” başka hesaplarla “operasyon” yapanlar da olabilir. Bunu denetlemesi gereken de siyasal iktidardır.Ama şu andaki sorun, iktidarın da “taraf” gibi görünmesidir.Erzincan olayında AKP’yi destekleyen cemaatlerin aktif olduğuna ilişkin bilgiler de hükümeti zorda bırakıyor. Fakat günlük gelişmeler ne olursa olsun, savaşı durdurma sorumluluğu yine siyasi iktidardadır.Adalet Bakanı'nın dün geç saatte okuduğu tepki bildirisi, bütün içeriğiyle hükümetin taraf olduğunu ve savaşın büyüyeceğini gösteriyor.
Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilmeden önce iki olay hem kamu vicdanında hem de adalet duygusunda yara açmıştı. Bunlardan biri Genelkurmay’ın e-muhtırasıydı. Diğeri de bugüne kadar kimsenin, hiçbir hukukçunun aklına gelmemiş olan “367” operasyonuydu.“367 operasyonu” oyunun ortasında kural değiştirmekten başka bir şey değildi. Oyun kuralına göre oynandığında kaybedeceğini anlayan “güçler” oyun sürerken yeni bir kural getirip istediğini sağlamaya kalkmıştı.AKP sözcüleri haklı olarak bu kural değiştirme girişimine karşı çıktılar, durumu halka anlattılar. Bunun sonucunu da kısa bir süre sonra yapılan genel seçimde yüzde 47 oranında oy ile aldılar.Ancak, oyunun ortasında kural değiştirmek kimsenin tekelindeki bir kötü alışkanlık değil. Şimdi de AKP, yine Cumhurbaşkanı seçimi konusunda kural değiştirme girişimi içine girdi.***Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Anayasa’da değişikliğe gidildi. Cumhurbaşkanı’nın görev süresi 5 yıla indirildi ve bundan böyle halk tarafından seçilmesi kuralı getirildi. Bu değişiklik referanduma sunuldu ve halk tarafından da onaylandı.Hukukun en temel gereği, bundan sonraki işleyişin yeni kurala göre olmasıdır. Yeni kural, kişilere yarar da zarar da getirmediğine ve Anayasa değişikliğine geçici bir hüküm de konulmadığına göre değişiklik yürürlüğe girdiği andan itibaren geçerlidir.AKP, Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresine eski kuralın uygulanması talebini gündeme getirirken “neden” sorusunu da gündeme getirmiş oluyor.***Yeni kural uygulanırsa, genel seçimden sonra Cumhurbaşkanı seçiminin yapılması gerekiyor. Şu andaki koşullar, birinci parti olması durumunda dahi AKP’nin belli bir oy kaybı olacağını işaret ediyor. Anlaşılan o ki genel seçim yorgunluğunun ardından tekrar Abdullah Gül için yoğun bir seçim çalışmasını, AKP göze alamıyor. Gül’ün tekrar Cumhurbaşkanı seçilememesi, aynı zamanda AKP’nin de yenilgisi olacaktır.Ama genel seçimden az farkla da olsa birinci çıkmış olan AKP’nin yaklaşık bir yıllık bir çalışmanın ardından Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtirebilmesi ihtimali daha yüksektir.Yeni kural uygulanır ve Abdullah Gül tekrar seçilirse, görev süresi bir sonraki genel seçimin sonrasında dolacaktır. Bu, Tayyip Erdoğan’ın Gül’ün ardından Cumhurbaşkanı olması planı bakımından oldukça elverişsiz bir durumdur. Erdoğan, en iyi ihtimalle üçüncü dönem başbakanlığını tamamlamış olarak dördüncü genel seçime girdiği sırada Cumhurbaşkanı koltuğunun dolu olması Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olma planları açısından en elverişsiz durumdur.***Gül ile Erdoğan’ın kurallarla oynamadan görev yerlerini değiştirmelerinin basit bir yolu var. Gül Cumhurbaşkanı seçimine girmez, AKP’nin başına geçer. Erdoğan başbakanlığı bırakır seçime girer; kazanırsa Cumhurbaşkanı olur ve Gül’ü başbakanlığa atar.AKP’nin tepesi 367 operasyonundan hiç farklı olmayan bir şekilde “kurallarla oynamaya” çalışmasın, bu basit yol üzerine düşünsün.
"Sivil vesayet" gibi garip bir lafın arasında kaybolan gerçek sorunlar yavaş da olsa ortaya çıkmaya başladı. Sorun, bugünkü anayasal sistemde güçlü başbakanı denetleme ve dengeleme unsurlarının olmayışı.Demokrasinin “yuvası” olan Meclis’te demokrasi işlemiyor. Bunun en açık kanıtlarından biri, bugünkü üç liderin her salı günü giriştikleri ağız kavgasına kimsenin dur deme imkânının bulunmayışı.Siyasi partilerin grup toplantılarında genel başkanlar çıkıp ağızlarına geldiği gibi, kendi başlarına belirledikleri politikalara göre konuşuyor, milletvekilleri de onları alkışlıyor.***Salı toplantılarının adı “Meclis grubu toplantısı”dır. Bu adı taşıyan bir toplantıda her milletvekili söz alma, fikrini söyleme, gerekirse de eleştirme hakkına sahiptir. Ama uzun yıllardır hiçbir miletvekili bu hakkını kullanmamıştır.Kullanamaz da, çünkü tekrar milletvekili seçilmesi “lider”in iki dudağı arasındadır. “Lider” kimi istiyorsa milletvekili yapar, istediğini de evine gönderir. Dolayısıyla milletvekillerinin siyaset üretme sürecine katılmak şöyle dursun, “lider”in gözüne ve dudaklarına bakmak dışında yapabilecekleri bir şey yoktur.Ayrıca “lider” ile arasında soğukluk olan bir milletvekilinin herhangi bir tayin yaptırma imkânı da kalmamış demektir. Çünkü bakanları da “lider” tayin eder, tayin ettiği sırada tarihsiz istifa mektuplarını ellerinden alır, istediğini, istediği zaman yürürlüğe koyar.Dolayısıyla başında başbakan “lider”in bulunduğu “yürütme”nin “yasama” tarafından denetlenmesi ihtimali sıfırlanmış olur.***Üçüncü kuvvet olan “yargı” zaman zaman yürütme-yasama ikilisiyle çatışma haline giriyor. Bu çatışma bugün olduğu gibi “jüristokrasi”, yani “yargının istibdadı” iddialarına konu olacak sertlikte de olabiliyor. Burada “kim haklı” diye sorup taraf tutmanın dışında önce mevcut durum anlaşılmalıdır.Bu yapının bir yanında, “bağımsız” adı verilen kurum ve kuruluşların da fiilen siyasi iktidarın elinde olduğunu unutmamak gerekiyor.Böyle bir sistemde diktatörlüğe yönelip yönelmemek sadece ve sadece başbakanlık makamındaki kişinin “meşrebine” kalmış oluyor. ***Sınırsız ve denetimsiz güç sahibi olmak herkes için çekicidir.O yüzden anayasaya ve siyasi partiler yasasına el sürülmüyor.O yüzden, halkın seçeceği bir cumhurbaşkanı ile başında başbakanın olduğu yürütmenin ilişkileri üzerine de tartışılmıyor. Bunları muhalefet de tartışamaz, çünkü o da sonuçta bir gün iktidar olmak ve sınırsız imkânlardan faydalanmak hevesi içindedir. “Liderler”in ve başbakan olan “lider”in sınırsız ve denetimsiz iktidar imkânlarına sahip olması üzerine kurulu bu sistem değişmedikçe Ankara büyük ve küçük diktatörler ya da diktatörlük heveslileriyle dolu olacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın uluslararası politika konularını bir an önce bırakması gerekiyor.Geçen hafta, Avrupa Birliği büyükelçilerine “kör müsünüz” dedi, önceki gün de Filistin sorununa fokları karıştırdı.Avrupa Parlamentosu’nda bir Türkiye raporu hazırlanmış ve bu raporun Kıbrıs bölümüne gerçekten haksız, eksik ve yanlış bilgi ürünü olan yorumlar yazılmıştır.Ankara’nın rapordaki o yorumlara tepki göstermesi ve bu fırsattan yararlanıp Kıbrıs’ta çözüme dönük yeni politikasını bir kez daha anlatması doğaldır, doğrudur.Ama Rum tarafının Kıbrıs sorununda çözüme yönelik çabaları engelleme siyasetini sürdürdüğünü anlatmak için büyükelçilere “kör müsünüz” denilirse, o öfke başka sorulara yol açar. Bunun da Türkiye’ye bir fayda sağlayacağını sananlar ancak bu konulardan hiç anlamayanlardır. Söz konusu olan, kıraathane üslubu ve mantığındaki, “adamlara ağızlarının payını verdik” böbürlenmesi basitliğinden başka bir şey değildir.***Ankara yıllar boyunca Ermeni meselesi her ısındığında, Amerikalılara “Siz de Kızılderilileri öldürdünüz”, Fransızlara “siz de Cezayir’de soykırım yaptınız” deyip durdu. Bu mantığın dolaylı bir “kabul” olduğunu anlamayanlar Türkiye’nin resmi politikasının bu nedenle iyice zayıfladığını da tabii hiç göremedi.Tayyip Erdoğan’ın, önceki gün Batı’nın Filistin dramına ilgisizliğini eleştirirken, “fokları” kullanması da aynı mantığın bir başka ifadesi olarak çok kişiyi gülümsetmiştir. Bu tür benzetmeler kıraathane sohbetlerinde, ev kadınlarının sohbetlerinde bol bol geçebilir, ama uluslararası politikada geçmez.Erdoğan, başbakanlık makamının kendisine “duygusal patlamalar” hakkı verdiğini sanıyor olabilir ama danışmanlar, başbakanlar yanlış sanılara kapılmasınlar diye vardır. Konuşmaları konuların uzmanları yazar.***Davos’taki “one minute” gösterisinin İslam dünyasındaki olumlu yansımalarından memnun kalan Erdoğan, “artçı” gösterilerle aynı etkiyi yaratmak istiyor olabilir.Bu gösterilerin farklı etki ve yansımalarını da Başbakan’a anlatmakla yükümlü olanlarsa, yakın çalışma arkadaşlarıdır.Siyaset, okul münazarası değildir, Başbakanlık ise uluslararası platformlarda kişisel duygularını kıraathane üslubuyla anlatma yeri hiç değildir.
Doğru. Yeter yahu! Küçük iktidarları, küçük çıkarları uğruna kendilerini rezil edenler... Yeter yahu!Kendi cahilliklerinden habersiz sürekli bir şeyler anlatanlar... Yeter yahu!Bir koltuğa iliştikleri anda kendilerini dünyanın sahibi sananlar... Yeter yahu!İhtirasları boylarını aşmış kifayetsiz muhterisler... Yeter yahu!Kol kırılır yen içinde diyerek kendi meslek ve camialarının kirlenmesine göz yumanlar... Yeter yahu!Üç satırlık bilgisiyle kendisini allame gibi görenler... Yeter yahu!Yalancı olduklarını artık herkes bildiği halde yalan söylemeye devam edenler... Yeter yahu!Siyasi konulardan konuşmayı siyasi tartışma sananlar... Yeter yahu!Kendisi gibi düşünmeyen herkesi düşman görenler... Yeter yahu!Farklı bir görüş, farklı bir öneri getiren herkesten korkan sahte vatanseverler... Yeter yahu!Savunmasız kişileri, arkadan yaklaşıp sırtından vuran şerefsizleri kahraman sananlar... Yeter yahu!Kendisi gibi “başarmamış” herkesi aşağı görenler... Yeter yahu!Fındık kadar beyniyle dünyaya nizam vermeye kalkanlar... Yeter yahu!Kendi çıkarı için en kutsal kavramları kullanmaktan çekinmeyenler... Yeter yahu!Kitaptan, kitap okuyandan korkan, korkusunu gizlemek için de onları aşağılamaya çalışanlar... Yeter yahu!Herkesi bizden ve bizden olmayanlar diye ayıran, “bizden olmayanları” düşman görenler... Yeter yahu!İşine geldiğinde “yargı bağımsızdır” işine gelmediği zaman “yargı siyasileşmiştir” diyenler... Yeter yahu!Kendisini eleştirmek bir yana; kendisini mükemmel, herkesi eksik görenler... Yeter yahu!*** Evet, Genelkurmay Başkanı “yeter yahu” deyince bizim de aklımıza ilk anda “yeter yahu” dediğimiz bütün bunlar geldi.Soru şu: Bunların hepsine mi yeter yahu, bazılarına mı yeter yahu?Yoksa benim dışımda herkese mi yeter yahu?
Genelkurmay, “asimetrik psikolojik savaş” adını verdiği sürece karşı bir atak başlattı. Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ Hürriyet ve Habertürk gazetelerine konuştu, Deniz Kuvvetleri Komutanı önceki gün intihar eden albayın cenazesinde ve dün Hürriyet gazetesine konuştu.Konuşmaların içeriğinde ayrıntılara girilmiyor, yani Ergenekon davasından Hrant Dink cinayetine kadar Silahlı Kuvvetler mensuplarının adlarının karıştığı olaylara ve yine silahlı Kuvvetler bünyesinde hazırlandığı öne sürülen siyasete silahla müdahale planlarına girilmiyor.Başbuğ ve Yiğit’in sert tepkileri daha çok, son olarak kamuoyuna “amirallere suikast” olarak sunulmuş olan soruşturmayla ilgili.Bazı deniz subaylarının gözaltına alındığı ve tutuklandığı bu soruşturmanın sonunda geçen günlerde açıklanan iddianamede suikast meselesi yer almıyor, buna karşılık Ergenekon ile bağlantılı bir örgütlenmeden söz ediliyor.***Komutanların bu davayla ilgili olarak iddianame ortaya çıkmadan yapılan yayınlardan rahatsız olmaları doğaldır. Burada daha önce dikkat çektiğimiz, somut dayanağı olmayan iddialar üzerine yapılan yayınların zararı ortaya çıkıyor.Buna karşılık, her iki komutanın konuşmalarında da gömülü silah ve cephanelerle ilgili olarak yine tatmin edici bir açıklama bulunmuyor.Soruşturmalarla ilgili bu ayrıntıların ötesine gidildiğinde, Genelkurmay Başkanı’nın “Biz de bildiklerimizi açıklarız” demesi kadar, bütün bu konuları devlet yetkilileri ile yani Başbakan ile sürekli görüştüklerini söylemesi de önemlidir.Ancak Orgeneral Başbuğ tepkilerini bazı sert formüllerle ifade ederken, bunlara karşı “mücadele”nin yasal çerçevede olacağını ve “haklarını” yargıda arayacaklarını söyleyerek “sabır taşması”na başka anlamlar yüklemek isteyenlerin önünü de kesmiş oluyor.***Türkiye uzun zamandır Silahlı Kuvvetler’in konumu ve siyasetle ilişkisini tartışıyor.Aslında bu tartışma daha Cumhuriyet kurulurken, Mustafa Kemal’in siyaset yapacak olanların üniformalarını çıkarmalarını istemesiyle başlamıştır. Merak edenler bunları düzgün tarih kitaplarından ve anılardan öğrenebilirler.Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren varolan bir sorunu Türkiye bugün “normalleşme” yönüne çevirmeye çalışıyor. Ancak bu “normalleşme süreci” yine alıştığımız gibi “anormal” bir sistem içinde ilerliyor.Genelkurmay Başkanı’nın bağlı olduğu Başbakan, aslında meselenin dışında, hatta bazen “taraf” gibi durmasına rağmen “birinci sorumlu” olarak normalleşmeyi yönetmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük içinde, kamu görevlisi olan komutanların konuşmasına gerek bırakmamak da vardır.Komutanlar konuşmak zorunda kaldıkları takdirde, sonucu toplumdaki bölünmenin biraz daha derinleşmesi olur, hatta “ordu göreve” rüyası görmeye devam edenler de kendilerini tutamayabilir.
Bir süredir üç büyük siyasi partinin genel başkanları ve sözcüleri “siyasi” tartışmanın seviyesini düşürme yarışı içinde. Aslında yaptıkları da “siyasi tartışma” değil; laf oturtma, tehdit, hakaret sınıfına giren öfkeli konuşmalardan ibaret.Siyasi tartışma ancak “siyaset üretebilen” kişi ve kuruluşlar tarafından yapılabilir. Siyaset üretme, çözüm üretme, çözüm arama kabiliyetini kaybetmiş olan siyasilerin ve partilerinin zaman geçirmek için yapabilecekleri de sadece bugün yaptıklarıdır.***Cumhurbaşkanı Gül’ün medyanın seviyesiz konuşmaları yayınlamaması önerisinin de uygulanabilirliği yoktur. AKP’ye yakın yayın organları zaten Başbakan’ın konuşmalarını “haklı tepki” olarak yayınlıyor, karşıdakilerin sözleri ise “yine ayıp etti” gibi yorumlarla veriliyor. Aynı durum AKP karşıtı medya için de geçerli. Buna karşılık bu atışmaların dışında kalmaya çalışan, durumu objektif değerlendirmeye çalışan medya her iki tarafın saldırısına uğruyor.Daha önce yapılmadığı takdirde seçime kadar olan bir buçuk yıllık zamanı bu seviyesizlik ortamında, öfke yağmurları altında geçirmek her toplum gibi bizim toplumumuzu da yoracaktır.Belki önemli meselelerde siyaset üretemeyenler bu yorgunluktan fayda umuyordur. Ama bundan önce defalarca görüldüğü gibi benzer durumlarda toplumun tepkisi fazla ayırım gözetmeden bütün siyasi yapıya yöneliyor.Bugünkü ortamın devamından fayda umanlar 2002 seçimini hatırlamalıdır. Türk toplumu, kendisini her bakımdan yoran, siyaset ve çözüm üretemeyen siyasilerin hepsini evlerine gönderdi, henüz bir yıllık bir parti olan AKP’yi iktidara getirdi.***Siyasi seviyenin düşmesi, bazı siyasilerce, kendi taraftarlarının ilgisini gerçekten tartışılması gereken konulardan uzaklaştırdığı için ehven bulunabilir.Örneğin CHP Genel Başkanı, faili meçhul cinayetlerin kurbanlarının bir araya geldiği günde bu konuya değinmiyor, ortaya eski bir türban meselesini atıyor. Bu tercihinin anlamı “faili meçhul cinayetlerin; Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetlerinin aydınlanmaması üzerine düşünmeyin”dir. Çünkü toplum bu cinayetlerin neden aydınlanmadığı üzerine düşünürse Baykal’ın Ergenekon avukatlığını da sorgulamaya başlar.AKP’liler, liderlerinin yine türban meselesiyle ilgili konuşmalarının etkisi altında kaldıklarında “demokratik açılımı neden başaramadık” sorusunu sormayı unuturlar.Seviyeyi düşürmek, siyasi partilerin ve liderlerin bugününü, birkaç gününü kurtarabilir, ama bugün meselelere dar açıdan ve öfkeyle bakmaya zorlanan toplum, yarın asıl soruları sormaya başlayacaktır.
Siyasi partilerin “salı savaşları”nda seviye düşmeye devam ederken, liderlerin en çok kullandıkları kelime hâlâ “demokrasi”.Üçü de “kendine demokrat” olarak birbirlerine kendi açılarından demokrasi dersi veriyorlar.Kendine demokratların bütün ülke için demokrat bir anayasa yapmalarının mümkün olmadığını Cumhurbaşkanı da kabul etti.Üç liderin de partilerini ve ülkeyi erkenden seçim havasına sokmaları, gerçekte kendilerini de yeni bir demokrasi sınavı içine sokmuş oldu.Meclis’ten bir anayasa çıkması mümkün değilse, üçünden birinin harekete geçmesi başka önemli adımların atılmasını sağlayabilir.***Meclis’teki iktidar ve iki muhalefet partisinin herhangi birinin iki konuyu gündeme getirmesi ve kamuoyunu da harekete geçirmesiyle iki önemli reform yapılabilir.Bunlardan biri Siyasi Partiler Yasası’nın değişmesidir. Bu yasanın siyasi partilerin içindeki demokratik işleyişi engellediğini en iyi kendileri biliyor.Zaman zaman bu yasanın getirdiği sorunlar birden ortaya çıkar, ama hızla gündemden düşürülür. Meclis’te bu yasanın değişmesi yolunda atılacak bir adımı, bütün partiler “mecburen” destekleyecektir. Siyasi partilerde ebedi liderliği sona erdirecek bir değişikliği bütün ülkenin destekleyeceği açıktır.***Anayasa yapamayan Meclis’in seçim öncesinde yapabileceği bir değişiklik de seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 5’e indirilmesidir. Bunu da bütün ülkenin destekleyeceği belli.Aslında bu iki değişiklik de Avrupa Birliği üyeliğinin siyasi kriterleri içinde yer alıyor.AKP, kendi misyonunu tarif ederken en fazla “demokrasi” üzerinde duruyor.CHP halen kendisini sosyal demokrat olarak niteliyor.Her iki partidekiler de bu söylediklerine inanıyorlarsa hemen harekete geçmeli ve siyasi hayatımızın en anti-demokratik iki kısıtlamasından kurtulmamızı sağlamalıdırlar.***Başbakan Erdoğan önümüzdeki seçimi de AKP’nin kazanacağından emin görünüyor.CHP Genel Başkanı Baykal da ilk kez CHP’nin birinci parti olacağını söyledi.Buna inanıyorlarsa, kendilerine güveniyorlarsa hemen Siyasi Partiler Kanunu’nun değişmesi ve yüzde 10 seçim barajının yüzde 5’e indirilmesi için anlaşsınlar.Demokrat ve solcu olduğuna inananların yapacağı ve yapmak zorunda olduğu bu iki değişikliğe itiraz eden çıkmaz.İşte seçim öncesi çok önemli bir demokrasi sınavı, buyursunlar, demokratlıklarını ve solculuklarını kanıtlasınlar.