Haberin Devamı
"Sivil vesayet" gibi garip bir lafın arasında kaybolan gerçek sorunlar yavaş da olsa ortaya çıkmaya başladı. Sorun, bugünkü anayasal sistemde güçlü başbakanı denetleme ve dengeleme unsurlarının olmayışı.
Demokrasinin “yuvası” olan Meclis’te demokrasi işlemiyor. Bunun en açık kanıtlarından biri, bugünkü üç liderin her salı günü giriştikleri ağız kavgasına kimsenin dur deme imkânının bulunmayışı.
Siyasi partilerin grup toplantılarında genel başkanlar çıkıp ağızlarına geldiği gibi, kendi başlarına belirledikleri politikalara göre konuşuyor, milletvekilleri de onları alkışlıyor.
Salı toplantılarının adı “Meclis grubu toplantısı”dır. Bu adı taşıyan bir toplantıda her milletvekili söz alma, fikrini söyleme, gerekirse de eleştirme hakkına sahiptir. Ama uzun yıllardır hiçbir miletvekili bu hakkını kullanmamıştır.
Kullanamaz da, çünkü tekrar milletvekili seçilmesi “lider”in iki dudağı arasındadır. “Lider” kimi istiyorsa milletvekili yapar, istediğini de evine gönderir. Dolayısıyla milletvekillerinin siyaset üretme sürecine katılmak şöyle dursun, “lider”in gözüne ve dudaklarına bakmak dışında yapabilecekleri bir şey yoktur.
Ayrıca “lider” ile arasında soğukluk olan bir milletvekilinin herhangi bir tayin yaptırma imkânı da kalmamış demektir. Çünkü bakanları da “lider” tayin eder, tayin ettiği sırada tarihsiz istifa mektuplarını ellerinden alır, istediğini, istediği zaman yürürlüğe koyar.
Dolayısıyla başında başbakan “lider”in bulunduğu “yürütme”nin “yasama” tarafından denetlenmesi ihtimali sıfırlanmış olur.
Üçüncü kuvvet olan “yargı” zaman zaman yürütme-yasama ikilisiyle çatışma haline giriyor. Bu çatışma bugün olduğu gibi “jüristokrasi”, yani “yargının istibdadı” iddialarına konu olacak sertlikte de olabiliyor. Burada “kim haklı” diye sorup taraf tutmanın dışında önce mevcut durum anlaşılmalıdır.
Bu yapının bir yanında, “bağımsız” adı verilen kurum ve kuruluşların da fiilen siyasi iktidarın elinde olduğunu unutmamak gerekiyor.
Böyle bir sistemde diktatörlüğe yönelip yönelmemek sadece ve sadece başbakanlık makamındaki kişinin “meşrebine” kalmış oluyor.
Sınırsız ve denetimsiz güç sahibi olmak herkes için çekicidir.
O yüzden anayasaya ve siyasi partiler yasasına el sürülmüyor.
O yüzden, halkın seçeceği bir cumhurbaşkanı ile başında başbakanın olduğu yürütmenin ilişkileri üzerine de tartışılmıyor. Bunları muhalefet de tartışamaz, çünkü o da sonuçta bir gün iktidar olmak ve sınırsız imkânlardan faydalanmak hevesi içindedir.
“Liderler”in ve başbakan olan “lider”in sınırsız ve denetimsiz iktidar imkânlarına sahip olması üzerine kurulu bu sistem değişmedikçe Ankara büyük ve küçük diktatörler ya da diktatörlük heveslileriyle dolu olacaktır.

