Demokratik açılımla ilgili en kritik aşamaya gelindiği sırada açık bir sabotaj başladı. Adına “KCK operasyonu” denilen bu faaliyetle aralarında belediye başkanlarının da bulunduğu eski DTP’liler tutuklandı. Elleri kelepçeli, sıraya dizilmiş insanların görüntüsü AKP’nin demokratik açılımdaki yanlışlarının en büyüğünün simgesi olarak kalacaktır.***Demokratik açılım ya da Kürt açılımı ya da milli birlik projesinin birinci amacı dağdakilerin silah bırakması, dağdan inmesi, silahların kesin olarak susmasıydı.Bu operasyonla toparlananlarsa dağdan getirilmedi. Haklarındaki PKK ile ilişkileri olduğu iddiası üzerine tutuklandılar. Ellerine silah aldıkları, terör eylemlerine karıştıkları, terörü teşvik ettikleri, yönlendirdikleri için tutuklanmadılar.Bu sabotaj devam ediyor, Diyarbakır Belediye Başkanı’nın ifadesi alındı, tutuklanmadı ama dün yurt dışı yasağı konuldu. Oysa bu kişinin geçen hafta Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan konuşmasını okuyanlar, eğer katı önyargılara sahip değillerse tekrar düşünmek ihtiyacı hissetmiş olmalılardır. Bu tür operasyonların “terörle mücadele” açısından da herhangi bir faydası olacağını düşünmek için, şehirdeki insanları toparlayıp kelepçelerle sıraya dizmekle terörün geriletileceğini sanmak için bayağı safdil olmak, geçen çeyrek yüzyılda yaşananlar hakkında da nosyon sahibi olmamak gerekir.Ama operasyonlar bunlar bilinerek yapılıyorsa ortada bilinçli bir sabotaj var demektir. Çünkü bu faaliyetlerin birinci sonucu, gerçekten silahların susması umudunu beslemekte olan Kürtlerin umudunu kaybetmesi olacaktır. Ve bu yolda kaybedilen her umut damlası, terörün kovayla kazanmasını sağlar. Demokrasi içinde çözüm ve barış umutlarını kaybettirmek de “savaşın sürmesini, şehit cenazelerinin gelmeye devam etmesini” isteyenlerin birinci hedefidir.***AKP hükümetinin, birkaç kararlılık cümlesi dile getirmek dışında fiilen meseleye uzak durduğu görüntüsünü vermesi de umutların azalmasına katkıda bulunuyor.“Kararlıyız, devam edeceğiz” demek tek başına inandırıcı olamaz. Ancak, taş atan çocukların terörist statüsünden çıkarılmasına ilişkin yasa değişikliğini hemen Meclis’e getirmek gibi adımlar atıldığının, polis operasyonlarının durduğunun görülmesiyle dalganın tersine döndüğü kanaati sağlanabilir.
Bugünkü İsrail hükümeti merkez sağ bir koalisyon ve bu hükümet, “ana mesele” de hiçbir geri adım atmadan klasik şahin siyasetini yürütüyor.Ankara’nın “sıfır sorun” siyasetinde ise İsrail’le ilişkiler yer bulamıyor.Ankara’nın İsrail ile ilişkileri, Filistin sorununa rağmen hep belli bir yakınlığı korumuştur. Ancak ilişkilerdeki bu durum “van minüt” operasyonu ile değişti. Tayyip Erdoğan son dönemde, Ankara’nın soğukkanlı denebilecek üslubunu bizzat değiştirdi. Getirdiği üslup, zaman zaman İran konusundaki üslupla bir arada ele alınınca AKP hükümetinin dış politikadaki “ana ekseni” konusunda tartışmalara yol açtı.Filistin sorunu hâlâ, “medeniyetler çatışması” nın göbeğinde duruyor. Bu soruna adil bir çözüm getirme yolundaki çabalara İsrail’deki radikallerin gösterdiği direncin karşılığı İslam radikalliği oluyor ve sorun karşılıklı adımlarla iyice çözümsüz hale getiriliyor.***İsrail Hükümeti’nin, Türkiye Büyükelçisi üzerinden yaptığı gösterinin savunulur bir yanı yoktur. Bu sevimsiz gösteriye Türkiye’den sert bir cevap geleceği ve iki ülke ilişkilerinde yaşanan soğukluğun artacağı bellidir.İsrail ile ilişkiler aynı zamanda Türkiye’deki iç politika malzemelerinden birisidir. Türkiye’deki siyasi İslam da radikal milliyetçi siyasetler gibi anti-semitik, yani “Yahudi düşmanı” dır. Dolayısıyla İsrail’e sert çıkan siyasiler bu kesimden yoğun alkış alır. Ama bu üslubun yarattığı bir gizli tehlike de her zaman vardır ve bazen su üstüne çıkmaktadır. O tehlike de anti-semitik duyguların yayılmasıdır. İsrail’in, Türkiye doğumlu ve eski Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Büyükelçisi’nin ülkemiz içerisindeki gezilerinde karşılaştığı bazı tepkilerin tonu bu tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor.***Türkiye, ABD ile bugünkü ilişkilerini sürdürdükçe İsrail ile ilişkiler ancak belli bir düzeye kadar kötü olabilir. Ankara hükümetleri yakın dönemlerde Ermeni soykırımı meselesinde Amerika’daki Yahudi lobilerinden yardım almışlardır.AKP hükümeti açısından bakıldığında da İsrail’in barış karşıtı siyasetine gösterdiği tavrın yarattığı etki, örneğin Sudan konusunda aynı tavrı almayışı dolayısıyla zedeleniyor. Ayrıca Ankara’dakiler “İsrail Birleşmiş Milletler kararına uymamakla suç işliyor” derken, Ankara’nın da Kıbrıs’la ilgili BM kararlarına hâlâ uymadığını hatırlamalıdır.***Kendi evin, kendi bahçen ne kadar temizse başkasının evi ve bahçesi hakkında söyleyeceğin sözün o ölçüde ağırlığı olur. Tel Aviv’de o ayıplı gösteride bulunan İsrailli yetkilinin “Türkiye bize bu konularda söz söyleyecek son ülkedir” demesi, bir yandan ne yaptıklarının farkında olduklarını gösteriyor, ama o söz diğer yandan “senin bahçenin benimkinden farkı yok” anlamını da taşıyor. Dolayısıyla doğru ve gerçekçi yaklaşımın, ilişkileri öfkeli tepkilerin ötesinde düşünmek olduğunu görmek gerekiyor.
Bu iki sözcüğü aynı anlam karşılığı için kullanmak, aslında bir “çarpıtma” ihtiyacının ürünü olarak görünüyor. “Vesayet” sözcüğü, siyasette kaynağını anayasadan almayan bir “etkin pozisyon”u ve “belirleyici olma” durumunu ifade için kullanıldı. En çok da “askeri vesayet” tamlamasında geçti.Bu sözcük ya da kavram, askerin 28 Şubat’taki “operasyonu” ile Refahyol hükümetinin devrilmesi, Gül’ün aday olduğu Cumhurbaşkanı seçiminde muhtıra verilmesi gibi “etkin”likleri anlatıyor.***Son olarak, Arınç’a suikast iddiasıyla en tepe noktasına çıkan bir süreç yaşanıyor. Yaşanan, sivil yargının askeri işlemleri denetlemesi işlevinin gerçekleşmesidir. Bu sürecin ortaya çıkmasıyla birlikte, “askeri vesayet” kavramının karşısında bir “sivil vesayet” kavramı belirdi.Sivil vesayetle kastedilen şudur: Askerin siyasete müdahale etmesine karşı çıktığınız zaman, sivil siyasetin müdahalesine yol açarsınız. Başka bir deyişle askerin etkin olduğu alanlar azalırsa o boşlukları “bunlar” doldurur. “Bunlar”dan kasıt, sivil siyaset değil, “ülkeye kötülük edeceğinden kuşku duyulan güçler”dir.Tabii ki cümle böyle söylenmiyor, ama kamuoyuna verilmek istenen mesajın, yaşanan korkunun tercümesi budur ve mantığı da bu kadar absürttür. Sandıktan çıkıp gelen zaten iktidardır ve iktidarın “vesayet”inden söz etmek anlamsızdır. Ama yaratılmak istenen tartışma ortamı, “iki vesayetten birini seç” zorlamasıdır. Alınmak istenen cevap da “askerin üzerine gidilmesin, AKP başıboş kalmasın”dan ibarettir.Buna karşılık her sivil siyasi iktidarın, gelişi hiç tartışmasız demokratik yolla olsa bile ve arkasındaki halk desteğine rağmen “dikta” eğilimlerine yönelmesi de her zaman mümkündür.“Dikta” kelimesinin ne anlama geldiği belli: Siyasi iktidarın toplumdaki farklı düşünceleri yok etmek üzere demokratik hakları ve özgürlükleri şu ya da bu ölçüde budaması, her türlü muhalefeti sindirmesi bu sözcük için yapılacak en basit bir tanımdır.***AKP’nin demokrasi karnesinde çok kırık not var. Temel özgürlükler açısından da var, çalışan haklarıyla ilgili olarak da var.Medya üzerinde devlet gücünü ve imkânlarını kullanarak baskı yaratmak da ağır kırıklardan biri.Bunlara rağmen, AKP’nin bir “sivil dikta” yönelimi içinde olduğunu söylemek için Türkiye’de bugüne kadar yaşanan diktaları bilmemek ya da unutmuş olmak gerekiyor.AKP demokratik geleneklerden gelen bir siyasi parti değildir, iktidar olduğu dönemlerde önemli demokratik gelişmeler sağlamış oluşu da bu partiyi has demokrat kılmaz ama amacının bir sivil diktaya gidiş olduğu iddiası da inandırıcı olmaktan uzaktır.AKP’nin şansı ve şanssızlığı, karşısında tutarlı bir sol muhalefet olmayışıdır.Sol muhalefetlerin en önemli işlevi merkez sağ iktidarları demokrasi sınırları içinde kalmaya zorlamak, bu partilerdeki otoriter eğilimleri teşhir etmek, halkı bunlara karşı uyarmaktır.AKP şanslıdır; karşısında bir sol muhalefet olmadığı için rahattır; şanssızdır, kendisini demokrasi açısından denetleyen olmadığı için yanlış yapma ihtimali artmaktadır.
Son olaylar dolayısıyla bir kez daha düşünmek zorunda olduğumuz kavramlar arasına “devlet sırrı” da katıldı.Bugüne kadar hayatı kolaylaştıran bir alışkanlığımız vardı. Bir siyasi ya da yüksek dereceli bir devlet memuru “bu konu devlet sırrıdır” dediği zaman herkes korkar, bir daha o konuyu kimse açmazdı.Artık hayat o kadar kolay değil, özellikle “kişisel sırlar”ını “devlet sırrı” olarak gösterenler için değil.***Ankara’da Seferberlik Tetkik Kurulu’nda yapılan aramalar devam ederken bu birimdeki bütün bilgilerin “devlet sırrı” olduğunu mahkeme kabul etmedi.Oysa daha on yıl önce Susurluk dolayısıyla, bazı kamu görevlileri “konuşmam, bunlar devlet sırrıdır” dediğinde herkes; mahkemeler de Meclis komisyonları da bu söylenene boyun eğmişti.***Devlet görevlilerinin bazı “kirli işler” için idamlık katilleri kullanması, devlet için çalıştığını iddia eden kişilerin bu sıfatla işledikleri suçların üstünün örtülmesi hep “devlet sırrı” kavramının arkasına saklanmıştı.“Devlet sırrı”nın ne olduğunu tayin ve tespit etme hakkı ve yetkisi, yasaların açık olmaması ve kimsenin bu konularda bir şey sormaması dolayısıyla kamu görevlilerinin takdirine kaldı.Bunun bir örneği de dün öğrenildi. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Fırtına’ya sorgusu sırasında Eruygur’un Rauf Denktaş’a yazdığı bir mektup soruluyor, verdiği cevap “devlet sırrıdır” oluyor.Eruygur bu mektubu herhalde Jandarma Genel Komutanı olduğu sırada yazdı. Ve bulunduğu görev ona KKTC Cumhurbaşkanı’na ya da eski Cumhurbaşkanı’na “resmi” bir yazı yazma yetkisi vermiyor. Görevinden kaynaklanan bir yetkisi olmadığına göre böyle bir mektubu ancak “vatandaş” olarak yazabilir, o zaman da bu mektup zaten “devlet sırrı” kapsamında olamaz.***“Devlet sırrı” ile “devlette görevli kişilerin sırları”nın birbirinden farklı olduğunun ayırt edilmeye başlanması kuşkusuz bazı rahatsızlıklar yaratacaktır. Ama hedefte “hukuk devleti” ve “vatandaş haklarının korunması” varsa, o hedefi yakalamanın gereklerinden biri de söz konusu ayrımın yasalarla ve uygulamada da açık olarak yapılmasıdır.Bu noktaya varıldığı zaman da gerçek devlet sırları daha sağlam güvencelere kavuşmuş olacaktır.
Genelkurmay’ın, özel kuvvetlerde arama yapan yargıcın iki araç tarafından izlendiği kuşkusu üzerine hafta sonunda yaptığı açıklamadaki önemli bir hatırlatmayı medya “toplumsal paranoya” olarak adlandırdı.Paranoya, gerçekte olmayan düşmanlara ve tehlikelere kafayı takma durumudur, bir hastalıktır.Toplumsal paranoya sözü ise en azından bu hastalığın toplumda yaygınlaştığını ifade eder.“Toplumsal paranoya” durup dururken kendisini göstermez. Birileri sürekli bazı tehlikelerin üzerinde durur, toplum sürekli korkutulursa bu hastalıklı hâl ortaya çıkar.“Toplumsal paranoya”ya dikkat çekildiğine göre, biraz geriye çekilip, kendi paranoyamız ve bizimle aynı görüşte olmayanların paranoyası üzerine düşünebiliriz.*** Son paranoya halimiz “herkesin telefonlarının dinlendiği.” Bu paranoya durup dururken çıkmadı, neredeyse bilinçli olarak yayıldı, sonunda en sıradan vatandaş bile dinlendiği korkusuyla yaşamaya başladı.Çok uzak olmayan bir geçmişte “Yunanlılar Anadolu’yu almak istiyor” paranoyamız vardı. Kuşkusuz böyle bir hayali olan Yunanlılar vardır, olabilir, tıpkı bizde de Orta Asya’yı alıp dev bir Türkiye kurmak isteyenler olduğu gibi. Ama nüfusu İstanbul’dan az olan, ordusu bizimkiyle kıyaslanamayacak Yunanlıların gelip Anadolu’yu nasıl işgal edecekleri üzerine düşünülmediği için bu korku, sürekli tekrar etme yöntemiyle bütün topluma yayılmıştı. Koca koca insanlar buna inanır olmuştu. Neyse ki bu paranoyadan kurtulduk!...Sonra başka korkutmalarla başka paranoyalar geldi. Ermenilerin hayalinin Anadolu’yu almak olduğu, zaten 1915 tehcirinin bu nedenle yapıldığı hakkında sistemli bir korku salındı. Böyle bir şeyin olup olamayacağını düşünmeyenlerde bu korku da hızla paranoyaya dönüştü.“Yedi düvel bize düşman” paranoyamız ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” şeklindeki korku itirafımız üzerine kurulu paranoyadan hâlâ tam kurtulmuş olduğumuz söylenemez. “Dört yanımızın düşmanlarla çevrili olduğu”na inananların azımsanmayacak sayıda olduğunu biliyoruz.Ve tabii yakın gelecekte kurtulamayacağımız iki büyük korkumuz daha en canlı haliyle paranoya dünyamızın merkezinde oturuyor: Bizi bölecekler, kalanını da şeriat devletine çevirecekler. Bu ikiz korku milyonlarca kez tekrar edile edile toplumun neredeyse genlerine yerleştirildi.***Her tarafımızın düşmanlarla çevrili olduğuna, kendi ülkemizin içinin de düşmanlarla, bizi bölecek ve geriye götürecek “iç düşman kaynadığı”na inanmak paranoyanın en büyüğüdür. Bu paranoya ile yaşamaya devam ettiğimiz sürece de izlendiğimizden, dinlendiğimizden korkmaya devam eder, “yargıcı izleyen askerler” gibi garip durumlardan da asla kurtulamayız.Genelkurmay’ın “toplumun geldiği hâle” dikkat çekmesi, bunları düşünmemizi sağladığı için iyi oldu. Ama öyle bir paranoya ortamında yaşıyoruz ki, toplumun bir kesimi kendi durumunu düşünmeden “doğru, onlarda asker ve darbe paranoyası var” diyecek, diğerleri de yine kendi durumlarını düşünmeden “doğru, onlarda irtica paranoyası var” diyecek ve herkes kendisinden memnun olmaya devam edecektir.
Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’te 20 yıldır yürüttüğü Genel Yayın Müdürlüğü görevinden ayrılması üzerine yazılar yazıldı, fikirler beyan edildi. Bu, Türk basınında çok görülmüş bir durum değildir. Sadece 1992 yılında Hasan Cemal Cumhuriyet’in Genel Yayın Müdürlüğü görevinden ayrıldığı günlerde böyle çok tartışmalar olmuştu. Fakat bugünkünden farklı olarak o olayda, basın anlayışı ve dünya görüşü üzerine önemli bir mücadele de söz konusuydu.Ertuğrul Özkök’ün görevinden ayrılmasının bu kadar önemsenmesini garip bulanlar olacaktır. Genel yayın müdürlüğü, bırakın Hürriyet gibi önemli bir gazeteyi, orta boy bir gazetede de çok önemli bir konumun adıdır.Her genç gazeteci, tabii gazetecilik mesleğine gerçekten bağlı olanlar, bir gün genel yayın müdürü olma rüyasıyla çalışır. Bu makam bir gazetecinin gelebileceği, meslekteki en yüksek makamdır.***Genel yayın müdürlüğü çok zevkli bir iştir ve eğer gereklerini yerine getiriyorsa, bu görevde bulunan kişiye büyük güç verir.Genel yayın müdürünün bir kararı bir kişinin hayatını mahvedebilir; gazete eğer büyük ve etkili gazeteyse ülkenin kaderini değiştirebilir.Genel yayın müdürü, her mensubunun görev ve sorumlulukları çok açık olan bir gazeteci “ordusuyla” çalışır. Gazete ne kadar önemli ve etkiliyse o gazeteci ordusu da o kadar önemli ve etkili olur. Tabii bu etkili olma hali egolara da yansır ve bunun anlamı da genel yayın müdürünün sürekli olarak sorun çözme zorunda oluşudur.***Genel yayın müdürü, bazen ülkenin başbakanından daha önemli bir konumda olduğu duygusuna kapılır ki haksız da değildir. Zayıf siyasiler sayesinde genel yayın müdürleri daha etkili, daha güçlü olur. Bu da onların bazen “güç oyunları” içine girmelerine yol açabilir.Aslında “güç oyunları” nın içinde olmak isteyen bir kesim için, genel yayın müdürlerine “yakınlık” bile bir güce sahip olmak demektir. Ve tabii, etkili genel yayın müdürlerinin “sevenleri” çok, hem de pek çoktur. Sürekli çalan telefonlar bu “sevgi seli” nin en büyük kanıtı olarak görülür.O yüzden genel yayın müdürlüğünden ayrılmak kolay değildir. Aslında bu makamı bırakmanın, o sevgi selinden geriye gerçek bir sevgi deresi kalması, telefonların artık sürekli çalmaması demek olduğunu o makamda bulunan gazeteci daha önceki deneyimler dolayısıyla bilir.***Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’in başından ayrılması dolayısıyla bazı gazetecilik tartışmaları, hatta Özkök’le ilgili eleştiriler de gündeme geldi.Böyle bir makamda bulunan kişi hakkında yüzüne karşı eleştirmeden, görevden ayrıldıktan sonra konuşmak da pek hoş değil.Ertuğrul Özkök’ten yola çıktık; Özkök’ün Hürriyet’i yönettiği 20 yılın basın tarihinde nasıl görüleceği de zaman içerisinde belirginleşecektir.Genel yayın müdürlüğü gerçekten çok zevkli bir iştir ve genç gazeteciler bu görevi bir hedef olarak görmelidir.***Gençler için not:Gazetecilik de dışardan bakıldığında biraz futbol gibidir. Futbolcu olmayan pek çok kişi futbolculara nasıl oynayacaklarını öğrettiği gibi, size de gazeteciliği nasıl yapacağınızı öğretmeye kalkışacak pek çok kişi olacaktır.Gazetecilikle ilgili fikir beyan edenler her zaman pek boldur ve hep de öyle olacaktır.Ben böyle bir yazıyı yazma hakkı ve yetkisini, 34,5 yıllık gazetecilik hayatımın 11 yılını Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü, 5 yılını Yeni Yüzyıl’ın Genel Yayın Müdürü, 3 yılını Sabah’ın Yayın Koordinatörü olarak geçirmiş, Star, Yeni Binyıl ve Vatan’ın kuruluşunda yer almış olmaktan aldım.
Yazanımız az, okuyanımız az. Ana dili Türkçeyi birkaç yüz sözcükten ibaret dağarcığıyla konuşan çok. Üstelik aralarında başka dilleri küçümseyenler, fukara bulanlar da var.Eskiden gazeteler Türkçe eğitimi için önemli bir araçtı. Kabul etmemiz gerekiyor ki uzun süredir durum böyle değil.Başta gençler olmak üzere bütün Türk vatandaşlarının okuma alışkanlığını geliştirmesi gerekliliği şu anda görevde bulunan da dahil hiçbir hükümet için sorun oluşturmadı.Kitabın ucuzlaması, daha çok kitap yayınlanması için, aslında devletin gelirleri içinde önemli bir yekûn tutmayan KDV’nin kaldırılması önerisine de kimse kulak asmıyor.Birçok ülke okuma seferberliğine giderken bu tür yöntemlere başvurdu, ama bizdeki okuma oranlarını yöneticiler yeterli buluyor olmalı ki, bu meseleyle hiç ilgilenmiyorlar. ***Toplumun çok geniş bir kesimi artık “televizyon Türkçesi” ile konuşuyor. Popüler dizilerdeki kahramanların konuşma tarzını, hatta mimiklerini hemen hemen herkeste görmek mümkün.Televizyonlarda kullanılan Türkçe ne yazık ki gazetelerde genel olarak kullanılan Türkçeden farklı değil, hatta zaman zaman daha da kötü bir dille karşılaştığımız oluyor.Canlı yayına çıkan genç muhabirler çoğu kez bir olayı anlatmakta, gördüklerini aktarmakta güçlük çekiyor, çünkü konuştukları dile hâkim değiller; sözcük dağarları son derece fakir ve ifade becerileri zayıf. Çünkü gördükleri eğitim eksik ve zayıf. Çünkü ciddi bir meslek içi eğitimden geçmeden ekran önüne itiliyorlar.Televizyon habercileri bir sözcüğü çok sık kullanıyor: Âdeta. Bu sözcük “hemen hemen, sanki” anlamlarını taşır ve bir durumu daha iyi anlatabilmek için başka bir duruma göndermede bulunulurken söylenir. Bizim TV habercilerinin hemen hepsi bu sözcüğü çok seviyor ve çoğu zaman da yanlış yerde kullanıyor. Şunu düşünmüyorlar: Haberleri izleyenler, aktarılan olayın kendisini öğrenmek ister, “sanki”sini değil.Televizyon yöneticileri, Türkçenin hayrına, çalışanlarına bu sözcüğü kullanmalarını yasaklamalıdır.Yasaklanması gerekenlere hemen akla gelen iki örnek daha var: “Amerikan başkanı” ve “çalışma ofisi.” Türkçede “Amerikan bezi” diye bir söz vardır ama o zatın unvanı ABD Başkanı’dır; tıpkı “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” gibi... Ve Ofis (office) de zaten iş yeri, büro, çalışılan yer demektir. Yatma ofisi diye bir şey yoktur ki “çalışma ofisi” olsun...***Bir de habercilik adına yasaklanması gereken kavram var: “Basına kapalı olarak.” Bu ibareyi hem televizyonlarda hem de yazılı basında görüyoruz. Başbakan ile Genelkurmay Başkanı görüşüyor, haber verilirken “basına kapalı olarak gerçekleşen görüşmede” deniyor.Haberci arkadaşlar, bir an düşünün; iki kişi arasındaki ciddi bir görüşme neden ve nasıl “basına açık” olur? Bu yanlış öyle alışkanlık haline gelmiş ki, geçtiğimiz aralık ayında Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ile görüşmesinin öncesinde, üstelik deneyimli bir haberci, “görüşmenin basına kapalı olacağını” söyleyiverdi.“Basına kapalı mı açık mı” meselesi bilinçdışında öyle bir yer etmiş ki, bazı haber sunucuları konuklarına “görüşmede ne konuşulmuş olabilir” gibi bir soruyu bile yöneltebiliyor.Türkçe için ve gazetecilik mesleği için “âdeta” ve diğer iki örnekle “basına kapalı” kavramının yasaklanması şart oldu! Denebilir ki, bu iki yasakla Türkçe ve habercilik “kurtulur mu?” Tabii kurtulmaz ama bu ikisiyle başlansın, ardından diğerleri de gelir.
Zaman zaman arşive bakmak bugünkü durumumuzu kavrama bakımından oldukça aydınlatıcı olabiliyor.Bugün kangrene dönüşmüş birçok sorunu zaten bildiğimizi arşiv bize gösterdiğinde, “neden çözmedik” sorusu biraz daha fazla anlam kazanıyor.***Arşiv çok aydınlatıcıdır:* “Başbakan Çiller’in isteği üzerine danışmanlarının hazırladığı raporda GAP TV’de 2 saat Kürtçe yayın yapılması önerildi. Öneriye askeri danışman Edip Başer karşı çıktı.” (22 Aralık 1994, Yeni Yüzyıl) * “35 bin Türk askeri Irak sınırını geçti, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük dış operasyon.” (21 Mart 1995, Yeni Yüzyıl)* “Kuzey Irak’taki operasyon PKK tehdidi sona erene kadar sürecek. Operasyonu yöneten Korgeneral Hasan Kundakçı, kampların hepsine girildiğini söyledi ve ‘Teröristin kaçış imkânı kalmadı, ya teslim olacaklar ya ölecekler’ dedi.” (23 Mart 1995, Yeni Yüzyıl)* “Kuzey Irak tamam. Bölge tümüyle TSK’nın kontrolü altında” (30 Mart 1995, Yeni Yüzyıl)* “Ecevit: Korucular yeniçeri gibi.” (21 Nisan 1995, Yeni Yüzyıl)* “TOBB’un Güneydoğu araştırmasına göre Güneydoğu halkının istekleri: Kültürel ve siyasi haklar yanında Kürt kimliği tanınsın, demokrasi geliştirilsin. Olağanüstü hal, koruculuk ve özel tim uygulamaları kaldırılsın. İş sahaları açılsın.” (4 Ağustos 1995, Yeni Yüzyıl)* “Başbakan Mesut Yılmaz: Askeri çözüm diye bir şey yok, her halükârda çözüm siyasidir.” (25 Ekim 1997, Yeni Yüzyıl, Bilal Çetin’in yazısı)* “CHP Genel Başkanı olan Deniz Baykal: Terörle mücadele, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusundaki duyarlığımızın önüne geçmemelidir. Demokratikleşme mutlaka sağlanmalıdır.” (11 Eylül 1995, Yeni Yüzyıl)* “ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın evinde üç dinleme cihazı bulundu.” (30 Kasım 1996, Yeni Yüzyıl)* “Genelkurmay Başkanı Karadayı ile görüşen Çiller ‘Kimsenin aklında darbe yok’ dedi.” (4 Ekim 1996, Yeni Yüzyıl)* “DSP’li Bülent Tanla: DSP de CHP de solcu değil. Sol proje üretip varlığını tekrar kabul ettirmek zorunda.” 24 Mart 1997, Yeni Yüzyıl. Neşe Düzel’in konuşması)* “Anasol-D Hükümeti koruculuk sisteminin kaldırılmasına karar verdi. 3 bin 500 korucu kız kaçırmadan uyuşturucu kaçakçılığına kadar suçlardan sanık.” (6 Ağustos 1997, Yeni Yüzyıl)***Yukardaki her alıntının tarihine dikkatle bakıp, bugünkü durumu düşündüğümüzde çok ilginç sonuçlara varabiliriz, tabii üzerinde düşünmek şartıyla.Ve bir son alıntı:* “İstanbul battı. 10 milyonluk kent 3 saatlik sağanak yağmura teslim oldu.” (11 Temmuz 1995, Yeni Yüzyıl)