Yazanımız az, okuyanımız az. Ana dili Türkçeyi birkaç yüz sözcükten ibaret dağarcığıyla konuşan çok. Üstelik aralarında başka dilleri küçümseyenler, fukara bulanlar da var.
Eskiden gazeteler Türkçe eğitimi için önemli bir araçtı. Kabul etmemiz gerekiyor ki uzun süredir durum böyle değil.
Başta gençler olmak üzere bütün Türk vatandaşlarının okuma alışkanlığını geliştirmesi gerekliliği şu anda görevde bulunan da dahil hiçbir hükümet için sorun oluşturmadı.
Kitabın ucuzlaması, daha çok kitap yayınlanması için, aslında devletin gelirleri içinde önemli bir yekûn tutmayan KDV’nin kaldırılması önerisine de kimse kulak asmıyor.
Birçok ülke okuma seferberliğine giderken bu tür yöntemlere başvurdu, ama bizdeki okuma oranlarını yöneticiler yeterli buluyor olmalı ki, bu meseleyle hiç ilgilenmiyorlar.
Toplumun çok geniş bir kesimi artık “televizyon Türkçesi” ile konuşuyor. Popüler dizilerdeki kahramanların konuşma tarzını, hatta mimiklerini hemen hemen herkeste görmek mümkün.
Televizyonlarda kullanılan Türkçe ne yazık ki gazetelerde genel olarak kullanılan Türkçeden farklı değil, hatta zaman zaman daha da kötü bir dille karşılaştığımız oluyor.
Canlı yayına çıkan genç muhabirler çoğu kez bir olayı anlatmakta, gördüklerini aktarmakta güçlük çekiyor, çünkü konuştukları dile hâkim değiller; sözcük dağarları son derece fakir ve ifade becerileri zayıf. Çünkü gördükleri eğitim eksik ve zayıf. Çünkü ciddi bir meslek içi eğitimden geçmeden ekran önüne itiliyorlar.
Televizyon habercileri bir sözcüğü çok sık kullanıyor: Âdeta. Bu sözcük “hemen hemen, sanki” anlamlarını taşır ve bir durumu daha iyi anlatabilmek için başka bir duruma göndermede bulunulurken söylenir. Bizim TV habercilerinin hemen hepsi bu sözcüğü çok seviyor ve çoğu zaman da yanlış yerde kullanıyor. Şunu düşünmüyorlar: Haberleri izleyenler, aktarılan olayın kendisini öğrenmek ister, “sanki”sini değil.
Televizyon yöneticileri, Türkçenin hayrına, çalışanlarına bu sözcüğü kullanmalarını yasaklamalıdır.
Yasaklanması gerekenlere hemen akla gelen iki örnek daha var: “Amerikan başkanı” ve “çalışma ofisi.” Türkçede “Amerikan bezi” diye bir söz vardır ama o zatın unvanı ABD Başkanı’dır; tıpkı “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” gibi... Ve Ofis (office) de zaten iş yeri, büro, çalışılan yer demektir. Yatma ofisi diye bir şey yoktur ki “çalışma ofisi” olsun...
Bir de habercilik adına yasaklanması gereken kavram var: “Basına kapalı olarak.” Bu ibareyi hem televizyonlarda hem de yazılı basında görüyoruz. Başbakan ile Genelkurmay Başkanı görüşüyor, haber verilirken “basına kapalı olarak gerçekleşen görüşmede” deniyor.
Haberci arkadaşlar, bir an düşünün; iki kişi arasındaki ciddi bir görüşme neden ve nasıl “basına açık” olur? Bu yanlış öyle alışkanlık haline gelmiş ki, geçtiğimiz aralık ayında Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ile görüşmesinin öncesinde, üstelik deneyimli bir haberci, “görüşmenin basına kapalı olacağını” söyleyiverdi.
“Basına kapalı mı açık mı” meselesi bilinçdışında öyle bir yer etmiş ki, bazı haber sunucuları konuklarına “görüşmede ne konuşulmuş olabilir” gibi bir soruyu bile yöneltebiliyor.
Türkçe için ve gazetecilik mesleği için “âdeta” ve diğer iki örnekle “basına kapalı” kavramının yasaklanması şart oldu! Denebilir ki, bu iki yasakla Türkçe ve habercilik “kurtulur mu?” Tabii kurtulmaz ama bu ikisiyle başlansın, ardından diğerleri de gelir.

