İki cinayet arasında yaklaşık otuz yıl var. Ve otuz yıla yayılmış daha onlarca da cinayet...
Bu cinayetlerin kurbanları arasında gazeteciler, yazarlar, öğretim üyeleri, savcılar var ve cinayetlerin hiçbiri aydınlanmış değil.
Ama bu cinayetlerin birçoğuyla ilgili ortak noktalarla karşılaşıyoruz.
Bir kere bu cinayetlerle ilgili soruşturmalar, davalar doğru dürüst ilerlemez. Tetikçileri, ülkücü kökenli ve psikopat özellikli gençlerdir. Mahkemede öyle tavırlar sergilerler ki, sanki psikopat katiller değil, önemli iş yapmış kamu görevlileridirler. Ve hemen hepsi “bir yerlere” güvendikleri izlenimi verirler.
Otuz yıl önce Abdi İpekçi cinayetinin davası sürekli görünmez eller tarafından çıkmaza sürüklendi. Otuz yıl sonra Hrant Dink cinayeti de yine görünmez eller tarafından çıkmaza sürükleniyor. Uğur Mumcu cinayeti davası da benzer bir şekilde boşluğa götürülmüş, hiçbir soruya cevap alınamamıştı. Yargı, Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü sırada, daha sonra Susurluk adıyla anılacak çeteyle ilgili yazılar yazdığının üzerinde durmamıştı.
Bu cinayetlerin ortak özelliklerinden biri de, cinayetlerin öncesinde ve sonrasında birçok üniformalı ve üniformasız kamu görevlisinin isimlerinin ortaya çıkmasıdır. Ama her birinde bu kamu görevlilerinin tanık olmaları bile yine bazı eller tarafından engellenmiştir. Engellenmektedir.
Örneğin Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin hemen ardından olay yerine gelip, cinayet mahallini yıkatarak delileri yok ettirdiğinden kuşkulanılan asker kişinin adı yıllar sonra Hrant Dink cinayetinde ortaya çıkıyor, ama ne yargı ne sivil yetkililerin ne de askeri yetkililer bu konu üzerinde duruyor, bu kişinin ifadesi bile alınmıyor.
Otuz yıl içinde en uzun ikbal sahibi politikacı olan Süleyman Demirel, sanki bu cinayetler kendisinin defalarca başbakan, sonra cumhurbaşkanı olduğu ülkede işlenmemiş gibi davranıyor. Kimse ona bu cinayetlerle ilgili bir şey sormuyor. Susurluk çetesini açık açık savunan Tansu Çiller’e de bir şey soran yok. Mehmet Ali Ağca’yı askeri hapishaneden kaçıran kişi açık açık “emir büyük yerlerden geldi” diyor. Kimse ona da, onu ve diğer ülkücü kökenli askerleri Ağca’nın bulunduğu cezaevine atayan asker kişilere de bir şey sormuyor.
Bu cinayetlerin aydınlanmasını istemeyen oldukça güçlü bir yapı halen varlığını sürdürüyor olmalı ki, Ağca çıkıyor, askere alınmıyor; Dink davasında cinayete azmettirmekten yargılanan sanık cezaevinde yatarken devlet memuru olmak için başvuruyor, başvurusu kabul ediliyor.
Bunları kovalayacak vicdanı hür ve ülkesinin çağdaş bir demokrasi olmasını isteyen siyasileri, askerleri, savcıları, yargıçları ve polisleri beklemeye devam edeceğiz.
Ve Baykal...
Bütün ülke Abdi İpekçi ve Hrant Dink cinayetlerini hatırlarken neden Baykal? Şundan: Baykal dün yine uzun uzun Ergenekon davasının avukatlığını yaptı. Yine unuttu ki bu dava sanıkları arasında Hrant Dink’i açık açık tehdit etmiş şahıslar var. Bunu unuttu, Abdi İpekçi’yi ise hiç hatırlamadı.
Bütün gazetelerin manşetlerinde Ağca’nın tahliyesi ve bunun kamu vicdanını yaraladığına ilişkin haberler vardı. Baykal bu konuyla da ilgili değildi. Hrant Dink’in öldürülmesinin üçüncü yılında, bu davanın bir türlü ilerlememesiyle, çıkan engellerle de ilgili değildi.
Ergenekon davasıyla ilgiliydi.
Neden acaba?
Baykal’ı “solcu” ve “demokrat” bir lider olarak yere göğe koyamayanlar bunun cevabını biraz düşünmelidir.

