Bunlardan her yerde var

15 Eylül 2009

Konu Türkiye ile Ermenistan’ın ilişkilerinin normalleşmesi olunca, bazı siyasi figürler ortaya çıkıp bağırmaya başlıyor.Konu Türkiye Yunanistan ilişkilerinin daha da yakın hale gelmesi, işbirliği olanaklarının artması olunca yine aynı siyasi figürler “olmaz” diye ortaya atılıyor.Böylece sayıp gitmek mümkündür; konu değişse de bağırıp çağırmaya başlayan o siyasi figürler değişmiyor.Bunlar, Türkiye’de de, Yunanistan’da da, Ermenistan’da da aynı figürler. Ortak özellikleri, kendilerini, sadece kendilerini milliyetçi göstermeye çalışmaları, başkalarını hep “vatanı satmak”la, “kutsal davalara ihanet etmek”le suçlamalarıdır. Aşağı yukarı aynı kelime ve kavramlarla, toplumsal gelişmenin geriye ittiği “düşmanlık” duygularını kaşıyarak, korkular yaratarak, sokağı kullanarak ayakta durmaya çalışırlar.Bazı durumlarda “solcu” sanılanlar da küçük hesapları kafalarının ön tarafına alarak, radikal milliyetçilerle el ele tutuşmaktan çekinmez. Bunların da isimleri bellidir.***Bölgemizin bu vazgeçilmez ve asla vazgeçmeyen grubuna son olarak Yunanistan’dan da bir katılım oldu. Bu kişi, ana muhalefet partisi “sosyal demokrat” PASOK’un lideri Yorgo Papandreu’dur.Bu kişi dışişleri bakanlığı yaptığı dönemde Türkiye ile Yunanistan arasındaki birçok anlamsız ve yapay olarak, yukarda andıklarımız tarafından büyütülmüş sorunun çözülmesine, birbirlerine mecbur iki ülkenin halklarının da birbirlerine daha farklı bakmasına katkıda bulundu.O dönemde Türkiye’nin Dışişleri Bakanı İsmail Cem de Türk-Yunan ilişkilerinin, anlamsız düşmanlıklardan sıyrılması için önemli çalışmalar yapmış, Papandreu ile uyumlu bir ortam yaratmıştı.Aynı Papandreu şu anda muhalefette; iktidar partisi Yeni Demokrasi’nin de birkaç puan önünde görünüyor. Eğer 4 Ekim’de yapılacak seçimde farkı 8-9 puana çıkarırsa tek başına hükümet olabilecek.Bu birkaç puan için ya da 120 bin yeni oy için Türkiye’ye saldırıyor, Avrupa Birliği üyeliğinin veto edilmesini istiyor. Karamanlis hükümetinin Türkiye ile iyi ilişkileri sürdürmesinden pek hoşlanmayanlar, bu bağırış çağırıştan etkilenip Papandreu’ya dönebilir. İşte hesap bu kadar küçüktür.***Dışarıdan bakıldığında bu küçük hesaplar için en basit popülist üsluplarla, en radikal milliyetçi tavırları alanlar rahatlıkla görülüyor.Bize dışarıdan bakanlar bizde olup biteni nasıl görüyorsa biz de Papandreu’yu öyle görebiliyoruz; ne yaptığını, neyin peşinde olduğunu anlayabiliyoruz.Bunlardan her yerde var ve bu yüzden ülkeler arasında düşmanlıklar devam ediyor, insanlar birbirinden uzaklaşıyor, gelecek kuşaklara eskinin anlamsız kavgaları aynen devrediliyor.

Devamını Oku

Operasyonların durması

14 Eylül 2009

Kürt açılımının ortaya atılmasının ardından, en çok DTP tarafından dile getirilen bir öneri var. Bu, Silahlı Kuvvetler’in PKK militanlarının dolaştığı bölgelerde “operasyon” yapmaması önerisidir.Sözü edilen “operasyon”ların, bazı şehirlerde yürütülen soruşturmalar ve gözaltılarla ilgisi yoktur. Söylenen, askerin “dağdan çekilmesi”dir.Zaman zaman yaşanan çatışmalar, yeni şehitler kuşkusuz “demokratik açılım” karşıtlarını sevindiriyor.Ayrıca şu anda dağda bulunan PKK’lıların daha çok Suriyeli gruplar ya da onların kontrolündeki gruplar olduğu, bunların mevcut durumun devam etmesi için uğraştıkları iddiası da dolaşıyor.***Bu iddia doğru olsa da olmasa da devletin güvenlik güçlerinin, bunların dolaştıkları bölgelerden çekilmesini ve bu bölgeleri onların denetimine bırakmasını savunmak, duruma “demokratik açılım”ın ötesinde bir “savaş halinde barış görüşmeleri” mantığıyla bakmak anlamına gelir.Dağda dolaşmak ve asayişi sağlamakla yükümlü olanlar güvenlik güçleridir. Eğer PKK’nın “eylemsizlik kararı” geçerliyse, bu militanların o bölgelerden çekilmeleri gerekir.Bunun yanına, özellikle 90’lı yıllarda Güneydoğu’da işlenmiş faili meçhul cinayetlerin dosyalarının açılmış olmasını da eklemek gerekiyor.Söz konusu kanlı dönemde, PKK denetim altına alamadığı birçok Kürt aydınını ortadan kaldırdı, Avrupa’da da bazı cinayetler işlendi. O günlerin resmi bakışı, “birbirlerini öldürüyorlar bize ne” küçüklüğü olduğu için devlet bu cinayetlerin üzerine gitmedi.Bugün faili meçhul cinayetlerin, itirafçıların ya da Hizbullah’ın işlediği cinayetlerin peşine düşülüyorsa, aynı şekilde PKK’nın farklı görüşteki Kürtlere yönelik icraatlarının da peşine düşülmelidir.***Eğer “dağdan indirme” planı ortaya çıktığında “affı olmayan” olayların içine PKK’nın bu cinayetleri de alınırsa ve bunların peşine inandırıcı bir şekilde düşülürse Kürtlere ciddi şekilde güven verilmiş olur. Tabii ki güvenin sağlanması bu sürecin de “açık” ilerlemesi ve başka hesaplaşmalar için kullanılmadığının belli olmasıyla mümkündür.DTP ve “demokratik açılım”a katkıda bulunmak isteyen Kürt siyasetçiler, “operasyonlar dursun” yerine “PKK eylemsizlik kararına tam uysun” demek ve geçmişle hesaplaşmanın içine “Kürtlerin Kürtleri öldürmelerinin” de alınmasını istemek durumundadır.

Devamını Oku

Bir 29 yıl daha geçse

12 Eylül 2009

12 Eylül 1980 darbesiyle iktidar olan askerler bu ülkeye en büyük zararı vermişlerdir. Bunu hatırlamak ve 12 Eylül’le hesaplaşmak zorundayız, eğer uygar bir ülke olmak istiyorsak.12 Eylül 1980’den itibaren ülkeyi yönetenlerin yaptıklarının etkilerini, olumsuz sonuçlarını hâlâ yaşıyoruz.12 Eylül askerleri, Evren’in “asmayacağız da besleyecek miyiz” sözünün gereğini yerine getirdiler:50 kişi idam edildi.Hapishanede, gözaltında, işkencede 299 kişi öldürüldü. 650 bin kişi gözaltına alındı. 230 bin kişi askeri mahkemelerde süründürüldü.288 bin kişinin pasaport isteği resmen reddedildi.14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.Bu sayılar, 12 Eylül darbesinin faillerinin işledikleri suçların, Latin Amerika’nın en vahşi askeri diktatörlerin işlediklerinden hiç de aşağı kalmadığını gösteriyor.***12 Eylül rejimi, kendi anlayışına göre uysal bir toplum yaratmak için yaptıklarıyla bugünün önemli sorunlarının da faili oldu.Diyarbakır askeri cezaevi, inanılmaz işkencelerin merkezi, Nazilerin temerküz kamplarından farksız bir yer olarak, PKK’nın en önemli kadro yetiştiricisi oldu.Gençlerin solcu fikirlerin etkisi altında kalmamaları, muhafazakâr bir gençlik yetiştirmek için dini eğitime ağırlık verildi, imam hatipler ve Kur’an kurslarının sayısı hızla artırıldı, hatta bazı Arap ülkelerinin dini eğitimi güçlü okullarına devlet eliyle öğrenci gönderildi.Çalışanların hakları sıfırlandı, sendikalar tümüyle işlevsiz kılındı, parası çok işi yok örgütler haline getirildi.Bütün bunları yapanlar kendilerinin “Atatürkçü” olduğunu düşünüyordu.“Sivilleri” çalıştırarak utanç verici bir anayasa hazırladılar. O anayasanın bütün mantığı “devleti” vatandaşına karşı korumak üzerine kuruluydu.***Bütün bu yapılanların sonuçlarını yaşamaya devam ediyoruz.Diyarbakır cezaevindeki işkencelerle yaratılmış nefretlerin de katkısıyla gelişen PKK hâlâ can almaya devam ediyor.Dini değerlerle yetişen gençlik ülke yönetiminde önemli ağırlık taşıyor.Çalışanların hâlâ hakları yok.Orası burası değiştirilmiş olsa da hâlâ utanç verici bir anayasa ile yönetilmekteyiz. Belki daha da utanç verici olan, kendilerine “solcu”, “sosyal demokrat” ya da “Atatürkçü” diyenlerin o dönemle hesaplaşma gereğini vicdanlarında duymamalarıdır.Bir 29 yıl daha geçse, yine 12 Eylül’ü, ülkeye yaptığı kötülükleri unutmamak ve hesaplaşmak zorundayız, eğer gerçekten uygar bir ülkede yaşamak istiyorsak.

Devamını Oku

Rant... Rant... Rant...

11 Eylül 2009

Ya da para... Para... Para...Sel felaketinin neden bu kadar pahalıya mal olduğunu, gerçeği herkes biliyor, ama herkes bilmezden geliyor.Durum gözünü para bürümüş köylülerin orman yakarak tarla alanı açmalarından farksızdır. O köylü yaptığının ne kadar büyük bir felakete yol açacağını düşünmez.Aynısı, aynı paragöz köylü kafasıyla büyük şehirlerde yapılıyor.Yeni alanlar açılacak, oralara binalar yapılacak, sonra bunlardan paralar kazanılacak! Nereye yapıldıkları önemli değil, önemli olan ne kadar rant getirecekleri...***Ormanlar bu rant için yok edilir, su havzaları bu rant için kirletilir. Rantın büyümesi için daha çok insan gerekir, İstanbul’a daha çok insan gelmelidir ki bu rant sistemi sürekli olarak dönebilsin.Daha çok insan geldiği zaman su yetmez, yol yetmez, altyapı yetmez, ama bunlar da, sürekli yetersiz kalmaya mahkûm olmalarına rağmen, rant sisteminin yeni unsurları haline getirilebilir.Trafik bahanesiyle bir köprü daha yapılır, bu köprünün çevresi de yeni rant alanları olur, bunun olabilmesi için de önemli bir su havzasının dengesinin bozulmasına göz yumulur.***Rant devridaimi bu şekilde sürer gider. Yıllardır buna dikkat çekenlere de “ideolojik” kelimesinin öne çıktığı suçlamalarda bulunulur, böylece sistemin temelini anlatmaya çalışanlar susturulur ya da insanlara “bunlar zaten taraflıymış, ideolojikmiş” dedirtilip uyarıları dikkate almamaları sağlanır.Bu rant sistemi, siyasi - gerçekten ideolojik bir fark tanımaz, dinci - laik farkı da tanımaz, hepsi sisteme kolayca uyum sağlar, bugüne kadar sağlamışlardır. Hepsi çeşitli gerekçelerle, bazen fukaralık edebiyatıyla, bazen halkçılık adına bu sistemin devamını sağlamışlardır.***Gerçek durum bundan ibarettir. Ve bu gerçeği görerek gerçek tedbirleri almıyorsanız, kocaman İstanbul şehrinin, Avrupa’nın en büyük şehrinin yağmura teslim olmasını engelleyemezsiniz.Üstelik de koskoca İstanbul’da “yağmur geliyor, evinize kaçın” diye inanılmaz panikler yaratır, yaşatırsınız. Bu yüzyılda bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunun farkında olmazsınız.Ülkenin başbakanı da uzmanların yıllardır yaptığı uyarılara “ideolojik” derken kendisini ne duruma düşürdüğünü fark etmez.

Devamını Oku

AKP’nin demokratlığı

10 Eylül 2009

Birinci AKP hükümeti, kurulduğu günden başlayarak “demokratlık” tartışmasının odağında oldu. Partinin siyasi İslam kökeninde demokratlık olmadığını savunanlar AKP’ye hep kuşku ile baktı. Buna karşılık Avrupa Birliği ile ilişkiler dolayısıyla birçok önemli reformun AKP hükümetleri tarafından yapılmış olması da liberal-demokrat kesim açısından inandırıcı oldu.Cumhurbaşkanı seçiminde, “meşru” ve “etik” olmayan dış müdahaleler, darbe söylentileri ve bunun ardından gelen Ergenekon sürecinde liberal-demokratlar hep AKP’ye destek oldu.Ama hem AB yolundaki duraksaması hem demokratik reformları unutması aynı kesimin AKP’ye yönelik eleştirilerinin de kaynağıydı.Bu eleştirilerin tekrar desteğe dönüşmesi, Cumhurbaşkanı Gül’ün ilk işaretiyle Başbakan Erdoğan’ın “Kürt açılımı” ya da “demokratik açılım”ı başlatmasıyla gerçekleşti.Eski soru ise yine gündemde kaldı: AKP bu açılımı, siyasi olarak tıkanmasına bir çıkış yolu olacak siyasi bir taktik olarak mı gündeme getirdi yoksa gerçek bir demokratik reform sürecini başlatma iradesine sahip mi?Bu sorunun cevabını şu anda vermek mümkün değil; ama bir yandan da böyle bir açılım, adının anılması bile gerçek tartışmalara yol açtığı için olumlu görülebilir.***“Demokratik siyasi irade” meselesine gelince, AKP’nin ve erkânının bayağı bir eğitim ve bilinç eksiği olduğu ortadadır.Bir alanda demokrat, başka bir alanda değil... AKP’nin şu andaki manzarası böyle. Yarım demokratlık olmayacağına göre, toplumda demokrasiyi savunan bir kişinin evde kendisine itiraz eden çocuğunu dövmesinin bütün laflarını sıfırlaması gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuz açık.301’inci madde kalacak, YÖK kalacak, sendikal haklar, işçi ve memur hakları askeri rejimin bıraktığı düzeyde kalacak, basına karşı en büyük tahammülsüzlük örnekleri gösterilecek, iktidar imkânlarıyla ekonomik baskı yapılacak... Ama bütün bunları yapanlar Kürt meselesinde “demokrat” olacak, Türk toplumuna “demokratik açılım” önderliği yapacak!..Bu, ne yazık ki bize özgü ve tipik bir alaturka çelişki örneğidir. Kendisini liberal-demokrat olarak niteleyenler de bu çelişkiyi görmek zorundadır.Bu çelişkiyle yaşayanlar gibi bu çelişkiyi görmeyenler de kendilerini “etik” olarak sorgulamak durumundadır.Türkiye’yi “yarım demokrasi” ile yetinmeye mahkûm görmek de demokrasinin temel ilkelerine ihanet anlamına gelir.

Devamını Oku

Basın Korkusu

9 Eylül 2009

Demokrasi fikrinden nasiplenmemiş siyasiler iktidara geçtikleri andan itibaren bir “basın korkusu”na kapılırlar. Eleştirilmekten hiç hoşlanmazlar, yanlışlarının yüzlerine söylenmesini “düşmanlık” olarak görürler.Çok partili düzene geçişimizden sonra gelen siyasi iktidarların birçoğu kendi yanlışını görmek yerine basına “vurmaya” ya da basını kendisine bağlı, bağımlı hale getirmeye kalkışmıştır.Demokrat Parti ve lideri Adnan Menderes, işler kötüye gittiği anda muhalif basına saldırıya geçti. Kendilerine bağımlı basın yaratmanın yolu o sırada kâğıt tahsisleri ve resmi ilanların dağıtımıydı. İkisini de kullandılar, yetmedi; gazetecileri hapse attılar ve ülke vahim bir darboğaza girdi.*** Demirel kendisine yakın bir basın yaratmak için çeşitli girişimlerde bulundu, yine kâğıt tahsislerini kullandı ve sözcüsü gibi davranan birkaç gazete yarattı.O gazetelerin hiçbiri bugün yok.Özal da basınla kavgaya giriştiğinde hâlâ SEKA’nın tekelinde olan kâğıdın fiyatına sürekli zam yaparak bütün basını ekonomik baskı altına aldı. Baskılar sonucu iki grubun el değiştirmesini sağladı.Tansu Çiller, iktidarının çıkmaza girdiğini anladığı anda basına saldırdı, devletin müfettişlerini, vergi denetçilerini göndererek ekonomik baskı kurmaya çalıştı, ama siyasi ömrü yetmedi.Mesut Yılmaz da basınla ilgili olarak Demirel modelini benimsedi, kendisine yakın bir büyük medya grubu yaratmak istedi, ama bunu başaramadı.***Doğan grubuna kesilen inanılmaz vergi cezasını anlamak için bütün bu örneklere bakmak gerekiyor.Tayyip Erdoğan iktidarının ekonomik saldırı yöntemi yeni değil, Menderes de öyle yapmıştı, Çiller de, Özal da...Ama bu kez siyasi iktidarın gözü öyle kararmış ki, hiçbir hakkaniyet duygusu olmadan, ülkenin en büyük basın yayın grubunu “öldürmek” için saldırıyor.Tayyip Erdoğan bugün Doğan grubunu düşman bellemiş. Yarın başka bir sermaye grubunu düşman görüp ona da saldırmayacağı ne malum...Ne malum değil malum. Padişah edasıyla, “astığım astık kestiğim kestik” havalarında ülkeyi tek başına yönetmeye kalkışanlar bu işlere çok kolay alışır.Basına saldıranlar ebediyen tahtta kalacaklarını sanırlar, eskilerden hiç örnek almazlar, demokrasilerde siyasi iktidarların basınla barışık yaşamaya neden özen gösterdiğini anlamazlar.Anladıkları zaman da iş işten geçmiş olur.

Devamını Oku

Herkes istiyor, ama olmuyor

7 Eylül 2009

Bazı ebedi ve ezeli sıkıntılarımız var ki, iş söz söylemeye gelince herkes aynı fikri savunuyor, ama iş “yapmaya” gelince bir türlü olmuyor.Bu ebedi ve ezeli sıkıntılarımızın en başta gelenlerinden biri “yargı reformu” dur.Okuma yazmayı 60’lı yıllarda öğrenmiş olanlar gazetelerde “yargı reformu yapılacak” haberleri okurlardı, iki kuşak sonra da aynı laflar ortada dolanıp duruyor.Yargı reformu ihtiyacının bir teknik yanı var. Sistem aşırı yükleniyor, hâkimler ve savcılar olağanüstü bir yük altında çalışıyor.Reformun insani yanında ise hâkimlerin ve savcıların, görev ve durumlarına uygun koşullarda yaşayabilmeleri meselesi var.Bir diğer yanda da, hâkimlerin işlerini güçleştiren, hatta zaman zaman iki mahkemenin taban tabana ters kararlar almalarına yol açan yasaların çağdaş hale getirilmesi var.Ve tabii ki diğer yanda da yargının gerçek anlamda siyasallaşmış olması var. Buradaki “siyasallaşma” sözcüğü, yargının çeşitli unsurlarının zaman zaman hukukun dışına çıkan siyasi güdülerle çalışmasını anlatıyor...***Her adli yıl açılışında bu sorunlar en yüksek yargıçlar tarafından dile getirilir, ama durum değişmez. Bu yıl da yargının siyasal etkilere açık olmasına yol açan iki önemli sorun tekrar dile getirildi.Bunlardan biri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda, pratikte son sözün hep kurul başkanı olan Adalet Bakanı ve kurul üyesi olan müsteşarı tarafından söylenmesidir. Bu durumun yargının siyasal etki altında kalmasının en temel dayanağı olduğu milyonlarca kez söylendi, ama yeni yasa taslağı da bu konuda bir değişiklik içermiyor.Çünkü ülkemizde değişmeyen bir kural var; her siyasi iktidar muhalefetteyken eleştirdiği bir duruma, iktidar olunca “fayda” açısından bakar ve o eleştirdiği durumu bu kez kendisine güç sağlamak için kullanır.***Hukuk çevreleri HSYK’nın tümüyle yargıçlardan oluşması gerektiğini hep birlikte tekrar ediyor. Ama hâkim ve savcı atamalarında hiçbir iktidar kendi söz hakkından feragat etmiyor ve bugünkü yapı aynen sürüyor, anlaşılan daha da sürecek.Yargıtay Başkanı’nın bu yıl tekrar dile getirdiği ve yargının siyasallaşmasının dayanağı olan uygulama da yüksek yargıya Meclis’ten seçim yapılması. Bu, ne olursa olsun hep “bizden-bizden değil” ayrımını gündemde tutacak bir uygulamadır.Gerçek bir yargı reformu ve yargının siyasal etkilerden arındırılma çabası ufukta görünmüyor. Demek ki birkaç kuşak daha bu iki kelimeyi yan yana duyarak yaşlanacak.

Devamını Oku

Devletin koca kulakları

6 Eylül 2009

Tahmin edilenin doğru olduğu ortaya çıktı. Cep telefonu kayıtları beş yıl boyunca saklanıyor ve devletin herhangi bir birimi istediği zaman devlet kurumlarına veriliyor.Bu kayıtlar her şeyi kapsıyor. Bütün konuşmalar, alınan-gönderilen mesajlar, hangi tarihte, hangi saatte telefonun sahibinin nerede olduğu biliniyor.Özel hayatın gizliliği diye bir durum kalmamıştır. Herhangi bir devlet kurumu da bu kayıtları kolaylıkla elde etmektedir, ayrıca herhangi bir mahkemeden karar alınmak yoluyla da bu kayıtlara ulaşılabilmektedir.***Birçok ülkede, bu teknolojik imkânın kullanılması çok sıkı kurallara bağlı, ama bizde öyle değil ve güvenlikle ilgili değişik devlet kuruluşları bu kayıtlara istedikleri gibi ulaşıyor.Terörle mücadele veya suçun önlenmesi gibi, kulağa mantıklı gelen gerekçelerin aşırı geniş yorumlarla kullanıldığı da anlaşılıyor. Bir de “teknik takip” diye bir deyim uydurularak, izlemeler kitabına uydurulmuş oluyor.Ergenekon davası dolayısıyla da devletin içindekilerin bile birbirini dinlediği, izlediği ortaya çıktı.Bu durumlardan mağdur olduğunu düşünenler tabii ki yargıya başvurup hakkını arayabilir. Ama yine Ergenekon soruşturmaları kapsamında öğrendik ki, astlarının kendisini dinlediğini fark eden Genelkurmay Başkanı bile bu konuda hukuki bir süreç başlatmamış, şikâyetçi olmamıştır.Genelkurmay Başkanı bile yargı yoluyla bir sonuç almaya kalkmadığına göre herhangi bir sade vatandaşın bir sonuç almasını kimse bekleyemez.***Bunlar biliniyor ve Meclis’te kendisini “demokrat” olarak niteleyen, hatta “solcu” olarak, “sosyal demokrat” olarak niteleyen onlarca, yüzlerce milletvekili bulunuyor ve biri bile bu dehşet verici durumun giderilmesi için parmağını oynatmıyor.“Demokratik açılım”ı sadece Kürt sorunu olarak görenler alabildiğine kavga ediyor, ama yine bu açılımın “herkes için demokrasi” olması yolunda tartışan bir siyasi parti ya da siyasi kişi de görünmüyor.Demokraside insanlar istedikleri dilde konuşabilirler, ama kimsenin konuşmasını hiç kimse keyfi olarak dinleyemez, yargı kararı olmadan kimse kimseyi izleyemez.İktidarda olanlar şunu da unutmasınlar: Bugün iktidarda olan yarın iktidardan düşünce bu kez onların gizli dinleme kayıtları ortaya dökülüverir.Bunu düşünsünler ve gizli dinlemeyi, izlemeyi çok kesin ve hukuki kurallara bağlamak için hemen hareket etsinler.

Devamını Oku