Bazı ebedi ve ezeli sıkıntılarımız var ki, iş söz söylemeye gelince herkes aynı fikri savunuyor, ama iş “yapmaya” gelince bir türlü olmuyor.
Bu ebedi ve ezeli sıkıntılarımızın en başta gelenlerinden biri “yargı reformu” dur.
Okuma yazmayı 60’lı yıllarda öğrenmiş olanlar gazetelerde “yargı reformu yapılacak” haberleri okurlardı, iki kuşak sonra da aynı laflar ortada dolanıp duruyor.
Yargı reformu ihtiyacının bir teknik yanı var. Sistem aşırı yükleniyor, hâkimler ve savcılar olağanüstü bir yük altında çalışıyor.
Reformun insani yanında ise hâkimlerin ve savcıların, görev ve durumlarına uygun koşullarda yaşayabilmeleri meselesi var.
Bir diğer yanda da, hâkimlerin işlerini güçleştiren, hatta zaman zaman iki mahkemenin taban tabana ters kararlar almalarına yol açan yasaların çağdaş hale getirilmesi var.
Ve tabii ki diğer yanda da yargının gerçek anlamda siyasallaşmış olması var. Buradaki “siyasallaşma” sözcüğü, yargının çeşitli unsurlarının zaman zaman hukukun dışına çıkan siyasi güdülerle çalışmasını anlatıyor...
Her adli yıl açılışında bu sorunlar en yüksek yargıçlar tarafından dile getirilir, ama durum değişmez. Bu yıl da yargının siyasal etkilere açık olmasına yol açan iki önemli sorun tekrar dile getirildi.
Bunlardan biri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda, pratikte son sözün hep kurul başkanı olan Adalet Bakanı ve kurul üyesi olan müsteşarı tarafından söylenmesidir. Bu durumun yargının siyasal etki altında kalmasının en temel dayanağı olduğu milyonlarca kez söylendi, ama yeni yasa taslağı da bu konuda bir değişiklik içermiyor.
Çünkü ülkemizde değişmeyen bir kural var; her siyasi iktidar muhalefetteyken eleştirdiği bir duruma, iktidar olunca “fayda” açısından bakar ve o eleştirdiği durumu bu kez kendisine güç sağlamak için kullanır.
Hukuk çevreleri HSYK’nın tümüyle yargıçlardan oluşması gerektiğini hep birlikte tekrar ediyor. Ama hâkim ve savcı atamalarında hiçbir iktidar kendi söz hakkından feragat etmiyor ve bugünkü yapı aynen sürüyor, anlaşılan daha da sürecek.
Yargıtay Başkanı’nın bu yıl tekrar dile getirdiği ve yargının siyasallaşmasının dayanağı olan uygulama da yüksek yargıya Meclis’ten seçim yapılması. Bu, ne olursa olsun hep “bizden-bizden değil” ayrımını gündemde tutacak bir uygulamadır.
Gerçek bir yargı reformu ve yargının siyasal etkilerden arındırılma çabası ufukta görünmüyor. Demek ki birkaç kuşak daha bu iki kelimeyi yan yana duyarak yaşlanacak.

