İstanbul’suz Türkiye

16 Ağustos 2009

Bugün yine törenler yapılacak, duygusal konuşmalar yapılacak, on yıl önce ülkemizin yediği büyük darbe anılacak...Geride kalan on yıl içinde, en fazla oyalandığımız konulardan biri Marmara ya da İstanbul depreminin ne zaman geleceğiydi.Uzmanlar çeşitli tahmin ve öngörüleriyle korkuttular, ama sonunda onların korkutmalarına da alıştık. Başka birçok konuda olduğu gibi Marmara depremine hazırlanmaya da “boş verdik”.Mimarlar, mühendisler ve ilgili başka kuruluşlar dün de, yıllardan beri yaptıkları gibi bu “boş vermişlik” halini eleştirdiler, yapılması gerekenleri ve nelerin yapılmadığını bir kez daha sıraladılar.Uzmanların yıllardır söylediklerine göre, deprem belki birkaç dakika sonra gerçekleşebilir, hatta şu yazı basıldıktan, ama henüz okurlara ulaşmadan bile bu olabilir.***Uzmanların öngörüleri içerisinde en vahim senaryolar da var. Yüz binlerce ölü, yüz binlerce yaralı, neredeyse yok olmuş bir İstanbul...Konu tartışılırken, depremin en az zararla atlatılabilmesi için çok büyük kaynaklar ayrılması gerektiğini sık sık söyleyerek bizde bir kanıksama hali yaratmayı da başardılar.Bu kaynaklar nereden bulunacaktı?Doğrudur, ama bu büyük kaynakların ayrılmasının zorluğundan söz edenler, İstanbul’un yapılarının neredeyse yarısına yakını, içinde yaşayanlarla birlikte depreme kurban gittiğinde, İstanbul’un tekrar ayağa kaldırılabilmesi için gerekecek kaynaklardan pek söz etmediler.“Sonsuza kadar payidar kalacak” gibi formüllere bayılır, bunları her fırsatta tekrarlarız. Ama yerle bir olmuş bir İstanbul’un nasıl “payidar” olacağı sorusunun hâlâ farkında değilmiş gibi duruyoruz.***Olacağı şudur: İstanbul bizden gidecektir. Okullarını gelip birileri yapacaktır, hastanelerini, tarihi eserlerini “birileri” gelip onaracak ve İstanbul bundan sonra Türkiye’nin değil “onların” İstanbul’u olacaktır.İstanbul’un “uluslararası” denetim altına girmesi, Türkiye’nin İstanbul’suz kalması demektir. Yıkılmış İstanbul’u kim yaparsa, İstanbul artık onun olur.Marmara depreminin, ülkenin “beka” sı ile ilgisini kuramayanlar, bunun sonuçlarını görmeyenler, bizleri de “boş ver, Allah’ın takdiri” demeye alıştıranlar gerçek vatan hainleridir.*****Sema’ya vedaAilemize geldiği günden beri sevecenliğiyle ayrılmaz parçamız olan bir insanı, Sema’yı kaybettik. Tabii ki bütün ölümler erkendir, ama Sema sevenlerini gerçekten çok erken terk etti. Sevgisini kimseden esirgemeyen Sema’yı bugün Lerzan, Fezan ve Koray ile birlikte uğurlayacağız. Güle güle Sema.

Devamını Oku

Rüyasızlar diyarı

16 Ağustos 2009

İlk kez kuvvetli bir şekilde Martin Luther King söylemişti “Bir rüyam var” diye. Sonra bu söz çok tekrarlandı.Toplumlar ve insanlar bir rüyası olanlara çoktandır dikkat ediyor. O rüyaların bazısı gerçekleşir gibi oluyor, ama hemen birileri çıkıyor, rüyanın, rüyayla birlikte de insanların umutlarının içine ediyor.Bazı rüyalar küçük küçük gerçekleşiyor, rüya sahibinin bile ummadığı zamanlarda birdenbire ortaya çıkıyor. Bazen de sadece çıkar gibi oluyor.***Rüyasızlar diyarındaysa; daha doğrusu bir köyün sınırları içine hapsedilmiş olanların, oradan dışarıya çıkamayanların diyarındaysa, egemenlik “küçük rüya” larındır.Küçük rüyaların peşinde yuvarlanıp gidenler, mekânlar biraz değişince, alanlar büyüyünce, insanlar çoğalınca, görüntüleri birbirine karıştırır. Rüya var mı yok mu, anlaşılamaz.Birileri çıkıp köyün sınırının dışına taşan bir rüyadan söz edince de, küçük rüyalarla yetinmeye alışmış olanlar korkmaya başlar.Korkularını bazen rüya görenlerin kafalarına vurarak gösterirler. Kafalara vururken de büyük rüyalar görmenin kötülük getireceğine olan “yıkılmaz” inançlarına çeşitli isimler takarlar.Rüyasızlar diyarında yaşayıp da köy sınırlarını aşan rüyaları olanlarsa biraz çekingen olur. “Bir rüyam var” diye ortaya atlayınca içlerindeki korkuyu gözlerine öfke olarak taşımış ruhların saldıracağından çekinirler.Ama insanlar rüyası olanlara dikkat ediyor. Her “rüyam var” diyenin peşine takılmıyor, takılmasa bile rüyasını anlatmasını bekliyor.***İnsan topluluklarını ileriye götürenler sadece rüya sahipleridir; kâbusların değil, kin ve nefretten arınmış rüyaların sahipleridir.Kâbuslarda takılıp kalanların, köy sınırı içinde korku rüyaları görenlerin bütün korkutma çabalarına rağmen insanların rüyalara hassasiyeti devam ediyor.Rüyasızlar diyarında, “bir rüyam var” diye ortaya çıkan o kadar az oluyor ki insanlar rüyasız bir dünyada yuvarlanıp gitmeye alışıyor.Rüyasızlar diyarında bir süredir yeni rüyalardan söz ediliyor. Ve her zamanki gibi kâbusla uyuyup kâbusla uyananlar, kâbusla yaşayanlar, köy sınırı dışına taşan rüyalardan korkanlar yine ayaklandı.Bu rüyalar çok güçlü rüyalar değil henüz ama başka güçlü rüyaların yolunu açacak, insanlara tekrar “neden olmasın” dedirteceklerdir.

Devamını Oku

Susup bekleme zamanı

14 Ağustos 2009

Kürt açılımı konusunda aslında söylenmedik bir şey kalmadı. En uç fikirler de en klasik savunma refleksleri de, en ileri demokratik çağrılar da, en ağır korkular da dile getirildi. Her şey halka ulaştı.Daha on yıl önce insanların hapse atılmasına neden olan sözlerden çok daha ağır bulunacak olan sözler sarf edildi, kimse hakkında dava açılmadı. Bu durum bile, Cumhuriyetin en önemli sorunun artık “çözülebilme” aşamasına gelindiğini gösteriyor.***Başbakan Erdoğan MHP ve CHP liderlerine konuyla ilgili cevaplar verirken tonunu düşürmesi de çok yerinde oldu. Her türlü öfkeli çıkış, meseleyi rayından uzağa düşürebilir, nitekim bugüne kadar hep böyle oldu.Artık herkes için susma ve bekleme zamanı geldi.Elbette ki bütün siyasi kuruluşlar, ilgili bütün sivil toplum örgütleri ve her vatandaş konuyla ilgilenmeyi sürdürmek, bugüne kadar söylenenleri değerlendirmeye devam etmek durumundadır.***Sona erdirilmesi gereken, “polemikler” ve “suçlama” tarzı konuşmalardır. Bu tarz konuşmalarla asla ileriye gidilemeyeceği biliniyor.Polemik amaçlı demeçlerin ve suçlamaların; MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin “vatana ihanet”, “dağa çıkarız” gibi hiçbir şekilde açıklanamayacak bağırmalarının halk tarafından pek hoş karşılanmadığı da görülüyor.CHP ve MHP de durumu tekrar değerlendirip Hükümetin görüşme taleplerine olumlu cevap vermeleri halinde halkın beklentisine uygun davranmış olacaklarını da umarız görmeye başlamışlardır.***Bu aşamada DTP sözcülerinin de önemli bir yükümlülüğü; yeni tartışmalar yaratacak ve duygusal tepkilere yol açacak çıkışlardan kaçınma yükümlülüğü bulunuyor.PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yapacağı açıklanmış olan “yol haritası” da, kim ne derse desin önem kazanmıştır. Çünkü bu “yol haritası” içinde yer alabilecek bazı mantıklı önerilere yaklaşmanın bile, bir kesimin “PKK’nın istediğini yaptınız” tepkisiyle karşılanması ihtimali dolayısıyla Hükümeti ve çözüm için çalışan bütün çevreleri sıkıntıya sokabileceği biliniyor.Eğer Abdullah Öcalan, İmralı’da halkın nabzını tutabiliyorsa, yapması gerekeni de anlamış olmalıdır.

Devamını Oku

Adına “demokratik” denilirse

13 Ağustos 2009

Hükümet, Başbakan ve AKP çevreleri, yürütülmekte olan “Kürt açılımı” çalışmasına “demokratik açılım” adını verdiler ve artık bu formülü kullanıyorlar.Buna kimsenin itirazı olmaz, ama adını “demokratik açılım” koyduğunuz zaman demokrasi açısından fazlasıyla sorunlu başka alanları da hatırlamak zorundasınız.Örneğin siyasi partiler ve seçim kanunları.Siyasi Partiler Kanunu, siyasi partilerin iç düzenlerinde herhangi bir demokratik işleyişe imkân tanımadığı gibi, parti yönetimlerinin ve genel başkanların partilerini “tek şef” olarak yönetmelerine meydan veriyor.Aynı şekilde Seçim Kanunu’ndaki yüzde 10 baraj, ilke olarak anti-demokratik nitelikte. Aslında bu barajın konulmasının ve korunmasının nedenlerinden biri, Kürt partilerinin Meclis’e girmelerinin engellenmesidir.Bu iki kanun, bütün vatandaşları ilgilendiriyor. Çünkü ikisi birlikte vatandaşların gerçekten siyaset yapmalarını engelliyor, siyasi yapıyı donduruyor, çoğunluk olmayan ya da çoğunluk olma ihtimali bulunmayan bütün siyasi görüşleri sistem dışına çıkarıyor.***“Demokratik açılım” denildiği zaman, 12 Eylül askeri yönetiminin sendikalara ve ülkenin bütün çalışanlarına verdiği cezanın da hatırlanması gerekiyor.Şu anda geçerli olan sendikalar ve grev ve lokavt kanunlarıyla sendikaların ve çalışanların ekonomik ve toplumsal hayata ağırlıklarını koymaları engellenmiş, sendikalar işlevsiz kılınmış, çalışanlar da örgütsüz hale getirilmiştir.“Demokratik açılım” dediğiniz zaman, ülkenin yüksek öğrenim düzenini tıkayan YÖK’ü de hatırlamanız gerekiyor. YÖK’ü yine 12 Eylül askeri yönetimi, üniversiteleri zapturapt altında almak için kurdurmuş, üniversite ve yüksek öğrenim kavramlarının içerdiği bütün özgürlükler bu yolla yok edilmişti.***Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının “demokratik açılımlara” ihtiyacı var. Ama sadece onların değil, bu ülkede demokratik siyaset yapmak isteyen bütün vatandaşların “demokratik açılımlara” ihtiyacı var.Bütün vatandaşların iradelerinin Meclis’e yansıyabilmesi için de “demokratik açılımlara” ihtiyaç var.Bilim insanlarıyla, öğrencileriyle ülkenin bütün üniversitelerinin, bu kurumlardan katkı bekleyen herkesin “demokratik açılımlara” ihtiyacı var.25 yıllık bir savaşı sona erdirmek için, “demokratik açılım” için, bütün ülke ya da ülkenin önemli bölümü kolları sıvamış durumda. 27 yıllık diğer demokrasi ayıplarını da “demokratik açılım” içine koymayı başardığımızda topal demokrasiden iki ayaklı demokrasiye geçmeyi güvence altına almış olacağız.

Devamını Oku

Konuşmanın faydaları

12 Ağustos 2009

İçişleri Bakanı Atalay “demokratik açılım” ya da “Kürt açılımı” konusunda görüş almaya devam ediyor. CHP ile MHP’nin görüşlerini henüz alamadı, ama DSP’ninkini aldı. DSP diğer muhalefet partilerinden çok da kopmak istemiyor, ama konuşarak önemli bir eşiğin daha aşılmasını sağladı.DSP Genel Başkanı Masum Türker’in, Atalay ile görüşmesinde meşhur “kırmızı çizgiler”den resmen söz edilmesi yerinde olmuştur. Adına “kırmızı çizgi” denilerek önemi vurgulanan iki unsur var ve her ikisinin de kamuoyunca paylaşıldığı biliniyor. Biri, “üniter devlet” diğeri de “tek resmi dil Türkçedir” meselesi. Her iki konuda da kimileri farklı görüşleri savunabilir, onlara başka türlüsünün neden düşünülmeyeceğini anlatmak durumunda olan da yine siyasettir.***DSP Genel Başkanı Türker’in, İçişleri Bakanı’na da söylediği önemli bir öneri bulunuyor: Seçim barajının sıfıra inmesi ve bütün partilerin demokratik yarışıyla gerçekleşecek bir seçime gidilmesi. Önerilen, “demokratik açılım” kavramı içinde yer alması gereken bir unsurdur ve sadece Kürt vatandaşların değil, bütün vatandaşların Meclis’te tam temsilini sağlayacaktır.Türker’in üzerinde durduğu bir önemli unsur da Başbakan’ın bizzat direksiyon başına geçmesidir.Başbakan’ın DTP Genel Başkanı Türk’ü “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla kabul etmesi, koordinasyonun görevi çok farklı bir alanda olan bir bakanlıkça, İçişleri Bakanlığı eliyle yürütülmesi gibi “oyunlara” hızla son verilmeli ve bütün çalışmalar Başbakan tarafından yürütülmelidir.***Türker’in Atalay ile görüşerek bazı konulara dikkat çekmesinin kuşkusuz bu sürece önemli faydaları olacaktır. Başbakan’ın “işin başına geçmesi” önemlidir.Ayrıca, konu “demokratik açılım” olarak niteleniyorsa açılımın toplumsal hayatın başka alanlarına da yayılması ve seçim barajının sıfırlanması gibi meselelerin de bu çerçevede ele alınması gerekiyor.AKP hükümeti, Başbakan’ın önceki gün Meclis’te yaptığı konuşmayla “siyasi irade”sini hem siyasi bir çerçevede hem de insani boyutlarıyla en güçlü şekilde ortaya koydu.Bu iradenin içinin “doldurulması”, içeriğinin oluşması da hâlâ toplumun en geniş katılımının sağlanmasına bağlıdır.DSP görevini yaptı, sivil toplum örgütleri de yapıyor.CHP ile MHP de bu sürece korkuyla değil güvenle bakmayı başarırlarsa kazanan, Türkiye olacaktır.

Devamını Oku

Kapalı kapı ile aralık kapı

11 Ağustos 2009

İki muhalefet partisinin, AKP hükümetinin Kürt açılımıyla ilgili politikaları iyice belirginleşti. MHP kapıyı kapattı, kulağını tıkadığını açıkladı. CHP ise gelişmelere göre taktikler geliştirmek üzere kapıyı aralık tutmaya devam ediyor.Türkiye’nin her türlü “demokratik açılımı” konusunda kuşkulu, ülkenin dünyaya “kapalı” yaşamasının her zaman daha güvenli olduğunu düşünen bir kesim var. Bu kesim için her değişiklik korkutucu, her “yabancı” düşman. MHP bu kesimin sözcüsüdür. Bu kesimin, anti-demokratik bir yapının daha büyük tehlikelere yol açacağına, demokrasinin en iyi hayat tarzı olduğuna inandırılması hâlâ mümkün olamamıştır.MHP bu kesimin beklediği gibi kapılarını kapattı ve terörün sona ermesi yolunda atılacak hiçbir adımı desteklemeyeceğini ilan etti.***CHP ise, en azından Genel Başkanı’nın dünkü konuşmalarına bakıldığında, hem terör dönemini sona erdirmenin şanı ve şerefini AKP’ye bırakmamak, hem de halkın yaygın iradesinin tersine tavır almamak konusunda tereddütte.CHP’nin temsil ettiği kesim, zaman zaman şeriat ve bölünme konularında korkutulsa da terörün “son teröristi öldürünceye kadar devam” politikasıyla sona ermeyeceğini gören kesim.Aslında demokratik açılımın karşısında AKP’nin içindeki üçüncü bir unsur daha var. O da AKP’nin demokrasi “ruhu” ile olan ilişkisinin zayıflığı. Bunu, dün İçişleri Bakanı ile yaptığı görüşmeden sonra DSP Genel Başkanı Masum Türker çok açık ifade etti. Üniversite harçlarına zam yapılmasını protesto eden öğrenciler Başbakan’ın ağzından ağır şekilde suçlanırken, bu gençler sokaklarda kıyasıya dövülürken AKP - demokrasi ilişkisinin açıklığına güvenmek kolay değildir.***AKP sözcüleri ve Başbakan sürekli olarak “demokratik açılım” diyorlar. Eğer bundan Kürt açılımını da içeren daha büyük bir değişimi anlıyorlarsa, “demokratik açılım”ı hayatın tüm alanlarında göstermek durumundadırlar. Bu da önemli bir cesaret gerektiriyor ve o cesaret ancak altında gerçek bir demokratik ruh varsa kalıcı olabilir. Şu anda ülkemizin içine girdiği, kolay ve rahat geçecek bir süreç değildir. Ama tekrar ettiğimiz gibi, meseleye önce “kan dursun mu durmasın mı” sorusuna cevap vererek bakmak hayatımızı biraz kolaylaştırabilir.Herhalde MHP “durmasın” dediğinde, CHP de “dursun ama” dediğinde, aldıkları sorumluluğun da farkındadırlar.

Devamını Oku

En korkunç senaryo

9 Ağustos 2009

Ergenekon’un üçüncü iddianamesi, geçen haftanın “Kürt açılımı” tartışmalarının arkasında kaldı. Yüzlerce sayfanın okunması ve değerlendirilmesi de kolay değil.Üçüncü iddianame, ilk ikisindeki boşlukları dolduruyor, bir yanda darbe planlanırken, farklı grupların giriştiği darbe ortamı oluşturma hazırlıkları da bu iddianamede birbirine bağlanıyor.İddiaların bazıları gerçekten dehşet verici. Ama en korkunç senaryo, bir Sünni-Alevi çatışmasına ilişkin hazırlık. Bunu sağlamak için öyle çok silah da gerekmiyor, iki bomba yetiyor. Önce Alevi cemaatinin önemli bir ismi otomobilinde havaya uçurulacak, Aleviler öfke içinde durumu anlamaya çalışırken, Sünniler için önemli bir mekâna, bir camiye bomba konulup, bunu Alevilerin misilleme için yaptıkları söylentisi yayılacakmış. Sonra parmaklarını kımıldatmadan olanları izleyecekler.Kürt sorununu çözmek için kıvranan, terör belasını savuşturmaya çalışan Türk toplumunun başına bu kez de Sünni-Alevi savaşı gibi vahim bir bela daha sarılacak. Böyle bir ortamda PKK’nın silah bırakması da söz konusu olmayacak, Kürtler de bir şekilde çatışmaların içine çekilecek.***Bu, gerçek bir cehennem senaryosudur, gerçekleşmesi halinde ülkenin her yanı çatışma alanı olacak, ekonomi duracak, bir kez daha “iç savaş” ortamına girilecektir.Bir kez daha demek gerekiyor, çünkü ülkemiz 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine benzer bir senaryo uygulanarak getirildi. Kahramanmaraş, Sivas, Malatya ve Çorum’da Sünnilerle Aleviler çatıştı, çatıştırıldı. 90’ların ortasında Gazi Mahallesi olaylarında da benzer bir planın uygulandığına ilişkin birçok ipucu bulunuyor.Böyle bir iç savaş ortamına girilince, siyasi iktidar hangisi olursa olsun, olayları durdurmada başarısız olacak, bu arada planı uygulayanların “vatan haini” olarak gördüğü bazı kişiler de tek tek “halledilecek.” Oluk oluk kan akarken Silahlı Kuvvetler “mecburen” müdahale edecektir. Ve aynı şeyler bir daha yaşanacak, bütün demokratik haklar askıya alınacak, Türkiye’nin Batı ile ilişkiler tekrar en kötü düzeye inecek, ekonomi çok büyük yaralar alacaktır.Üçüncü Ergenekon iddianamesi esas olarak bunu anlatıyor.***Türkiye’yi geri ve demokrasiden uzak bir üçüncü dünya ülkesi olarak tutma senaryosunu yazmaya kalkışanların kendilerini “vatansever”, kendileri gibi düşünmeyen herkesi “vatan haini” olarak görmeleri bu olayın en korkunç yanlarından biridir.Alevilerle Sünnilerin, Kürtlerle Türklerin, solcularla sağcıların birbirlerini öldürdükleri bir iç savaş ortamını hangi “yüce dava” haklı gösterebilir?Ancak; iddianamede adı geçenlerden bir bölümünün bilerek böyle bir planın parçası olabileceklerine inanmak da çok güç; cumhuriyet mitinglerinde bayrak ve Atatürk resmi sallayanlar gibi...Prof. Yalçın Küçük’ün Türkiye’de Sabetaycıların durumuyla ilgili kitaplarını “örgütün isteğiyle” yazdığı iddiasına da inanmak çok güç, çünkü Yalçın Küçük kimsenin talimatıyla tek kelime yazacak bir kişi değildir.

Devamını Oku

O anneler, o beyaz tülbentler

8 Ağustos 2009

Birinin oğlu askerlik görevini yaparken şehit düşmüş, diğerinin oğlu dağda vurulup düşmüş. Belki de ikisi yan yana düşmüşlerdir, hatta birbirlerini vurmuşlardır.İkisi de delikanlılığın ilk yaşlarında, diğerinin hayatına son noktayı koymuş.Annelerinin ikisinin de baş örtüleri aynı. Fukaralıkları da aynı. Biri bu ülkenin bir yerinde, diğeri başka bir yerinde yaşıyor, ama aynı hayatı paylaşıyorlar. Aynı hayatla birlikte aynı acıyı da paylaşıyorlar. Kaybedilmiş oğlun acısını hangi açıklama, hangi dava dindirebilir, unutturabilir?Bir tek dava unutturabilir; “başka annelerin de yüreğinin yanmasın” davası. Başka anneler de aynı acıyı yaşadıkça onların gözlerindeki fersizlik artacak, her ölümde kendi acılarını bir kez daha yaşayacaklar.***Dava, “o annelerin gözüne tekrar fer gelsin” davasıdır. Başka annelerin de aynı acıyı yaşamamaları için küçük de olsa bir katkıda bulunmanın ışığı yüreklerini dolduracaktır.İkisi de fukaradır. Birinin oğlu askere giderken yüreği pır pır etmiş; diğeri, oğlu dağa çıkacağını söylediğinde onu bir daha göremeyebileceğini hissetmiştir.Onlar, acıların acılarla eşitlenemeyeceğini görmüş, anlatılanı dinlemişler ve başkalarının da gözünün feri kaçmasın diye birbirlerine beyaz tülbentler hediye etmişler.Bu tülbentler, olmayacak gelinlerinin başını süsleyemeyecek; evlerin bir köşesinde duracak. Her bakıldığında, geride kalmış bütün diğer nesneler gibi, gencecik giden oğlu hatırlatacak.Ama bu tülbentlerle yitirilmiş oğullar için dökülen gözyaşları silinmeyecek; tam tersine, askerden döneceği artık kesin olan oğullar uğurlanırken dökülen ve kavuşma sevincinin habercisi olan gözyaşları silinecek.***Bu tülbentler, acılara başka acılarının eklenmeyeceği günlerin simgesidir.Beyazdır, insan masumiyetinin, saflığının, iyiliğinin rengindedir. Cenazelerdeki siyah başörtülerini sandık diplerine tıkacak tülbentlerin beyazlığı, umudun, gelecekten umudun, acıların azaldığı dünya umudunun rengidir.O anneler kucaklaştılar, birbirlerinin acılarını paylaştılar, beyaz tülbentleri barış bayrağı olarak salladılar. Bütün anneler beyaz tülbentlerini çıkarıp onların yanında, onlarla birlikte sallasınlar.

Devamını Oku