Doğru muhatap

21 Temmuz 2009

Kürt meselesi “kürt meselesi” sözcükleriyle konuşulmaya başladığından bu yana “muhatap kim olacak” sorusu ortada.Kimilerinin bu soruya cevabı “ne muhatabı, devlet ne gerekiyorsa karar verir yapar” oldu.“Kimseyi muhatap kabul etmeyiz” tavrının sonuçta PKK’yı ve Abdullah Öcalan’ı kendiliğinden “muhatap” konumuna sokacağı uyarıları da muhatap kabul etmeyenler tarafından dikkate alınmadı.Cumhurbaşkanı Gül’ün katkısıyla gelinen iyimser ortamı da kullanamayan AKP hükümetinin ataleti sayesinde Abdullah Öcalan “muhatap” olarak ortaya çıktı.DTP de dün yayınladığı bildiride Kürt sorunun çözümü için Öcalan’ın açıklayacağı “yol haritası”nın önemli katkı sağlayacağını söyledi.Bu durum hükümetin, özellikle de Başbakan Erdoğan’ın beceriksizliğinin ve DTP’yi “itme” siyasetinin doğal bir sonucudur.DTP, kim ne derse desin, nasıl tanımlarsa tanımlasın, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının kendilerini temsil etme yetkisini verdikleri bir siyasi partidir. Bu parti, yapısıyla, niteliğiyle, oy verenleriyle hem yasal hem de manevi olarak geçerli bir “muhatap”tır.*** Türkiye’de bir “kürt sorunu” olduğunu, bu sorunun çözümü yolunda sağlanacak gelişmelerin terörü de sona erdireceğini, tümüyle yok etmese bile kitle temelini büyük ölçüde zayıflatacağını artık herkes kabul ediyor. Bir zamanlar “ne mozaiği ulan” diyenler bile artık Kürt meselesine demokratik çözüm bulunması gereğinden söz ediyor. Türk halkı ve Türk halkının bir parçası olan Kürt kökenli Türk vatandaşları “artık çözüm bulunsun, silahlar sussun” diyor. Son yapılan bir araştırmada “gerekirse af çıkartılsın” diyenlerinin oranının yüzde 20 olması Türk halkının iradesinin yönünü ve ağırlığını açık olarak gösteriyor.Ancak siyasiler bu iradenin gereğini yapmamışlardır. AKP hükümeti ve Erdoğan bu meseleyi birbirinin tersi adımlarla, son derece tutarsız ve geleceği öngöremeyen politikalarla ele almaya devam ederken, sorunu en klasik devletçi açıdan gören CHP’nin demokratik çözüme oldukça geç yaklaşmasının sonucu da ortadadır.*** AKP ile CHP ve çeşitli kurumlar DTP’yi iterken, devre dışı tutmaya uğraşırken, bunun Öcalan’a ve PKK’ya yarayacağını görmediler. Abdullah Öcalan bu imkânı kullandı, o da DTP’yi itti ve kendi “çözüm planı” ile ortaya çıkmaya hazırlanıyor.Eğer hükümet Öcalan’ı “muhatap” konumuna getirmek istemiyorsa hızla hareket ederek, zaten belli olan demokratik adımları hemen atmak zorundadır. Öcalan’ın planının ancak bu durumda bir anlamı kalmayacaktır.Hükümet partisi ve CHP’nin bugüne kadar yaptıkları yanlışların Öcalan’a ve PKK’ya yaradığını anlatmaya çalışanların ne kadar haklı olduklarını son durum gösterdi. AKP ve CHP’nin bundan sonra aynı yanlışlarda ısrar etmesi sadece Öcalan’ın “tek muhtemel muhatap” konumunu güçlendirir. Bunun anlamı da çözümün ve silahların susmasının yine ertelenmesidir, çünkü Öcalan’ı muhatap kabul etmek bugünkü koşullarda kimsenin harcı değildir.DTP siyasal olarak da; manevi olarak da, yasal olarak da “muhatap” olma ve Kürt kökenli vatandaşları temsil ederken bütün Türk halkını çıkarını düşünme görevini üstlenmelidir.

Devamını Oku

Vesayet ve haddini bilmek

20 Temmuz 2009

Vesayet sözcüğü, siyasi hayatımızda daha çok “askeri vesayet” şeklinde, Silahlı Kuvvetler’in siyasi alana ait bazı konularda “irade” göstermesini ve bazen diretmesini anlatmak üzere kullanıldı.Vesayet sözcüğünün kapsamı aslında sadece “askeri müdahale”nin bir türünü ya da genel “müdahale iradesi”ni ifade etmekle kısıtlı değildir. Çünkü demokratik sistemin herhangi bir ayağı aksadığında, kuvvetlerden herhangi biri kendi “vesayet”ini oluşturabilir.Başbakan’a göre, askeri yargının alanını daraltan yasa değişikliği “askeri vesayet”i azaltan bir gelişme. Ama aslında bu değişikliğin yapılış şekli ve mantığı Meclis çoğunluğunun demokrasi ruhunu zedeleyen bir “vesayet” durumunun varlığını gösterdi.Söz konusu değişikliğin doğru, gerçekleştirilmesi gereken bir sistem değişikliğinin başlangıcı olabilmesi, değişikliğin yapılış tarzını da önemli kılıyor.***Demokratik rejimin mantığı içinde kimsenin, Meclis çoğunluğunun bile “vesayet”i olamaz.Her görevdeki herkes, her kurum “haddini” bilir. Herkes haddini bildiğinde, yetkilerini “haddi” içinde kullandığında ve “haddi” içindeki sorumlulukların tümünü tam olarak taşıdığında herhangi bir “vesayet” durumunun ortaya çıkması da mümkün olmaz.Başbakan’ın “vesayet” tartışmasının kenarına “haddini bilme” kavramını getirmesi doğrudur. Ancak, pazar günü Ankara il kongresinde yaptığı konuşmadaki kimi unsurlar, Başbakan’ın “haddini bilme” meselesini sadece kendisi dışındakiler için düşündüğünü gösterdi.Uygur Türkleri ile ilgili cümleleri, aile ve çocuk izleme konusundaki sözleri bunun örnekleri olarak kayda geçecektir.Uygur Türkleri’nin uğradığı baskılar konusunda Bahçeli’ye cevap verirken Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı sırasında Çin Devlet Başkanı’na devlet nişanı verilmesini “kullanmıştır.” Üstelik “bize diplomasi öğretme” cümlesini söylemesinin ardından.***Erdoğan’ın “aileye sahip çıkma” ve “çocuğunu yetiştirme” konusunda kendi fikirleri olabilir, çocuklarına bazı televizyon programlarını izlettirmeyebilir. Ama pazar günü ana babalara çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda, davulcuyla zurnacıyı da işin içine katan öğütlerde bulunmuş, akıllar vermiştir.Başbakanlık makamı insanlara çocuk eğitimini öğretme makamı değildir, bütün ülkenin çocuklarının iyi yetişmesinden, eğitim alabilmesinden, eğitim düzeyinin yükseltilmesinden sorumlu makamdır.Başbakan’ın “sınırsız kontrolsüz bir ahlaki erozyon”dan bahsetmesi de haddini aşan bir durumdur. Eğer böyle bir konuda kıraathane sohbeti dışında bir fikri varsa ve ille de fikrini söyleyecekse, bu erozyonun ne olduğunu da söylemek zorundadır.Demokratik rejimde “vesayet” kelimesinin yeri yoktur; askeri vesayetin de, Başbakan’ın ahlak zabıtalığı vesayetinin de... Demokratik rejimlerde herkes haddini bilsin diye, önce başbakanlar hadlerini bilirler.

Devamını Oku

Asıl dava başlıyor

19 Temmuz 2009

Birinci Ergenekon davasının ilk günlerinde, kafalar epeyce karıştı. Karışmasının nedenlerinden biri “askeri müdahale” kavramının, çoğu olayda olduğu gibi toplumun kısa hafıza kıvrımlarının arasından düşmüş olmasıydı.Son askeri müdahalenin üzerinden 29 yıl geçti. O darbenin ardından yaşananlar bir kesimde hâlâ tartışma konusu ama genç Türk toplumunun büyük bölümü için, tarihin fazla önemli olmayan bir parçasından ibaret.“28 Şubat süreci” ve “27 Nisan e-muhtırası” da ciddi toplumsal travmalara yol açmadı, çünkü toplumun bir kesimi, askeri laikliğin tek güvencesi olarak görmeye devam ediyordu. Bir kesimi ise “neyse, darbesiz atlattık” diye seviniyordu.Bugün başlayacak olan ikinci Ergenekon davası ise “asıl” dava ve bu davada 2001-2002’de “muvazzaf” oldukları sırada darbe hazırlığı yaptıkları, emekli olduktan sonra da askerî müdahale ortamı yaratmak için faaliyet gösterdikleri iddiasıyla generaller yargılanacak.***İddia edilen faaliyetlerde bulunanların en temel inancı, demokrasinin hâlâ ülkenin bölünmesi ve şeriata götürülmesi için kullanılan bir araç olduğudur. Dolayısıyla demokrasi denen “imkân,” onu kullananların elinden alınmalıdır. Bu inancın devamı, Türkiye’yi bölünme ve geriletme sürecine sokanların başında Avrupa Birliği’nin ve bir ölçüde de ABD’nin geldiği, o nedenle de Türkiye’nin yeni bir uluslararası hatta, Tahran-Moskova hattına yönelmesi gerektiğidir.***Kimileri böyle düşünebilir, hatta bu düşünceler temelinde yasal siyasi örgütlenmelere de girişebilir. Bu fikirlerini her platformda savunabilir de; ama Silahlı Kuvvetler’i bu işlere karıştıramaz. Silahlı Kuvvetler’i kullanmak için elverişli bir ortam yaratmak üzere bombalı, silahlı eylemlere girişemez, insanlara zarar veremez. Bu amaçlarla kullanılmak üzere sağa sola silah depolayamaz ve hele hele devletin Silahlı Kuvvetleri’nin silahlarını çalamaz. Bugün başlayan dava, bütün bunların yargılanacağı davadır.***Dava görülürken, birinci Ergenekon davasında ve soruşturma sürecinde görülen çeşitli yanlışların yarattığı kafa ve kavram karışıklıklarının giderilmesi de zorunludur.Bu davaları başka hesaplaşmalar için kullanmaya çalışanlar, başka örgütlenmelerin dayanağı haline getirmek isteyenler en başından beri var oldu, kanıtları hâlen ortada duruyor; bundan sonra da olacaktır.Ama bu dava Türkiye’de demokrasinin ikinci miladı, demokrasi dışındaki yollarla “ülkeyi kurtarma” fikirlerinin tümüyle gömülüşünün miladı olmak zorundadır.

Devamını Oku

İki yüzlülük daha büyük bir sorun

18 Temmuz 2009

Sigara iyi bir şey değildir. Bazı yiyecek maddeleri de sağlık bakımından risklidir. Alkollü olmayan bazı içeceklerin zararları da belirlenmiştir. Motorlu taşıtların egzoz gazları şehir merkezlerinin havasını zehirliyor. Zehirlenmiş hava, suyu ve bitkileri de zehirliyor.Başka? Bütün ülke silah dolu, şuna sevinen, buna üzülen, kafası bozulan silahını çekip adam vuruyor; çocuklar evlerinin balkonunda vurulup ölüyor, vatanını ve insanını pek sevdiğini söyleyen zevat, silahları toplamaya kalkışacak cesareti gösteremiyor.O silahların kaç kişiyi yaraladığının, öldürdüğünün doğru dürüst istatistiği bile tutulmuyor.Trafik kazalarında “ölü” hanesine sadece o an ölenler yazılıyor, sonradan ölenler “yaralı” hanesinde kalıyor ki trafik kıyımının boyutları biraz da olsa gizlensin... ***Çernobil nükleer kazasının etkileri hâlâ devam ediyor, o sırada höpürdeterek çay içen bakan unutuldu gitti, kimse ona hesap sormadı. Yakınlarını kaybedenler bile bu bakanın peşine düşmedi.Ne yazık ki iki yüzlülük, toplumumuzda sigaradan daha büyük ve köklü bir sorun. Sigara yasağının bizzat kendisi de bu iki yüzlülüğün açık bir örneği.Sigara meselesinin ortaya çıkardığı iki yüzlülük o boyutta ki, bu yasağın olduğu ülkelerde kimsenin aklına gelmeyecek yasaklar bile uygulanıyor.Televizyonda her türlü sigara görüntüsü buzlanıyor, sinema tarihinin klasikleri bile buzlu buzlu sansürle izleniyor.Öyle bir iki yüzlülük ki kendisinin ne kadar gülünç olduğunu, nargile kafelerine sigara yasağı getirerek itiraf ediyor.***Sigara yasağının İspanya, Yunanistan gibi ülkelerde olduğu gibi makul şekilde uygulanmasına direnenlerin şarap üreticilerine öldüren vergiler koyduğunu; işini düzgün yapan, çalışanı sigortalı, vergisini ödeyen, turizm belgesi dolayısıyla sürekli denetlenen lokantalara vergi zammı bindirdiğini görünce insanın aklına ister istemez başka şeyler, kırmızı noktalı mahalle hevesleri geliyor.Vergi zammı görmüş düzgün lokantalarda dünyanın en pahalı şarabını içmek, bu lokantalara giderken dünyanın en pahalı benzinini kullanmak yerine insanlar evlerinde birer kadehini sigarasıyla içer, ortada görünmezler; böylece bir araya gelip sohbet etmeleri imkânı azalır. Evine kapatılmış bir toplum zararsız bir toplumdur. Böyle bir toplumun başında olmak da büyük keyiftir, hele ki bu toplum, hüküm süren iki yüzlülüklere aldırmadan kendisine her söyleneni yapıyorsa...Not:Bu yazıya bakılarak sigaranın hiç zararı olmadığını düşündüğümüz sanılmasın. Tabii ki çocuklar ve içmeyenler asla sigara dumanına maruz kalmasın; gençler mümkün olduğu kadar sigaradan uzak tutulsun, kamu binaları tümüyle sigaraya kapansın, kahvehane, lokanta, bar gibi mekânlar seçimini yapsın, insanlar da istedikleri yere gitsin. İsterlerse zehirlenerek keyif çatsınlar, isterlerse en sağlıklı şekilde. Zaman zaman da birbirlerini görmek istiyorlarsa sigara içilen mekâna gidip kendi istek ve bilinçleriyle dumana tahammül etsinler ya da etmesinler.Bu arada Tayip Erdoğan’ın sigarayı kendi kişisel meselesi yaptığı da söyleniyor. Aman yapmasın! Yeni anayasayı kişisel meselesi yaptı, Türkiye çağdaş bir anayasaya kavuşamadı, ekonomik krizi kişisel meselesi yaptı, kriz teğet geçmek bir yana toplumu perişan etmeye devam ediyor.Lütfen sigarayı kişisel meselesi yapmasın.

Devamını Oku

Yargıdaki savaşın perde arkası

17 Temmuz 2009

Eşit olmayan bir savaş da yargı üzerinden yürüyor. Aslında kamuoyu, ufak tefek haberlerle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yıllık toplantısının bu kez biraz “zorlu” geçtiğini fark etmişti.Kurul’da, oy çokluğu ile karar verilmesine rağmen genellikle ciddi çatışmalar yaşanmıyordu.Ama bu yıl durum biraz farklı oldu.Toplantının kıran kırana geçtiğini, AKP’ye yakın yayın organlarında aynı bilgilerin aynı üslupla yer almasıyla öğrendik.Bu gazeteler ve televizyon kanalları çatışma konusunu önce “Ergenekon davası savcı ve yargıçları” olarak duyurdu. Sonra haberler biraz daha gelişti, asker kişilerle ilgili bazı davaları yürüten savcı ve yargıçların da çatışma konusu olduğu duyuruldu.***Doğrusu bütün bunların doğru olup olmadığı konusunda bir şey söylemek zor. Ancak dikkati çeken nokta, aynı haber ve yorumların aynı gazete ve televizyonlarda, aynı vurgularla yer almasıydı.AKP’ye yakın olanlar dışında kalan medyada sadece bu gazete ve TV’lerde yer alan haberler üzerinden yorum yapılabildi. Çünkü çatışmanın “diğer tarafı” aynı şekilde davranmıyordu.Ancak günler geçince Ankara’nın ortasında başka bir iddia da şekillenmeye başladı. Buna göre, HSYK’nın bazı üyelerinin asıl üzerinde durdukları konu, birçok önemli konuda hep aynı cemaate mensup oldukları iddia edilen kişilerin görevlendirilmiş olmasıydı. Bu üyeler, söz konusu cemaatin örgütlenmesinin dağıtılmasını sağlayacak atamalarda ısrar ediyorlardı.İki taraf böylece yargıç ve savcı atamaları konusunda pozisyon almış oldu.Bu arada AKP’ye yakın medya dışında kalanların, söylentileri ve bilgi kırıntılarını sansasyonel haber yapmamalarının yarattığı eşitsizlik de ortadadır...***Bir süre önce malum belge konusunda yapılan tartışmalarda da yine malum cemaatin adı fazlasıyla geçmişti. Belge kavgası şimdilik unutuldu, yerini HSYK kavgası aldı. Bu kavgada, belge olayına göre bir fark daha var. O olayda AKP ile söz konusu cemaat arasında bugünkü kadar bir uyum görülmüyordu, ancak bu kez, HSYK’daki bu çatışmada AKP hükümeti ile cemaat arasında tam bir uyum olduğu görülüyor.Son çatışmanın gerçek içeriğini ve boyutlarını herhalde birkaç gün içinde, atama kararlarının kesinleşmesinin ardından öğreneceğiz. Ama içeriği ne olursa olsun, bu yaşananlardan yaralı çıkacak olan yine yargı ve toplumun adalet duygusu olacaktır.

Devamını Oku

Bitmeyen kavga: İmam hatipler

16 Temmuz 2009

YÖK Başkanı önümüzdeki genel kurulda liseler ile meslek liselerinin üniversiteye girişteki katsayı eşitsizliğinin kalkacağını açıkladı. Bir YÖK üyesi bu nedenle istifa etti.Çok kolay bitirilebilecekken bitmeyen bir kavgayla daha zaman harcamaya devam ediyoruz.İmam hatip liseleri din görevlisi yetiştirmek için kurulmuş, daha sonra askeri yönetim dahil bütün iktidarlar tarafından çeşitli gerekçelerle sayısı artırılmıştır.Siyasi İslam da bu okulların “arka bahçesi” olduğunu ilan etmiştir.***İmam hatip kavgası bütün meslek liselerini etkiledi. Bu okullara giden gençler de eğitim gördükleri alanın dışında bir geleceğe yönelmek isteyebilirler. Ancak “katsayı” farkı dolayısıyla daha fazla çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu gençlerin üniversiteye yönelmelerinin bir nedeni, onca üniversite mezununun işsiz dolaştığı bir toplumda meslek lisesi mezunu olmanın iş bulma açısından avantaj sağlamaması.İkinci nedense, meslek lisesi mezunlarının da diğer lise mezunları gibi uzun dönem askerlik yapmaları.Ancak şurası da bir gerçek ki, meslek liselerinin üniversite sınavında “eşitsiz” görülmesine yol açan katsayı sistemi onlar için değil, sadece onların bir bölümünü oluşturan imam hatip mezunları için çıkarıldı. Meslek liselerinin durumu, gençlerin bu liselere yönlendirilmesi gibi temel ve önemli konular da bu “katsayı” kavgasının altında kaldı. Meslek liselerinin eğitim sisteminin bütünü içindeki yeri, nasıl geliştirileceği pek fazla kimsenin umurunda değil, bu gençler de imam hatip kavgasının bir köşesinde duruyorlar.***Son sınavlar eğitim sistemimizin nasıl bir çöküntü içinde olduğunu bir kez daha gösterdi. Ama asıl bunun üzerinde durulması gerekirken yine imam hatip kavgası öne çıktı.YÖK Genel Kurulu’nda üzerinde kavga edilmesi gereken konu, herhalde eğitim sistemi, düzeyin sürekli düşmesi ve bunlara nasıl çare bulunacağı olmalıdır.Ne yazık ki durum tam tersine...Muhafazakâr kesime şirin görünmek için imam hatiplere kuvvet veren sağ ve sol siyasetçilerle, solcu gençlik yerine “mütedeyyin” gençlik yetiştirmek hevesine kapılmış askeri yöneticilerin yarattığı kargaşanın bu yollarla giderilmesi beklenemez.***İmam hatip meselesinin bir tek çözümü vardır, o da bu okullarla ilgili olarak, kuruluşlarındaki amaca, “ihtiyaç kadar din görevlisi yetiştirme” amacına dönülmesidir. Bunun dışında her türlü debelenme meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirecek, bugün olduğu gibi eğitimdeki çok vahim sorunlar, mesleki eğitim gibi temel konular bir kenara itilmeye devam edecektir.

Devamını Oku

Genç kıyımı

15 Temmuz 2009

Kıyım iki aşamada gerçekleşiyor. Gençler önce eğitimsiz, donatımsız, hayata karşı güçsüz bırakılıyor. Aralarından kendisini kurtarabilenler de işsiz bırakılıyor; böylece onlarla birlikte toplumun geleceği de söndürülüyor.“Bırakılıyor” dedik, “kalıyor” değil.Eğitim düzeyinin sürekli olarak düşmesi, gençlerin her alanda gerilemesi bugünün meselesi değil. On yıllardır biliniyor, konuşuluyor. Bu on yıllar içinde Ankara’nın köşelerini tutmuş her türden şahıs için gençlerin yarınını hazırlamak “önemsiz” meselelerden biri oldu. Sadece son otuz yıla baktığımızda her eğitim düzeyinde sürekli sistem değişikliğine gidildiğini, Ankara’nın önemli şahıslarının Türk toplumunun geleceğini düşünerek gerçekçi bir eğitim sistemi arayışına girmeyi tercih etmediklerini görüyoruz.Buna karşılık yine ortaya getirilen mesele, meslek liselilerin ya da özel olarak imam hatiplilerin üniversiteye girişte uğradıkları düşünülen haksızlığın giderilmesi! Bu, herhalde şu anda varolan ve katlanarak yarına taşınan eğitim sorunlarının en alt sırasında kalması gereken bir konudur.Bu tür meseleler etrafında kısır tartışma ve savaşlar çıkaranlar aslında gerçek durumu gizlemiş oluyor. Belki hepsi bilinçli yapmıyor ama bu, Ankara’nın neredeyse bütün önemli köşelerinin temel reflekslerinden biri oldu.***18 yaşına geldiğinde kıyımın içinden başını çıkarabilmiş gençlerin önündeki diğer sırat köprüsü ise “iş” bulma sorunu. Ve uzun süredir de bu böyle.İşsizlik, bugünden yarına, hele bugünkü gel-git akıllar ve tutarsız politikalarla giderilebilecek bir sorun asla değildir. Her dört gençten biri işsiz, diğer üçü de işini kaybetme korkusu içindeyken toplumun geleceğiyle ilgili herhangi bir umutlu beklenti sağlamak mümkün olamaz.Şu anda, atılan bütün o hamasi nutuklara rağmen gençlerin erkek kısmının “askerlik” diye bir sorunu var. Kimse kendisini kandırmasın, yüksek öğretim görmek isteyen gençlerin önemli bir bölümünün birinci gerekçesi askerlik görevidir. Ankara’nın önemli köşelerinde oturanlar terör meselesini çözmemekte direndikleri sürece bu kesimin tümü için askerlik görevi bir “mecburiyet” olarak kalacaktır.Yüksek öğrenimini tamamlamış, yaşı 22’yi aşmış bir genç insan için bir buçuk yıl askerlik mecburiyetinin yarattığı sonuçlar da hâlâ ısrarla konuşulmuyor.Gençler göz göre göre kıyılmaya devam ediyor.Kıyım ara sıra istatistiklerle önümüze geliyor, sonra toplum olarak, Ankara’nın önemli köşelerinde oturanların istediği doğrultuda, bir sonraki istatistiğe kadar aklımızdan çıkıyor.

Devamını Oku

Evren Bey’e teşekkür edin

7 Temmuz 2009

Türk-İş’in 241 bin 153 kamu işçisi adına hükümet ile yaptığı pazarlık sona erdi, anlaşma sağlandı. Anlaşmayı yorumlamak için daha dün sabah sendika yöneticilerinin söyledikleri ile anlaşma hükümlerini yan yana koyup bakmak yeterli olacaktır.Anlaşma sağlandığını ilan eden bakan, işçilerin “sokağa dökülmesinin” kötü bir şey olduğu, “kötü niyetlileri sevindireceği”, anlaşmanın sağlanmış olmasına “kötü niyetlilerin üzüleceği” gibi sözler söyledi. Bu bakan, dünyanın demokrasi ile yönetilen ülkelerinde işçilerin, işçileri temsil eden sendikaların taleplerini elde edebilmek için “sokağa dökülmeleri”nin temel bir hak olduğunu, işçilerin muhataplarına baskı yapmak için her imkânı kullandıklarını ve grev yapabildiklerini herhalde bilmiyor.Bizdeki “demokrasi” kelimesini en fazla kullanan siyasilerin gerçekten demokrasinin geçerli olduğu ülkelerde işçi haklarının, sendikal hakların niteliği ile pek ilgilenmedikleri biliniyor.***Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde sendikalar çok güçlü örgütlerdir. Gerektiğinde sokağa dökülür, gerektiğinde de iş yavaşlatır, grev yaparlar. Bizim demokrasimizde sokağa çıkmak “ayıp” olarak görülür, neredeyse “vatana ihanet”le bir tutulur. Bizim topal demokrasimizde sendikaların örgütlenme hakları ile grev hakları öylesine tırpan yemiştir ki, sendikacı sabah “ölürüz de kabul etmeyiz” dediğinin altına öğleden sonra imzayı atıverir.Sendikaların işçi haklarını koruma ve geliştirme imkânı olmadığı için, çalışanların örgütlenme oranı sürekli düşer, bu da sendikaları biraz daha güçsüz hale getirir.Türkiye’nin işçilerine atılmış bu “kazığın” altında, “beni halka sorun” diyen 12 Eylül’ün Devlet Başkanı Kenan Evren’in imzası vardır. Evren Bey, İstanbul’un büyük bir oteline bakarak “garson generalden çok kazanıyor” demiş ve faaliyete geçmişti...***Sendikaların güçsüz, işçilerin baskı grubu olamadığı bir toplumu yönetmek bütün siyasiler için daha kolaydır, bir dertten daha 12 Eylül askeri yönetimi sayesinde sıyrılmışlardır. Bunun bilincinde oldukları için, dakikada 10 kere “demokrasi” demelerine rağmen bu alanda herhangi bir adım atmazlar.Kenan Evren, kendisi hakkında halkın karar vermesini isterken, Türk toplumunun hafızasının zayıflığına güveniyor olmalı. Haklıdır. Sendikacılar bile, bugünkü durumdan şikâyetçi olmadıklarına göre, işçilerin Evren’e destek vermesini dahi isteyebilirler. Ve birikmiş paraları da, grev gibi gereksiz işlerde harcama imkânı olmadığı için “tetkik gezileri” yaparak değerlendirirler.Böylece topal demokrasi herkesi, komik zamlar alan işçiler hariç herkesi memnun etmiş olur.H Yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım. Haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kalın. O. G.

Devamını Oku