Başbakan’ın DTP’den gelen görüşme taleplerini geri çevirmesinin hiçbir anlamı yoktur. Üstelik, Erdoğan bu tavrı sürdürerek kendisiyle ağır bir çelişki içine düşüyor.Daha dün, 7 Haziran tekrarlanan yerel seçim sonuçlarıyla ilgili değerlendirmesinde halkın iradesinin önemini vurguluyor ama yine halkın oylarıyla Meclis’e gelmiş olan bir partiyi muhatap almıyor, görüşmüyor.DTP’nin aldığı oylar da AKP’nin aldığı oylar kadar değerlidir. Kendisinin aldığı oyların temsil niteliğini sürekli vurgulayan bir siyasinin başkasının aldığı oyların temsil niteliğini görmemekte ısrar etmesi, demokratik bilinç eksikliğidir.***Terörü sona erdirecek gerçek adımların atılması, bu adımların demokratik süreci güçlendirmesine ilişkin bir siyasi irade sadece hükümet düzeyindeki bir “irade” olamaz. Bu “irade”nin çok taraflı olabilmesi için toplumsal karşılık bulabilmesi için, doğrudan muhatap vatandaşların da sürece katılmasının sağlaması için “karşı siyasi irade” gerekir ki, şu anda bunu DTP temsil ediyor.DTP’nin temsil niteliğini yok sayarak, DTP’ye verilen oyların anlamını reddederek, DTP’yi hiçbir şekilde “muhatap” kabul etmeyerek ve her türlü diyaloğa karşı çıkarak “tarihi fırsatı” yakalamak mümkün değildir.***Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının taleplerini dikkate almak, onların oy vererek Meclis’e gönderdikleri temsilcileri muhatap almak “demokratik çözüm”ün ilk ve vazgeçilmez aşamasıdır. Bunun gerçekleşeceği platform da bütün Türk halkını temsil eden en yüksek “irade” olarak Meclis’tir.Her şeyin konuşulması gereken; açık açık, korkusuzca konuşulması gereken platform budur.Ankara’da henüz bunu bile içine sindiremeyen bir kuvvet de var. Ve Ankara’da herkesin ağzında bir “tarihi fırsat” sözü dolaşırken bu fırsatı gerçeğe dönüştürmenin yolları henüz bulunmuş değil.***Demokrasi diyalog rejimidir, en küçük azınlığın bile kendisini ifade edebilmesi rejimidir, en büyük çoğunluğun da bu ifade özgürlüğünü herkes için koruduğu rejimdir. Ama milyonlarca oy alarak Meclis’e gelmiş olanların temsil niteliğini kabul etmez, onları muhatap alıp demokratik süreçlere katılmalarını sağlamazsanız rejimi topal hale getirirsiniz.DTP silahların susması için üzerine düşeni yapmaya hazır olduğunu söylüyorsa, “gel bakalım” demekle hiçbir şey kaybedilmez, tersi durumda ise çok şey kaybedilebilir.
AKP’ye Ak Parti değil AKP demek edepsizliktir...Hayır değildir, herkes istediği gibi kısaltır...Hayır benim istediğim gibi kısaltılacak...Sen... Sen... Sen...Sen bana sen diyemezsin...Derim, sen... Sen... Sen...Birkaç gündür tartıştığımız konular bunlar, araya RTÜK Başkanı’nın durumu girdi ama bir tarafından bakılırsa bu da yukardakilerden çok farklı olmayan bir konu.“Tarihi fırsat” sözüyle başlayan ciddi tartışmayı siyasilerimiz herhalde devam ettirmek niyetinde değiller ki, hep birlikte yine “ülkenin en önemli sorunu” nu unutuverdiler.***Ekonomik krize karşı ve işsizliğe çözüm olabilecek bir paket geldi, ekonomi uzmanları ve iş dünyası bunu konuşuyor, ama siyasiler konuşmuyor.Geçen haftayı en anlamsız, en hafif konularla, bir “kayıkçı kavgası” havasında geçirdiler. Böylece görevlerini yapmış oldular, mayın temizleme kavgasını da devam ettirmediler, çünkü arkasından çıkacak “Yahudi düşmanlığı” konusunda da söyleyecek fazla bir şeyleri yok.Daha doğrusu böyle derinlikli ve önemli bir tartışmanın yapılmasını da pek istemiyorlar.Bu meselenin başlangıcında Erdoğan bir “faşizan uygulamalar” sözü etti, herkes tartıştı, Erdoğan konuya bir daha girmedi.***Gerçek gündemin kenarından dolaşmak konusundaki Ankara’nın eşsiz yeteneği bir kez daha kendini gösteriyor.“Tarihi fırsat”ı konuşmaya devam etmek yerine, “faşizan uygulamalar” sözüyle önemli bir toplumsal “eğitim” imkânını kullanmak yerine, mayın kavgasının arkasını görmeye çalışmak yerine “sen diyemezsin... Derim” ya da “AKP diyemezsin... Derim” düzeyinde kalıp zaman geçirmek her zaman daha kolaydır. Bu sabun köpükleriyle toplumu meşgul edersiniz, “diğer” konulara kafa yormalarını engellersiniz. Bunu başarırsanız sizinle ilgili gerçek tartışmalar da yapılamaz.“Tarihi fırsat”ı kaçırıp kaçırmadığınız böylece saklanan bir konuya dönüşür, “faşizan uygulama” ve “Yahudi düşmanlığı” gibi “cız” konuları tekrar halının altına süpürürsünüz.***Köydeki “zaman”la şehirdeki “zaman” çok farklıdır, Ankaralılar her fırsatta ülkeyi “köy zamanı” temposunda yaşatıyor, gerçek zaman kayıplarını gizliyorlar.Ben AKP’ye AKP demeyi tercih ederim, aralarında yakınlık olmayanların birbirlerine siz yerine sen demelerini de ayıplarım.İşte büyük tartışmalara bir katkı da benden.
Zahid Akman, bağımsız bir kurumun başındadır. Önce Meclis, sonra da kendisi gibi seçilmiş kurul üyeleri tarafından bu göreve getirilmiştir. Sistemin böyle belirlenmesinin amacı, RTÜK’ün siyasi etkilerden bağımsız kalması, hükümetin bu kuruma baskı yapmasının olanaksız kılınmasıdır.Ama bugün Akman’ın durumu farklı.Görevini yaparken, bir şeyler isteyen hükümete karşı direnme durumunda değil.Herkes biliyor; Akman, hakkında mahkemenin aldığı mal varlığına tedbir konulması kararıyla Deniz Feneri davasının Türkiye soruşturmasında “şüpheli” oldu.***Bu soruşturma siyasi bir dava değildir, kelimenin tam anlamıyla bir dolandırıcılık olayının soruşturmasıdır.RTÜK Başkanı’nı, kurumsal olarak bağlı bulunduğu bakan atamadığı için görevden de alamıyor.Bülent Arınç, Akman’a “istifa etmeyi düşünüyor musunuz” diye sordu, “görev sürem sona erince tekrar aday olmayacağım” cevabını aldı.Yine biliniyor ki Akman, Meclis’in AKP’li üyeleri tarafından RTÜK üyesi olarak seçildi ve yine AKP’nin seçtiği üyeler tarafından başkanlığa getirildi.Arınç’ın Akman’ın istifasını sağlayamamış olmasının tek bir nedeni olabilir: Daha yüksek bir “makam”ın farklı görüşte olması.Arınç Başbakan Yardımcısı olduğuna göre, “daha yüksek makam” ya Başbakanlık’tır ya da Cumhurbaşkanlığı.Eğer Tayyip Erdoğan, bir telefon edip, “Kardeşim bizi bu sıkıntıdan kurtar” demiş olsa Akman bir dakika bile o koltukta duramaz.***Deniz Feneri davası Almanya’da sonuçlanıp da Türkiye’deki yansımaları konuşulmaya başlandığı andan itibaren Erdoğan’ın “kimyası bozuldu” ve hemen basınla anlamsız bir savaşa girişti. Böylece de Deniz Feneri olayının en azından AKP çevrelerini “korkuttuğu” izlenimi yayıldı.Eğer Erdoğan ve partisi olayın en başında farklı bir tavır almış olsaydı, kamuoyundaki izlenim ve yargı çok farklı olabilirdi. Erdoğan’ın konu açıldığında girdiği öfke nöbetlerinin tek sonucu Deniz Feneri olayının AKP’ye yapışması olmuştur.Erdoğan’ın kendi yardımcısına rağmen RTÜK Başkanı’nı koruduğu kanaati Deniz Feneri rezaletini AKP’ye biraz daha yapıştırmaktadır.AKP’ye Ak Parti demeyenlere bağırıp çağırırken, Erdoğan’ın Deniz Feneri soruşturmasında şüpheli olan RTÜK Başkanı’nın hâlâ yerinde olmasını halka açıklaması kolay değildir.
Demişler ki:Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir... Yani önce nasihat edeceksin, sonra uyaracaksın, sonra da döveceksin...Demişler ki:Kızını dövmeyen dizini döver... Yani kızı baştan döveceksin ki ilerde yanlış bir şey yapmasın, sen de dövmediğin için pişman olma...Demişler ki:Dayak cennetten çıkmadır... Yani kutsaldır, sık sık uygulanmalıdır...***Bir süredir toplumumuzda inanılması güç şiddet olayları yaşanıyor. Kesilen başlar, bir köyün toptan imhası, bir ailenin toptan imhası... Bu olayları gördükçe “nasıl bir toplumda yaşıyoruz” sorusunu soruyoruz. Ardından gelen soru da şu: Bu şiddet olayları neden arttı.Hayır, artmadı. Sadece iletişim araçları geliştiği için her şeyden haberimiz oluyor. Belki bazılarımızın hassasiyetleri geliştiği için bunların üzerinde durmaya, tartışmaya başladık.***Şiddetle iç içe yaşayan bir toplum olduğumuzu hatırlayalım: Aile içinde şiddetle, okulda şiddetle büyüyoruz.Sonra diyelim ki siyaset yapmaya kalktığımızda şiddet kullanmak bizim için doğal oluyor.Eğitim sağlam olduğu için küçük bir çocuk kavgasının ardından silahlar çekilebiliyor, bir trafik tartışmasının sonu insanların levyelerle birbirine girmesi oluyor.***Töre cinayeti denilen bir rezilliği de en ağır şekilde hâlâ yaşamaktayız.Görevi insanların birbirlerine karşı şiddet uygulamasını önlemek olan kamu görevlileri, her fırsatta kendilerinden daha güçsüz olanlara karşı kibarca “orantısız güç” adını verdiğimiz bir tür şiddeti uyguluyor.Kendisine şiddet uygulanmış olanlar da sonra başkalarına şiddet uyguluyor.***En önemli toplumsal sorununu şiddetle çözmeye çalışan bir toplumda hayat başka türlü olabilir mi? Çeyrek yüzyılda 40 bin kişi hayatının kaybetti, yüz binlerce kişinin hayatı mahvoldu ve biz seyrediyoruz. Şiddetin bir şekilde kendi kendine sona ermesini bekliyoruz.Sonra birbirini dövenlerin, öldürenlerin çokluğuna şaşırıyoruz.Şiddetle iç içe yaşamaya alıştığımızın farkında değiliz. Seyrediyoruz, bekliyoruz, sonra umut arıyoruz.
ABD Başkanı Obama, Kahire konuşmasında Türkiye’de başlattığı çizgiyi güçlü bir şekilde devam ettirdi.Bu çizgi, “Batı-Doğu ya da Batı ile İslam arasında bir savaş” çizgisi değildir.Farklı din ve inançlardan olanların barış içinde yaşayabileceği bir dünya umudunu bugün Obama temsil ediyor.Ankara’da gile getirdiği ve Kahire’de tekrarladığı “demokrasi ilkeleri”ni ele alışı da son derece tutarlıdır.Bugün Müslüman dünyada gelişmiş hayat standartlarına en yakın ülke Türkiye’dir. Obama da Kahire’de sık sık Türkiye’ye atıfta bulunarak bu hususu vurguladı.***Obama’nın seçilmesi ile ABD’nin en tepesinden dünyaya farklı bir rüzgârın estirileceği umudunu besleyenler şu ana kadar yanılmadı.Bush’un temsil ettiği ABD ile Obama’nın temsil ettiği ABD, dolayısıyla bu iki siyasetçinin kişiliklerinde ayrışmış oldu.Türkiye içinde bu gelişmeleri izleyenler de her konuda olduğu gibi bu konuda da yine ikiye ayrılıyor. Bir taraf, Obama’nın şu ana kadar yarattığı farkı önemserken diğer taraf ABD’nin yeni Başkanı’na kuşkuyla bakmaya devam ediyor.“Diğer taraf” da aslında iki ayrı “taraf.” Ama birbirlerinin karşıtı olarak görünseler de iki konuda, tam bir uyum halindeler. “Ulusalcı” kesim ile “İslamcı” kesim, Obama yönetiminden de kuşkulanmakta fikir birliği içinde. Gerekçeleri ayrı. “Ulusalcılar” Amerika’nın Türkiye’yi bölme fikrinden vazgeçmediğini, hatta son Ergenekon olaylarının ardında da Amerikan yönetiminin olduğunu düşünürken “İslamcı taraf” Obama’nın Afganistan ve Pakistan politikalarında, yani radikal İslam ile mücadelede bir farklılık getirmeyeceğini düşünüyor.Bu iki kesimin üzerinde tam bir fikir birliği üzerinde oldukları diğer konu da, bol Yahudi düşmanı kokulu İsrail karşıtlığıdır.***Obama’ya dönersek; Orta Doğu politikalarında da ciddi farklar beklemenin saflık olmayacağını söyleyebiliriz. Son konuşmadaki Filistin-İsrail tahlilleri o yolda ciddi işaretler taşıyor.Bu arada bizim İslamcı kesim, Obama’nın Türkiye’den sonra en önemli konuşmasını Kahire’de yapmasından da pek hoşlanmamış, çünkü onlar için Mübarek de “İslam düşmanı” bir yönetici.Obama’nın getirdiği farkları görebilmek için, dünyanın değişim hattını görmek, bu dünyanın insanlarının büyük çoğunluğunun “daha iyi bir dünya” beklentilerinin yükselmiş olduğunu fark etmek gerekiyor.
Açılım sözcüğü bu aralar pek moda oldu. Bu sözcükle kastedilen, sorunlarını anlamak için diyalog kurmak ve çözüm aramak. Aleviler için de bir “açılım” başlatıldı. Aleviler anlatıyor, yetkililer dinliyor.“Alevilik” dini bir kimliktir. Bu kimlikle yapılan siyaset de “dini” niteliktedir. Alevilerin (ve Aleviliğin) çok uzun bir süre boyunca, devlete egemen olan Sünni İslam tarafından dışlandığı biliniyor. Yapılan uygulamalar topal demokrasi koşullarında bir dini azınlığa yönelik baskı olarak da nitelenebilir.Alevilerin bir bölümünün isteği, Aleviliğin Diyanet İşleri’nde temsil edilmesi, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ve cami ile eşdeğer bir statüye kavuşması, Alevi dedelerinin de Sünni din görevlileri gibi maaş almaları ve “resmen” görev yapmaları yönünde.Bu taleplerin kabul edilmesi durumunda, Diyanet İşleri’nin bugünkü yapısıyla zaten zedelenmiş olan laiklik güçlenmiş olmayacak, sadece mevcut yarı-laik düzende Alevilere de bir “köşe” verilmiş olacak.***Alevi açılımı dolayısıyla asıl tartışılması gereken, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü yapısının ve çalışma şeklinin gerçek anlamdaki laik düzenle ilgisinin kalmamış oluşudur.Diyanet İşleri’nin kuruluşunun amacı dini örgütlenmelerin ve faaliyetlerinin devletin denetim alanında olmasıdır.Ancak zaman içinde sistem, kuruluş amacının tersine, bizzat devletin dini faaliyet yürüttüğü bir yapıya dönüşmüştür. Dini faaliyetlerin devletin maaşlı memurları tarafından yönetildiği bir sistemin laiklikle ilgisi olamaz.Laiklik, devletin bütün din ve inançlara -aynı mesafede- olması ve her bireyin din özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır.Bu tanımdaki “mesafe” kavramı, İslamın bir mezhebinin ya da Alevilerin de katılması durumunda iki farklı dini anlayışın devlet yapısı içinde yer almasına izin vermez.***Laik sistemde devlet, dini faaliyetlerin özgürce yerine getirilmesini sağlayacak, farklı inançların birbirleri üzerinde egemenlik kurmasını önleyecektir. Vatandaşlar kendi inançlarına göre bir araya gelip ibadethane kurabilir, kendi din adamlarını seçebilir. Bu sistemde devlet yani Diyanet İşleri, din görevlilerinin dini faaliyetleri yerine getirmeye elverişli olup olmadıklarıyla ilgilenir, imam hatip okullarının nitelikli din görevlisi yetiştirmesini sağlar, ibadethanelerin taşıması gereken maddi koşulları belirler, bunlara uyulup uyulmadığını denetler ve bütün bunları da vatandaşlarının dini özgürlüklerini sonuna kadar kullanabilmesi için yapar.Gerçekten laik bir sistemde bugünkü gibi bir Diyanet İşleri’nin yeri olamaz. Diyanet İşleri, devletin “nitelik denetleyen” bir kurumundan ibaret olduğunda ancak, sistemimizin gerçekten laik bir sistem olduğundan söz edebileceğiz.Aleviler için de sorunun temeli laik-demokratik düzenin eksikleridir ve gerçek laik düzende herkes gibi Alevilerin de sorunları çözülmüş olacaktır.
PKK’nın “eylemsizliği” uzatması şu andaki beklentileri karşılayacak bir durum değildir. PKK’nın yapacağı tek şey vardır: Türkiye’deki militanlarını Kuzey Irak’a çekerek Türkiye’de silah bıraktığını açıklamak ve mayınların patlatılmayacağı sözünü vermek.Bu açıklamanın karşılığını verecek olan da siyasi iktidardır.AKP hükümeti 2002’den bu yana bu konuyla ilgili olarak çok iniş çıkışlar yaşadı, bazen irade belirtisi gösterdi, bazen en “geri” noktalara çekildi.Şu anda silahların kesin olarak susması ve demokratik süreçlerin hızlanması için “fırsat”tan söz ediyoruz.“Fırsat” sözcüğü ilk kez bu kadar güçlü bir anlam kazanmış oluyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un verdiği işaretlerin, Cumhurbaşkanı Gül’ün girişimlerinin ardından CHP Genel Başkanı Baykal’ın “demokratik çözüm” planı açıklaması “fırsat”ın gerçek olduğunu gösteriyor.26 yıl çok uzun bir süredir, böyle uzun süren bir savaşın yarattığı manevi çöküntülerin üzerine çıkmak da kolay değildir. Ama Türk toplumu “artık bitsin” diyerek bu çöküntülerin üstesinden gelebileceğini gösterdi. Ankara da bunu gördü.***Bu “fırsat” PKK için de “fırsat”tır. Türkiye’nin “Kürt yoktur, Kürtçe yoktur”dan “Türkiye vatandaşı” aşamasına gelmesinin anlamını onlar da görmek ve gereğini yapmak zorundadır. Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının da bu savaşın zararlarından artık kurtulmak istediğini görmemeleri sadece zararları katlayarak büyütecektir.Bugün bütün toplumda iyimser beklentiler çok öne çıkmış durumda. Bu beklentilerin somut sonuçlarının artık ortaya çıkması da başta söylediğimiz gibi PKK’nın atacağı bir adıma bağlıdır.Tekrar edelim: PKK dağlardaki militanlarını Kuzey Irak’a çektiğini, bir süre koymadan Türkiye’deki silahlı eylemleri bitirdiğini, mayın da patlatılmayacağını açıklamak zorundadır.72 milyon insan bu “fırsat”ın gerçek olmasını istiyor, silahların sustuğunu görmek istiyor, artık şehit cenazesi karşılamak istemiyor. Her kademeden yöneticilerinin de bu bilinçle hareket etmesini bekliyor.PKK’nın silah bıraktığını açıkladığı andan itibaren başka bir Türkiye ortaya çıkacaktır. Bu “fırsat”ı heba etmeye PKK dahil kimsenin hakkı yoktur.
Ergenekon davasında dün eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu savunmasını yaptı. Alemdaroğlu’nun sözleri, özellikle bu davayla ilgili olarak bir soruyu daha belirgin şekilde ortaya çıkarıyor: Darbe suçtur, ama “darbe olsa vatan kurtulsa” diye düşünmek suç mudur?Bu sorunun başka şekilleri de var: Türkiye çok kötüye gidiyor, bundan kurtulması için demokrasiye ara verilebilir mi?Buna bizim vereceğimiz cevap kesinlikle “hayır”dır.Ülkenin durumundan endişelenenler, kötüye gidişi durdurmak için demokrasiye ara verilebileceğini düşünebilirler, ama demokrasiye ara vermek için örgütlenip eylem yapamazlar.Ergenekon davasında darbe koşullarını hazırlamak için eyleme geçmiş olanlarla, diğerleri arasında bir ayrım hâlâ görülmüyor. Bu ayrım yapılamadığı için anlamsız tutuklamalar, gözaltılar yaşandı, davanın inandırıcılığı zedelendi. Bunun son ve en açık örneği Türkan Saylan olayıdır.***Türkiye’de üç klasik darbe, iki postmodern darbe ile üç başarısız darbe girişimi yaşandı. Şu anda Ergenekon davasına konu olan da son darbe hazırlığıdır.Ergenekon davasını Atatürkçülere karşı bir komplo olarak görmeye devam edenler yukarıda söz edilen ayrımdan memnun olabilirler. Ama “tek çözüm askeri müdahaledir” diye düşünmek suç olmaktan çıkınca, başka şeyler de suç olmaktan çıkacaktır. O “başka şeyler” arasında “insanlık suçu” olarak kabul edilmiş ırkçılık dışında her şey vardır.“Asker müdahale etse, demokrasiye biraz ara versek ne iyi olur” diye düşüneni içeri atmayacaksınız, ama aynı zamanda “Türkiye İslama biraz daha yaklaşmalı” diye düşüneni de içeri atmayacaksınız. Eğer birinciler demokrasiye ara verme faaliyetine girişirse, ikinciler de anayasa suçu işlemek üzere örgütlenirse ikisini de içeri atabilirsiniz. “Türkiye eyalet sistemine geçmeli” diye düşüneni de içeri atamazsınız, bunun için silaha sarılanı atarsınız.***Şu anda ise “sadece benim fikrimde olanlar özgür olsun, benim tehlike olarak gördüğümü düşünenler içeri atılsın” aşamasında bulunuyoruz.Ergenekon davası süresince oldukça “parlak” savunmalar göreceğiz, “tam demokrasi” fikrini işleyenini göreceğimiz ise kuşkuludur. Ama bu da çok değerli bir deneyimdir ve gerçek bir demokrasi eğitimi olarak görülmelidir. Her türlü fikir serbesttir; başkalarının demokratik haklarını ellerinden almak için, insanlık haklarını çiğnemek için eyleme geçmek ise suçtur. Bu hiç de karmaşık bir mesele değil, biz de er geç içinden çıkacağız.