Haberin Devamı
Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ile Almanya Başbakanı Merkel’in, Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili tavırları inada dönüştü. İki siyasi, bir süredir herhangi bir gerekçe göstermeye bile gerek duymuyor, sanki konu kapanmış gibi davranıyorlar.
Bu ikilinin, Türkiye’yi “uzakta tutma ama tam da itmeme” siyasetini bu kadar rahat sürdürmeleri sürekli olarak iç politikalarına bağlanıyor.
Ama Ankara’da en üstteki siyasiler ikiliye “haklı” tepkiler gösterirken kendi açıklarını unutuyorlar. Türkiye’nin Sarkozy, Merkel ve onlar gibi düşünen Avrupalılara karşı en büyük silahı “ev ödevlerini” hızla yapma iradesini canlı tutmasıdır. Oysa Ankara’nın geçen iki yıldır, konuya en eğreti şekilde yaklaştığı da ortadadır.
Herkesin dilinde pelesenk oldu, evet Türkiye bu “ev ödevlerini” öncelikle kendisi için, kendi uygarlık ve demokrasi düzeyini yükseltmek için yapıyor, yapacak.
Geçen günlerde Avrupa Parlamentosu’nun bir İngiliz üyesi, Türkiye’de kadın sünneti olup olmadığına ilişkin bir soru önergesi verdi ve biz de çok kızdık. Bu kadar cahilliğin Avrupa parlamenteri bir İngiliz’de olmasına şaşırdık. Ama şaşırmaya da kızmaya da hakkımız yok, çünkü örneğin 2010 yılında İstanbul’un “Avrupa Kültür Başkenti” olacağını duyurmuş değiliz. Türkiye’nin töre cinayetleriyle mücadele ettiğini de duyurmuş değiliz.
Türkiye’yi tekrar bir “reformlar süreci”ne sokmak siyasi iktidarın en acil görevlerinden biridir. Bu canlanma düğüm haline getirdiğimiz başka konularda da etkisini gösterecektir.
Yine bu canlanmanın getireceği rahatlama içinde başka konuları konuşmamız kolaylaşacaktır.
AKP hükümeti canlanmayı sağlamak için basit bir hamleyle işe başlayabilir; Meclis’in yaz tatili kısa tutulur ve AB uyum paketi içinde yer alan yasal düzenlemeler de öncelikli olarak çıkarılır.
Sarkozy ile Merkel, bu dönemden sonra büyük olasılıkla iktidar koltuklarında olmayacak. Onlar gittiği zaman da bahane kalmayacak.
Önemli olan, onlar gittiğinde bizim nerede olduğumuzdur.
Başsavcı’nın düzeltmesi
Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu dün bu köşede yayınlanan Deniz Feneri konulu yazıyla ilgili bir düzeltme gönderdi. Başsavcı, Almanya’dan bir tek dosya gelmediğini, iki dosya olduğunu belirtiyor. Asıl soruşturma evrakı Almanca gelmiş ve bunun tercümesi Türkiye’de yapılmıştır. Almanca ve Türkçe gelen diğer dosya ise Türkiye’de alınacak ifadelerle ilgilidir. Bu durumda “tekrar tercüme” edildiğine ilişkin kuşkular ortadan kalkıyor.
Adalet Bakanlığı’nın yazılı açıklamasında da bu durumun yanı sıra 25 Eylül 2008 ile 24 Şubat 2009 tarihleri arasında Almanya ile yapılan yazışmaların listesi veriliyor ve sürecin olağan şekilde işlediği söyleniyor.
Deniz Feneri olayının Türkiye tarafı artık yargının sorumluluğunda olduğuna göre, biz de bütün vatandaşlar gibi süreci izleyeceğiz ve adaletin yerine gelmesi umudumuzu canlı tutacağız.

