Üç çizgi roman

8 Mayıs 2009

Herkes için masal“Küçük Prens”i bir masal gibi görenler oldu. Okuyanlardan kimileri bu hikâyenin çocuklar için, kimileri de büyükler için olduğunu düşündü. Küçük Prens, ne gözle bakılırsa bakılsın, herkesin her zaman okuyacağı, dünyanın en yumuşak hikâyesi olarak bir 70 yıl daha okur bulacaktır. Antoine de Saint-Exupéry bu kitabı çocuklar için yazmış, sonra da pilot olarak görev yaptığı İkinci Dünya Savaşı’nda uçağıyla kaybolmuş. Geçtiğimiz yıllarda Afrika çöllerinde ona ait olduğu sanılan bir uçak bulundu. “Küçük Prens”i Türk çocukları Azra Erhat’ın Türkçesinden okudular, başka güzel çevirileri de yayınlandı. Saadet Özen’in çizgi-roman “Küçük Prens” çevirisi de onlardan geri kalmıyor. Bu olağanüstü hikâyeyi bir çizgi-romana dönüştüren Fransız çizer Joann Sfar birkaç yıl önce “Hahamın Kedisi” adlı dizisiyle adını duyurmuştu. Sfar’ın bu kitaptaki çizgileri de aynı güzellikte. “Küçük Prens”in hikâyesini özetlemek mümkün değil çünkü anlatılan, herkesin başka şekilde anlayacağı bir hikâye. “Küçük Prens”i roman ya da hikâye olarak okumuş okumamış herkes Joann Sfar çizgilerinin eşliğinde de mutlaka okumalıdır.ZombistanÇizerinin 22 yaşında olduğunu ve çizgilerini 5 yıldır yayınladığını öğrenmek bu kitabı daha da ilginç kılıyor. Cem Özüduru’nun Zombistan’ı şiddetin kol gezdiği bir İstanbul’u anlatıyor ve genç çizerinin Türk sanatında önemli bir kişi olacağını gösteriyor. Zombistan’ın yapısı, esas olarak klasik çizgi-romana uygun. İçeriğindeki fantastik unsurlar da bu özelliğini değiştirmiyor, o yapıya canlılık katıyor. Sahne İstanbul olunca, macerayı da bu şehrin renkleri süslüyor. Kitabın adına bakarak şiddetin dozunun fazla kaçtığı gibi bir izlenime kapılınmamalı. Tersine, çizgiler ve hikâyedeki her şey dozunda kullanılmış. “Zombistan”ı haftalık mizah dergilerinden yetişmiş genç okur kuşağı kendisine daha yakın bulabilir, ama diğer okurlara da uzak gelmeyecektir. Bu kitabı okuyan çizgi-romanseverler Cem Özüduru’dan yeni kitaplar bekleyecek.Kusto ile TilkiAdamın lakabı Tilki, ayının adı Kusto, meşhur Kaptan Cousteau’nun Türkçe okunuşu gibi. Kusto ile Tilki, bir küresel iklim felaketinin ardından insanlığa faydalı olmaya çalışıyorlar. “Ayılı Adam, Eksi Seksen” Türk çizgi sanatının usta isimlerinden Yalçın Didman’ın imzasını taşıyor. Bu kitabı da “Zombistan” ile aynı yayınevi, “Rodeo” yayınlamış. “Ayılı Adam” çizgi-romanın klasik maceralarına uygun yapısıyla eski okurun alıştığı bütün unsurları taşıyor. Biri ayı, iki kahramanından başlayarak ortaya çıkan macerada geçmişin izlerini taşıyan bir gelecek anlatılıyor. Romanda klasik unsurlarla birlikte fantastik bir dünya da yaratılmış. İnsanlığı kurtarmaya çalışan çizgi-roman kahramanları her zaman ilgi çeker. Yalçın Didman, deneyimli çizgileriyle yarattığı “Ayılı Adam”da bu geleneği sürdürüyor. Çizgi-romana ilgi duyanlar hemen alıp okumalı.

Devamını Oku

“Milis” sistemi her zaman tehlikelidir

7 Mayıs 2009

Koruculuk bir Türk icadı değil. Birçok ülkede siyasi güç sahipleri ya da devlet, sivilleri silahlandırarak “milis” teşkilatları kurmuştur. Amaç, bu teşkilatlarla devletin resmi güvenlik kurumlarının yapamadıklarının yapılmasını sağlamaktır.“Koruculuk” sisteminde de PKK’ya karşı siviller silahlandırılmıştır.Bu sisteme daha çok “devlete bağlı” yani PKK ile ilişkisi olmayan aşiretler katılmış, yaklaşık 70 bin kişiye silah verilmiş, maaş bağlanmıştır.Asıl amaç, askerin ve polisin denetim sağlayamadığı bölgelerde güvenliği korucuların sağlamasıdır. Ama fiiliyatta korucular da zaman zaman PKK militanları ile çatışmaya girmiş, birçok korucu bu çatışmalarda hayatını kaybetmiştir.***Güneydoğu’da hâlâ etkinliğini sürdüren aşiret yapısında, aralarında çeşitli nedenlerle husumet bulunan aşiretler karşılıklı taraflarda yer almışlardır. Bir aşiret mensuplarının PKK ile ilişkisi varsa, bu aşiretin hasmı ya da düşmanı olan aşiret “devlet” tarafına geçmiş ve korucu olmuştur.Bu sistemin bizdeki mantığı, Abdülhamit’in, “Hamidiye taburları” diye anılan bir kısım Kürt aşiretlerini silahlandırıp para vererek, isyan ettikleri bölgelerde Ermenilere karşı milis gücü olarak kullanmasına dayanmaktadır. O dönemde Kürtler Ermeni isyancıların üzerine sürülmüştü, korucu sisteminde de “sadık” Kürtler “isyancı” Kürtlerin üzerine sürülmüş oluyor.*** Koruculuk sisteminin sakıncaları üzerinde, en başından beri durulmuştur. Eğitimsiz, devlettekinin dışında bir otorite ve ast üst sistemi içinde bulunan gruplara ağır silahlar verilmesinin, bölgenin toplumsal yapısında büyük sakıncalara yol açabileceği başından söylenmiş, ancak bu görüşler dikkate alınmamıştır.Yukarıda sözü geçen Hamidiye taburlarının bazıları da kendilerine çalışmaya, orantısız güç kullanmaya ve kıyımlar yapmaya başlamış, Abdülhamit bunları lağvetmiş, bazı aşiret reislerini astırmıştı. Koruculuk sisteminin kurulmasından itibaren de bazılarının “kendilerine” çalışmaya başladıklarının, kimilerinin “devlet desteği”ni istismar ederek “çete”leştiklerinin çok örneği vardır. Silahlarıyla PKK’ya katılan korucular da olduğu söylenmiştir. Fakat bunlar hep görmezden gelinmiş, bir ara olaylar artınca sistemin kaldırılması düşünülmüş, sonra nedense bundan vazgeçilmiştir. “Nedense” demek belki anlamsız oluyor, çünkü ellerinde ağır silah ve bol mühimmat bulunan 70 bin kişinin silahlarının alınması, maaşlarının kesilmesi kolay iş değildir.*** Bu sistemin sakıncalarının hangi noktaya ulaşabileceğini Mardin Bilge Köyü katliamı gösterdi.Artık koruculuk sisteminin savunulması mümkün değildir.Bir geçiş planı yapılabilir, korucuların silahları toplanırken, en azından maaşlarını bir süre daha almaları sağlanabilir.Sorumlu kişiler bunu düşünmek ve tasfiye planını hemen yapmak durumundadır.

Devamını Oku

Sonsuz bir hırs

6 Mayıs 2009

Necmettin Erbakan’ın, eski komünist partiler usulü bir “politbüro” kurdurup, Saadet Partisi’nin yönetimini tekrar eline almasına çok kişi şaştı.Şimdi de Hüsamettin Cindoruk, Demokrat Parti’nin genel başkanı olmak için harekete geçti.Gerçi Cindoruk Erbakan’dan genç, kayıtlara göre sadece 76 yaşında. Tabii onun da bu yaşta ağır bir siyasi göreve talip olmasını anlamak mümkün değil.Cindoruk’un dün yaptığı açıklamanın içeriğinde önemli ve farklı bir siyasi açılımın izleri bulunmuyordu.Cindoruk, Baykal’ın yanında “Ergenekon’un avukatı” olacağını söyledi; ima yoluyla “demokratik açılımların Türkiye’yi böleceğini” savundu. Bir de “Türkiye’nin haritasını değiştirmeye kimsenin gücü yetmez” dedi. Tabii ki öyledir, ama bunu söyleme tarzından Kürt sorununda radikal bir tavır alacağı anlaşılıyor.***Cindoruk bir süredir değişik televizyon kanallarında siyasi tartışmalara giriyor ve benzer görüşleri savunuyordu. Bu konuşmalarının kendisine ciddi bir destek oluşturduğunu düşünmüş olmalı ki, 76 yaşında parti genel başkanı olmaya kalkıştı.Rahmetli Bülent Ecevit’in siyasetteki son dönemlerini de bu vesileyle hatırladığımızda, “ne oluyor bu insanlara” diye düşünmemek mümkün değil.Dünyanın dört bir yanında, siyasi liderlik yaşı 50’ye hatta bazı ülkelerde 40’lara düşmüşken 80’ine merdiven dayamış ya da aşmış olanların siyasi hırslarla hareket etmeye devam etmelerinin yol açtığı sıkıntıları gördük. Ama onlar görmüyor.Eskiden böyle yaşlılardan oluşmuş topluluklarla, “Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi” benzetmesi yapılarak alay edilirdi. Şu anda dünyanın dörtte birini yöneten Çin Komünist Partisi’nin yöneticilerinin yaşlarına merak edenler baksınlar, sonra Ecevit’i, Erbakan’ı, Demirel’i, Cindoruk’u, hatta Baykal’ı düşünsünler.***Siyasi ortamda gerileme yaşandığının kanıtı Cindoruk’un bu cesaretidir.Öyle bir cesaret ki, 80’lerin başında bile eski kalmış bir siyasi üslup ve vizyonla iktidara talip olabiliyor.Cindoruk’un sözlerindeki siyasi vizyona sahip yeni bir partinin herhangi bir şansı olamayacağını görmek için siyaset uzmanı olmaya gerek yok. Ortalıkta bu söylediklerinin hepsini hatta daha fazlasını söyleyen ve savunan muhafazakâr siyasi partilerden çok var ve hiçbiri hâlâ iktidar adayı olmayı başaramıyor. Korkunç bir planMardin’deki katliamı yapanların köyde hiç canlı bırakmamaktan ne umdukları anlaşıldı. Diyeceklerdi ki “PKK bastı, herkesi öldürdü.” Başarılı olsalardı olay gazete başlıklarına “PKK korucu köyünü imha etti” diye çıkacaktı.Bu köylü kurnazlığı demek daha önce başarılı olmuş ki bu katiller de aynısını yapmaya kalkmış.Ya bu plan birkaç gün için tutsaydı ve ülkenin dört bir yanında “durumdan vazife çıkaranlar” Kürtlere saldırsaydı, DTP binaları yakılsaydı! Bu öfkeye kimse tepki gösteremeyecek ve 44 olan ölü sayısı katlanarak büyüyecekti.

Devamını Oku

Silahların susması için fırsat

5 Mayıs 2009

PKK’nın ikinci adamı Murat Karayılan ile Hasan Cemal Kandil Dağı’nda görüştü. Bu görüşme dün Milliyet’te yayınlandı.Karayılan’ın söyledikleri, silahların susması için ortaya yeni ve ciddi bir fırsat çıktığına ilişkin güçlü bir izlenim veriyor.PKK da uzun savaştan yorulmuştur, bundan sonra herhangi bir ilerleme sağlamasının mümkün olmadığını görmektedir ve silahların susması sürecinin açılması gerektiği aşamasına gelmiştir.Karayılan’ın “görüşme” süreci için gösterdiği ilk iki adresle, İmralı ve kendisi ile bir süreç başlaması ihtimali bulunmadığı bellidir.Üçüncü adres DTP’dir.Bu öneri üzerine “İşte DTP’nin gerçek yüzü ortaya çıktı” diye bağıranlar olacaktır. Karayılan’ın yalan söylediği ve bu sözlerin asla bir hareket noktası olmaması gerektiğini söyleyenler de olacaktır.Ama asıl önemli olanın silahların susması ve esas amacın da 26 yıl sonra kan dökülmesini sona erdirmek olduğu noktasından hareket etmek gerekiyor.***Aslında “görüşme” kelimesi yanlış anlamalara yol açabilir. Dağdakilerin indirilmesi ve PKK’nın silah bırakması için uzun görüşme ve tartışmalara ihtiyaç kalmamıştır.Kürtçe kullanımı ile ilgili sorunlar çok büyük ölçüde sona ermiştir. Genelkurmay Başkanı ile bir kadının Kürtçe konuşması bunun simgesidir.Öte yanda, silah dipçiğiyle dövülen çocuk vardır, ama bölgedeki en üst düzey komutanın bu çocuğu hastanede ziyareti de her türlü görüşmeden çok daha önemlidir.Taş atan çocukların ağır hapis cezalarına çarptırılarak, potansiyel terörist olarak yetişmelerine yol açılması da çok kolayca düzelebilecek bir sorundur.***Türkiye, “Kürt yoktur, kırt kırt diye yürüyen dağ Türkleri vardır” sözünün ve anlayışının hâkim olduğu günlerden bugüne gelebildi.Bugün bulunduğumuz aşamada, Karayılan’ın söylediği gibi “akil adamlar”ın bir araya gelmesine de aslında gerek yok.Siyasi iktidarın atacağı iki adım vardır. Birinci adım, şu ya da bu nedenle kan dökülmesinin devam etmesini isteyenlerin seslerine aldırmadan DTP’ye yönelik operasyonların durdurulması ve bu partinin silahların susması sürecine katılmasının sağlanmasıdır.DTP yöneticileriyle Cumhurbaşkanı görüşüyor, ABD Başkanı görüşüyor, Başbakan görüşmüyor. Bunun anlamsızlığını artık Başbakan da anlamalıdır.Silahların çok hızlı susmasını sağlayacak ikinci adım da “af” konusudur. Pişmanlık yasaları amacına ulaşmadığına göre, dağdakilerin inmesi için bu yasalardan daha etkili olabilecek bir “siyasi af” Güneydoğu’daki havayı tümüyle değiştirecektir.Bu tabii ki kolay değil, atılması güç bir adımdır. Çünkü 25 yıllık acıların bir anda geride bırakılması kolay değildir. Bu adımı atmak ciddi bir siyasi cesaret ister ve toplumları ileri götürenler de sadece bu cesarete sahip olanlardır.

Devamını Oku

Hastalık değil çöküş

5 Mayıs 2009

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt da konuştu. Devletteki, kendisinin “hastalık” diye nitelediği bir durumu anlattı. Ama anlattığı, hastalığı geçmiş, çöküşe yaklaşmış bir durum.Söylediği hastalıklı durum şu: “Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na; MİT, Emniyet’e, Emniyet MİT’e güvenmiyor.” Sonra “çöküş” geliyor: “Ben asker olarak Emniyet’in istihbaratına güvenmiyorum, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar.” Yanlış anlamak mümkün değil: Emniyet İstihbarat, Genelkurmay Başkanı’nı da izliyor, hakkında istihbarat topluyormuş!Bu tür iddialar bir süredir, Ergenekon soruşturması dolayısıyla da kamuoyuna yansıyordu. Ama emekli orgeneral Büyükanıt gibi yetkili ve sorumlu bir kişinin ağzından çıkan, bir iddia değildir. Kendisi de inanmayacaklar olursa diye “bunlar gerçek vakalar” cümlesini eklemiş.***Bu ifadelerden çıkarılacak bir sonuç da şudur: Eğer Emniyet İstihbarat Genelkurmay Başkanı’nı bile izliyorsa, Genelkurmay İstihbarat da Emniyet’i, bakanına kadar izliyordur.Büyükanıt bu hastalıklı ilişkileri anlatırken MİT ve Adalet Bakanlığı’nı da zikrettiğine göre, birbirini izleyenler Genelkurmay ile Emniyet’ten ibaret değil. Büyükanıt’ın anlatımından çıkacak mantıklı sonuç, bunların da gizli dinleme faaliyetleri içinde yer aldıklarıdır.Büyükanıt belirtmemiş, ama bir de Jandarma İstihbarat olduğu, bu kuruluşun da gizli dinleme imkânlarına sahip olduğu epeydir söyleniyor.***Manzara buysa, Büyükanıt’ın söylediği “hastalık” durumu çoktan aşılmıştır. Ülkenin güvenliği ile ilgili kurumların birbirini dinlediği ve izlediği bir ortam hastalık ortamı değil, çöküş ortamıdır.Ankara’da küçük ya da büyük iktidarlar uğruna her zaman mücadeleler yaşanır ve bunların da bir yere kadar siyasetin içinde olduğunu düşünmek doğaldır. Ama varlık nedenleri “kamu görevi” yapmak olan kurumlar birbirleriyle bu şekilde savaşıyorsa, bunun adı siyaset değil başka bir şeydir.Büyükanıt, asker-siyaset ilişkisi dolayısıyla, Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasıyla ilgili olumsuz görüşü de “Savunma Bakanı’nın paltosunu tutan komutanları da gördük” cümlesiyle ifade ediyor.Terfi uğruna bakan paltosu tutan komutan olmuşsa, başbakan paltosu tutan da çıkabilir. İşte o zaman Ankara “çöküş”ün kıyısına değil göbeğinde gelmiş olur.

Devamını Oku

Silahlar ortada kaldı

3 Mayıs 2009

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ basın toplantısında çok açık söyledi: Gömülü bulunan silahlar ve mühimmat Silahlı Kuvvetler’in envanterinde bulunmuyor.O günden itibaren konu çok tartışıldı, çünkü Başbuğ üretilen silahların bir kısmının başka kurumlara da verildiğini, bir kısmının da ihraç edildiğini söyledi.“Başka kurumlar” denilince akla ilk gelen Emniyet oldu, Emniyet de kendilerinin de eksik silah ve mühimmat olmadığı açıkladı.Söz konusu açıklamalardan, bu silahların içerde üretildiğini anlıyoruz. Yapılan açıklamaların hiçbirinde bunların başka bir ülke menşeli olduğu bilgisi yer almadı.Ordunun silah eksiği yok, Emniyetin de yoksa, o silah ve mühimmatın nasıl ve nereden geldiğini bu kurumların araştırması gerekiyor. Çünkü birkaç gündür gelen tepkiler, açıklamaların kamuoyunu tatmin etmediğini gösteriyor.***Silahları kimin gömdüğünü, hangi amaçlarla, yani hangi durumlarda kullanılmak üzere gömdüğünü ortaya çıkarmak hem Silahlı Kuvvetler’in hem de Emniyet’in sorumluluğundadır.Silahlar Türkiye’de üretilmiştir ama yasal olarak bulunabilecekleri kurumlarda eksik silah olmadığı açıklanmıştır. O halde bunların üretim aşamasında kayıtlara sokulmadığı, o aşamada başka “merkezlere” gittiği de iddia edilebilir. Bu durumda, silahları üretenler ve ilgili kurumlara iletenler de soruşturma kapsamına alınmak zorundadır.Bunca denetime rağmen, resmi kurumlardan silah ve mühimmat kaçırılabiliyorsa, bunun hesabını da birilerinin vermesi gerekir.***Genelkurmay Başkanı “bizde eksik yok” dedi, Emniyet de “bizde de eksik yok” dedi...Ama gömülü silahlar konusunun bu iki cümleyle kapatılmasının mümkün olamayacağı da bellidir. LAW ve mühimmat çıkan son kazının ardından bazı asker kişilerin tutuklanmış olması konusunda Genelkurmay Başkanı’ndan tatmin edici bir açıklama gelmedi.Soruşturmaları yürüten savcılar ve tutuklama kararı veren yargıçlar elbette bazı bilgi ve kanıtlara dayanarak işlem yapıyor olmalıdır.Gerek dava gerekse gömülü silahlarla ilgili görülen muvazzaf ya da emekli subaylar konusunu hafife almak dolaylı olarak “koruma” anlamına gelir.Silahlı Kuvvetler’in bir an önce böylesi bir kuşkunun ya da ortaya çıkabilecek soru işaretlerinin dışına çıkması şarttır.Bu da ancak kamuoyunun bu olayın hafife alınmadığına ve ciddi bir araştırma ve soruşturma yapıldığına inandırılması ile olur.

Devamını Oku

“Milli Görüş”e çekilme

2 Mayıs 2009

Tayyip Erdoğan’ın yeni kabinesi, bir “ric’at”, çekilme kabinesidir. Çekilme alanı da Milli Görüş’tür. Bülent Arınç’ın hükümetin “ikinci adam”ı sıfatını alması çekilmenin açık kanıtıdır.Yeni kabinenin oluşumundan çıkan birkaç net sonuç var. Bunlardan birincisi ekonomi yönetiminin yapılanmasının tümüyle değişmesidir.Ekonomi koordinasyonu ile görevli bakanın gitmesi ve yönetim yapılanmasının tümüyle değişmesi ekonominin iyi yönetilmediğini, krizin iyi yönetilmediğini Başbakan’ın nihayet kabul ettiğini gösteriyor.Dış ticaretten sorumlu bakanın da kabine dışında kalması, yine ekonominin yönetimiyle ilgili şikâyetlerin etkisini işaret ediyor.***Yeni kabineden çıkan bir diğer sonuç da, Başbakan’ın 29 Mart seçim sonuçlarının “ağırlığını” taşımaya devam ettiğidir. Bazı bakanların seçim bölgelerinde aldıkları sonuç Başbakan’ı tatmin etmemiş ve bu bakanlar koltuklarını kaybetmişlerdir. Adalet Bakanı’nın değişmesi de anlaşılan bu ruh halinin sonucudur. Çünkü eski Adalet Bakanı “kritik” konularda partisini korumak için kendi kariyerini ve inandırıcılığını tehlikeye atmış bir siyasetçidir.***Bütün bunlarla birlikte, kabine değişikliğine damgasını vuran ana “saik”in, başta Arınç olmak üzere, Erdoğan’ın “Milli Görüş” kökenli bakan sayısını ciddi şekilde artırma düşüncesi olduğu görülüyor.Bu “dönüş” manevrası Erdoğan’ın Saadet Partisi’nin rekabetini ciddiye aldığı, gelecek seçim için daha da tehlikeli gördüğü kanaatini besleyebilir.Ancak AKP’nin yapılanmasıyla ilgili bir başka temel konu da son dönemde “sorun” olarak ortaya çıktı.Bu, pek konuşulmayan, hakkında neredeyse hiç yazılıp çizilmeyen, üzerinde pek durulmayan bir sorun.AKP’nin kuruluşuyla birlikte, kendisini Saadet Partisi ve siyasi İslam kökenli diğer partilerle özdeşleştirmek istemeyen “Fethullah Gülen cemaati” bütün gücüyle AKP’nin içinde ve yanında oldu. Bu cemaat, özellikle yayıncılık alanında gösterdiği ilerlemelerle ve neredeyse kayıtsız şartsız Erdoğan’ın yanında yer almakla, giderek AKP içinde ve Erdoğan’ın üzerinde daha etkin hale geldi.Son kabine değişikliğiyle Erdoğan, hükümetteki “Milli Görüş” kökenli bakanların sayısını artırarak parti içinde yeni bir denge oluşturmuş bulunuyor.***Erdoğan’ın “Milli Görüş’e dönüş” atağına Fethullah Gülen cemaatinden gelecek tepkiyi önümüzdeki günlerde görebiliriz de görmeyebiliriz de; cemaat Erdoğan’ın dönüşünü makul bir siyasi dengeleme manevrası olarak da görebilir, kendisinin itilmesi olarak da görebilir.AKP’nin siyasal İslam’dan devraldığı bir gelenek de hiçbir tartışmanın açık olarak yapılmamasıdır. Fethullah Gülen cemaati ile Milli Görüşçüler arasında çoktan bir çatışma başlamış olabilir ve bizim de bundan haberimiz olmayabilir.Eğer AKP içindeki rekabet iddiaları doğrulanırsa gelecek genel seçimde Erdoğan’ın işi, bugüne kadarki tahminlerde dile getirilenden daha zor olacaktır.

Devamını Oku

Bir korku daha geride kaldı

2 Mayıs 2009

1 Mayıs kutlamasıyla ilgili görüntüleri veren bir televizyon kanalı, fon müziği olarak “Enternasyonal” marşını kullandı. Hiçbir şey olmadı.Türk toplumunu geri bırakan korkulardan biri daha dün büyük ölçüde aşıldı. 1 Mayıs kutlaması Taksim’de yapıldı.“Makul sayı” gibi ayrıntıların bir anlamı yok, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenler, Taksim’de kutladı. Önemli bir şey olmadı.Bazı radikal örgütlerin polisle çatışmalarının da bir önemi yok. Çünkü geniş katılımlı hangi gösteri olursa olsun bu grupların kendi eylemlerini yapmalarını tümüyle önlemek de mümkün değil.Bu gruplar dünyanın her tarafında, her toplumun radikal “renkleri” olarak var olur, varolmaya da devam edecekler. 1 Mayıs toplantıları Taksim’de değil de başka alanlarda yapıldığında da bu gruplar yine faaliyetteydi.Yıllardır süren “Taksim” tartışmalarını, anlamsız inatlaşmaları böylece geride bırakmış olduk. “Taksim’de 1 Mayıs” denildiği zaman hafızamızda canlanan 1977 görüntülerinden böylece kurtulmuş olduk, Taksim’de 1 Mayıs’ın olması gerektiği gibi kutlanabileceğini gördük.Güvenlik güçleri de “orantısız güç kullanımı”nın yanlışlığını bu şekilde anlamış olmalıdır. Herhalde güvenlik yetkilileri, “orantısız güç kullanımı”nın bazen olayları daha da büyüttüğünü bütün örgütlerine bu örnekle anlatacak, geçen yıl yaşananlarla bu yılı karşılaştıracaklardır.***“Taksim’de 1 Mayıs” denildiği zaman artık 1977’nin dehşet görüntüleri gözümüzün önüne gelmeyecek dedik, ama aslında bu görüntüleri sürekli aklımızda tutmak zorundayız.1 Mayıs 1977’de Türk toplumunu büyük dehşet ve korkuların içine sürüklemek için kanlı bir oyun sergilendi. Bu oyun başarılı oldu, Türk toplumu “korktu”, 1 Mayıs’tan da korktu, her türlü gösteri ve toplantıdan da korktu.1977’de gerçekte ne olduğunu, bu kanlı oyunu kimin planladığı ve sahnelediğini hâlâ bilmiyoruz. Birçok kez tekrarlandığı gibi, 1977’nin 1 Mayıs’ında gerçekte ne olduğunun ortaya çıkması, Susurluk, Ergenekon gibi isimlerle anılan faaliyetlerin sona ermesini sağlayacak en önemli gelişmelerden biri olacaktır.1 Mayıslar, bu günü kalabalıkların kutlaması, çalışanların haklarını bu gün dolayısıyla tekrarlaması korkulacak bir durum değildir. Dünyanın hiçbir yerinde değildir, dünkü tecrübeden sonra bizim de 1 Mayısla ilgili korkularımızdan kurtulmamız “demokrasi hazmı”nı çok daha kolay hale getirecektir.

Devamını Oku