Kenan Evren’in kapalı konuşmalarda “Kürt meselesi bütün kışkırtmalara açık” demesinin üzerinden 24 yıl geçti.
Turgut Özal’ın terörün kökeninde “siyasi ve toplumsal” sorunlar olduğunu söylemesinin üzerinden 22 yıl geçti.
Süleyman Demirel ile Erdal İnönü’nün “Kürt realitesi” demelerinin üzerinden 17 yıl geçti. Demirel’in Cumhurbaşkanı olarak “korucu köyleri bile HADEP’e oy veriyor, bu sorunu şu andaki yöntemlerle çözmenin mümkün olmadığını görüyoruz” demesinin üzerinden de 11 yıl geçti.
Tayyip Erdoğan’ın ilk kez Diyarbakır’a gitmesinin ve “sorunun çözümü demokraside” demesinin üzerinden 6 yıl geçti.
Bu kişiler, Türkiye’nin güçlü başbakanları, cumhurbaşkanları olarak görev yaptı. Hepsinin ortak özelliği, “sorun” olduğunu tespit etmelerine rağmen “sorunu çözme” yönünde herhangi bir şey yapmamış olmalarıdır. Hiçbirisi etkili bir adım atma cesaretini göstermemiştir. Ankara’da ciddi bir cesaret eksikliği vardır.
İki hafta önce Hasan Cemal, Kandil Dağı’nda gördüklerini, dinlediklerini Milliyet’te yazdı. Aktardığı konuşmalarda yeni bir şey olmadığını savunanlar da oldu. Ancak her söz “nerede, kime, ne zaman” söylenmişse ona göre anlam kazanır.
Cemal’in yazıları yayınlanmaya başladıktan sonra içerikleri çok tartışıldı, Cumhurbaşkanı Gül bu tartışmalar arasında “tarihi fırsat” ve “Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” sözlerini söyleyince Ankara’da silahların susması yönünde ciddi bir hareketlenme olacağı beklentileri arttı.
Tartışmalar sürerken Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın, izlenimlerini Hasan Cemal’in kendi ağzından dinlemek istediklerine ilişkin haberler de yayınlandı. Ancak sözü edilen görüşmeler henüz gerçekleşmedi.
Böyle durumlarda hem siyasetçi hem de gazeteci açısından sıkıntı, kamuoyunun olayı “mesaj taşıma” gibi görmesi ve gazeteci üzerinden pazarlık yapıldığı izleniminin doğmasıdır. Bunu yapan gazeteciler bizde ve dünyanın her tarafında olmuştur. O nedenle, en tepedeki siyasilerin bir gazetecinin Kandil izlenimlerini dinlemek konusunda çekingen davranmasını hoş görecekler de olabilir.
Ancak hangi gazetecilerin asla “mesaj taşıyıcı” olmayacaklarını aslında siyasiler de bilir, kamuoyu da bilir. Hasan Cemal’in Kandil Dağı izlenimlerini doğrudan dinlemek, yazıları hakkında kendisine sorular sormak ve “Türkiye’nin en önemli sorunu” hakkında doğrudan bilgilere ulaşmak gibi bir konuda bile böyle bir çekingenlik söz konusu olabiliyorsa Ankara’dan beklenecek cesaret henüz uzaklarda demektir.
Ankara’dakiler birbirinden “korktukları”, ellerini gerçekten taşın altına koyacak cesarete sahip olmadıkları sürece bu ülkenin insanlarına silahların gerçekten ve kalıcı olarak susacağına dair bir umut vermeleri de zor olacaktır.

