Haberin Devamı
Yıllık 24 Nisan sıkıntımızı bu yıl da atlattık. ABD Başkanı “soykırım” demedi, Ermenice “büyük felaket” dedi.
Gazetelere bu durumu nasıl yorumlanmış diye bakıldığında, her zamanki gibi, ikiye ayrıldıkları görülüyor.
Kimisi “aslında diyeceğini dedi” diye düşünüyor, kimisine göre ise “soykırım” sözcüğünü kullanmadığı için endişe edilecek bir durum yok.
Oysa Barack Obama’nın mesajını okuyunca “soykırım demedi” diye sevinmenin hiçbir anlamı olmadığını görmek o kadar zor değil.
Yapılan tanım, soykırım sözcüğü ister geçsin ister geçmesin “öyle” bir durumun tanımı...
Yine tekrar edelim; bu tanım, aslında birkaç Batılı akademisyenin dışında ve tabii ki Türkiye hariç, hemen hemen bütün dünyanın kabul ettiği bir görüşün tekrarıdır.
Biraz hafızamızı zorlarsak, bizim bu konuyu dünyadan çok daha geç öğrenmeye başladığımızı görürüz.
70’li yılların sonunda ASALA terör eylemlerine giriştiğinde hep birlikte “ne oluyor yahu” diye soruyorduk. Olayla ilgili bildiklerimiz, İttihat ve Terakki’nin bazı liderlerinin zamanında Ermeni komitacılar tarafından öldürüldüğüne, bunun nedeninin de tehcirin intikamını almak olduğuna ilişkin birkaç cümlenin ötesine geçmiyordu.
Tek duygumuz da “atalarımız kötü bir şey yapmaz” dan ibaretti.
Ben ortaokul ve liseyi Ermeni çocuklarla birlikte okudum, bu meseleyle ilgili bilgim sıfıra yakındı. Yedi yıl boyunca bir önceki yıl birlikte okuduğumuz Ermeni arkadaşlarımız ertesi yıl okula gelmediğinde, nedenini merak bile etmezdik. “İstanbul’dan ayrılmışlar, yurt dışına gitmişler” denirdi, biz de neden ayrıldıkları üzerine düşünmezdik.
Sonra Rum arkadaşlarımız da hızlı bir şekilde azalmaya başladı, onun nedenleri üzerinde de fazla düşünmedik, kimse de bize bir şey söylemedi.
ASALA diplomatlarımızı öldürmeye başladığında da bize bir şey söylenmedi. Bütün bilgimiz lise tarih kitaplarındaki birkaç cümleden öteye geçmedi.
Sonra fark ettik ki, dünyanın dört bir yanında bu konu konuşuluyor, kitaplar yayınlanıyor, tartışmalar yapılıyor. Böylece bu meseleyi öğrenmeye başladık, ama epeyce geç başlamış olduk.
Biz korkuyorduk, ama onlar da korkuyordu. İstanbul’da doğmuş, küçük yaşta Fransa’ya gitmiş ve orada ünlü bir gazeteci olmuş bir Ermeni ağabeyin Türkiye’ye gelmekten neden çekindiğini kavrayamıyorduk.
Sonra anladık ki, onun bu korkularını giderme görevi de bize aitti.
“Obama ne dedi, seneye ne diyecek” bunalımına kilitlenmenin sorunun “insanların iyiliği” yönünde çözülmesine herhangi bir katkısı olmadığını da görmeye başladık sayılır. Birkaç yıla kadar bu konuyla ilgili haberler gazetelerin iç sayfalarına gidecek, üzerine yorum da yazılmayacaktır. O zaman da herkes çok rahat edecektir.

