Ergenekon davasının ikinci iddianamesi birincisine göre çok farklı, çok daha açık. Birinci iddianamede varlığından söz edilen yapılanmanın siyasi boyutu ve terör bağlantıları açık değildi.İkinci iddianame, birincisinin önemli boşluklarını dolduruyor. İddiaların doğruluğu, elbette dava sürecinde ortaya çıkacaktır. Ama iddiaların vahim olduğunu kabul etmek zorundayız.* Neden 2009 yılında Türkiye’de hâlâ Ergenekon türü bir örgütlenme var, neden hâlâ bazıları şiddet kullanarak siyasi amaçlara ulaşmaya çalışıyor?Asıl soru budur ve bu sorunun cevabını da açıkça söylemek zorundayız: Türkiye’de demokrasi, sadece bir tarafça değil, birçok tarafça hazmedilmiş değildir, aksaktır, eksiktir.***Sağ siyasi iktidarlar bazı uygulamalarıyla sürekli olarak kuşkular uyandırmıştır.AKP dahil, birçok sağ siyasi partinin, rejimin temelleriyle oynama niyetleri bulunduğu kuşkusuna yol açtıkları bir gerçektir.Sağ siyasi iktidarlar, demokrasiye gerçekten mi bağlı oldukları, yoksa demokrasiyi, hatta Avrupa Birliği üyeliğini bir araç olarak mı kullandıkları kuşkusunu silmekte zorlandıkları izlenimi bırakmışlardır.Diğer yandan da bu “aksak demokrasi” içerisinde sağ siyasi iktidarlara demokratik seçenek yaratmakta ciddi başarısızlık söz konusu olmuştur.Bugün de durum farklı değildir, merkez ve merkez sol siyasilerin ağır başarısızlıkları siyasi İslam kökenli AKP’yi seçeneksiz hale getirmiştir.* Tabii ki bu tablo, asla demokrasi dışı yolların aranmasının gerekçesi olamaz, olmamalıdır.Aslında bu gerçek, Türkiye’de siyasi yapının kırılganlığının giderilmesi için bilinçli siyasi faaliyette bulunulması ihtiyacını gösteriyor.***Sağ siyasi iktidarların ülkenin geleceğini tehlikeye soktuğu inancının sonucu, iktidarları sandık dışında devirme yollarını aramak olmamalıdır. Bu eğilimi zihinlerden atmak, tamamen ortadan kaldırmak, bu eğilimin önünü tıkamak artık bir zorunluluktur.* Sağlıklı ve gerçekçi olan tek yol, siyasi yapının güçlenmesi için çalışılması ve demokratik sistemin işlemesinin sağlanmasıdır.Çok acılı dönemlerden geçtik, bütün izler birbirine karıştı, defalarca “esas”ı unuttuk, “esas”ı bize unutturdular.Ergenekon davası, seçeneğin ve “kurtuluş”un demokraside olduğunun teyidi davasıdır.Bu dava üzerine düşünürken; demokrasinin kendi ağırlığını koymasıyla Ergenekon türü rüyaların görülebildiği ortamın ortadan kalkacağını da hatırlamak durumundayız.Ergenekon davası, olması gereken aşamaya gelmiştir. Bu dava dolayısıyla geçmişimizin önemli bir dönemiyle hesaplaşmak, ama hep birlikte hesaplaşmak, hep birlikte özeleştiri yapmak zorundayız.
Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürdistan özerk bölgesi” ifadesini kullanması bildik tepkilerle karşılaştı. Dünyayı kafasını kuma gömerek izlemeye çalışanlar “sözde” kelimesini pek severler...Irak’ta ABD işgalinin ardından ortaya çıkan ve hukuki temeli de gerçekleşmiş olan yapıda o bölgenin adı “Kürdistan Özerk Bölgesi”dir, kendi yönetim organları, başbakanı, bakanları vardır.Yaklaşık 15 milyon dolayında Kürt kökenli vatandaşı bulunan Türkiye’nin, Türk halkının, artık terörün yarattığı acıların üzerine çıkmasından ve aslında bununla birlikte, güney komşumuz olarak bir “Kürdistan”ın ortaya çıkışından ancak memnun olması gerekir.Klasik korku, bu Kürdistan’ın Türk vatandaşı Kürtler için bir çekim alanı olacağına ve bu devlete katılmak üzere Türkiye’den muhtemel bir toprak talebine ilişkindir.Olabilir, “Büyük Kürdistan” hayali görenler de olabilir, ama bunların anlamsızlığını göstermenin yolu Kuzey Irak’taki “Kürdistan”ı yok saymak, görmezden gelmek değildir. Bunun yolu, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının bağlılığını güvence altına alacak ekonomik ve toplumsal gelişmeleri sağlamak, Kürt kökenli vatandaşların kendilerini Türkiye’nin eşit vatandaşları ve herkes gibi birinci sınıf vatandaşları olarak görmelerini sağlamaktır.***Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin devlet politikası olarak Kuzey Irak “Kürdistan”ının varlığını kabul ettiğini göstermiştir.Bu durum, “sözde” kelimesiyle yürütülen körlük politikalarının, “Kürt yoktur kart-kurt diye yürüyenler vardır” budalalıkları döneminin sona erdiğinin işaretidir.Gözlerini kapama, başını kuma sokma ve “sözde” kelimesiyle bir şeyleri hep yok sayma politikalarının sonuçta gereksiz acı ve zararlara yola açtığını görmemek için dünyadan ve yaşanan onca acıdan habersiz olmak gerekir.Kürtler Orta Doğu’da yaşayan halklardan birisidir, kendi dilleri ve kültürleri vardır. Bütün bunları yok saymak, ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtleri tedirgin eder.Öte yandan, Kuzey Irak’taki Kürdistan’ı yönetenler ve yönetecek olanlar da Türkiye Cumhuriyeti ile, Türk halkı ile iyi ve saygılı ilişkiler kurmanın herkesin yararına olduğunu zamanla daha da iyi anlayacaklardır. Kuzey Irak’taki Kürdistan’ın doğal ağabeyi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’de de bu bilinç gelişmekte, önemli mesafeler alınmaktadır.Cumhurbaşkanı Gül, Erivan gezisinden sonra Irak gezisiyle de önemli açılımlara imza atmıştır, açılımlarının bundan sonra da sürmesi, Türkiye’nin “büyüklüğü”nün de kanıtı olacaktır.
Deniz Baykal’ın “tek şefliği” altındaki CHP’nin giderek sosyal demokrasiden, soldan uzaklaştığı, zaman zaman radikal milliyetçi konuma geçtiği çok söylendi.Gerçi bunu görmek istemeyenler az değil. Onlar aynı zamanda Baykal’ın CHP’sinin bu durumuyla iktidar olmasının sonsuza kadar mümkün olmadığını, CHP böyle kaldıkça da asıl AKP’nin sonsuza kadar iktidarda kalacağını görmek istemeyenlerdir.Baykal durumunu bu şekilde idare etmek, mümkünse bir dönem daha ana muhalefet lideri olmak dışında bir umuda ve ufka sahip olmadığını da sürekli olarak kendisi kanıtlıyor.Baykal’ın CHP’si, ülkenin solsuz kalmasına yol açmıştır. Sağ iktidarları frenleyecek, sol seçeneğin anlamını halka anlatacak bir siyasi parti artık yoktur.Bu özet Deniz Baykal’ın başarısız bir siyasetçi olduğunun da özetidir. Ama Baykal ile ilgili olarak daha da vahim bir duruma dikkat çekmek istiyoruz:***Dün, Danıştay saldırısı davasının yeniden görülmeye başlamasıyla ilgili haberlerde o gün neler olduğu da tekrarlandı. Bir nokta dikkat çekiciydi: Saldırının ardından Danıştay’a ilk gelenlerden biri Deniz Baykal ve bazı CHP’li milletvekilleriydi. Baykal saldırıyı şiddetle kınamıştı. Buraya kadar normal.O sırada herkes bu saldırının, Danıştay’ın aldığı türban kararı dolayısıyla radikal İslamcılar tarafından yapıldığını düşünüyordu. Durumun farklı olduğu daha sonra ortaya çıkmaya başladı. Katil, kendisini siyasi İslama yakın gibi gösterme çabası içindeydi. Ama iş ciddileşince önce babasının ağzından bir “devlet” lafı çıktı.Çok geçmeden anlaşıldı ki bu katil, göstermek istediğinin tam tersine, “Ergenekon” adıyla anılan gruplara yakındı, onların önde gelen isimleriyle temas halindeydi.Hemen ardından gelerek üzüntülü bir ifadeyle kınadığı saldırı Ergenekon davası kapsamına girerken Baykal hâlâ Ergenekon’un “avukatı” olduğunda ısrar ediyor.Katil Erenekon sanıkları ile bağlantılı, ama Baykal “Ergenekon’un avukatıyım” diyor. Aynı Baykal, radikal İslamın icraatı olduğunu düşündüğünde saldırıyı çok ağır ifadelerle kınamıştı.***Bu vahim çelişkinin makul bir açıklamasını kimse bulamaz. Ama bu çelişki Baykal’ın Türk soluna verdiği zararın ve neden ilk seçim yenilgisinin ardından emekli olması gerektiğinin en açık kanıtlarından birisidir. Hem de öyle bir kanıt ki, kendisini solcu, sosyal demokrat ilan edenlerin bazılarının solun asıl katilleri olduğunu hatırlatma zorunluluğunu hep duyacağız.“Karşıdakiler öldürdüyse bağırırım, bizimkiler öldürdüyse unuturum...” Demokrasi her gün böyle katlediliyor.
İstanbul’da dün yapılan mitingler, kampanyanın son günü havasındaydı. Bir kez daha her şey söylendi.Bir hafta önce bu son manzaralar ortaya çıkınca akla bir soru geliyor: Bu seçimi boşuna mı yapıyoruz?Büyükşehirler başta olmak üzere tek tek baktığımızda illerin yerel yönetimlerinde önemli bir değişiklik olmadığını görüyoruz.İstanbul, Ankara, İzmir değişmiyor. Adana’da parti adının değişmesi önemli bir değişimi işaret etmiyor. Güneydoğu’nun büyük şehirlerinin DTP’de kalacağı anlaşılıyor, belki bir iki küçük şehir AKP’ye geçebilir, ancak burada da ana manzara değişmeyecektir.***AKP “belki” birkaç puan kaybedebilir, ama yüzde 44 dolayında kalırsa, geçen yerel seçime göre yerini koruduğunu söyleyecektir. Kampanyanın genel seçim havasında geçmesi dolayısıyla da bütün politikalarının halk tarafından onaylandığı savunacaktır.Üç büyükşehirde adaylarının getirdiği rüzgârla CHP’nin genel oy oranı bir tek puan bile artsa Deniz Baykal kendisini seçimin galibi ilan edecektir.AKP ekonomik krize rağmen halkın kendisini desteklediğini söylerken, CHP ekonomik krize rağmen oy oranının fazla artmamış oluşunu güzel sözlerle “açıklayacaktır”.MHP de Adana ve Mersin etkisiyle oy oranını birkaç puan artırabilir, o da kendisini seçimin galibi ilan edecektir.DTP Güneydoğu’da pozisyonunu esas olarak koruduğu için çok sevinecek ve kendisinden memnun olacaktır.***Aslında bu manzara, 1994 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara’yı Refah Partisi’nin kazanması ve bu partinin Orta Anadolu’da etkisini artırmasıyla değişen manzaranın tam anlamıyla “oturduğunu” gösteriyor. Refah Partisi’nin yerini alan AKP’nin ulaştığı oy desteğiyle bu manzara neredeyse “kurumlaşmış”tır.Tayyip Erdoğan, ekonomik krize rağmen açık ara birinci parti olduğu için aynı kavgalara devam edecektir, çünkü bu tavrının halk desteğini aldığını düşünecektir.Oyunu birkaç puan artıran Deniz Baykal’ın artık koltuğunu bırakması gerektiğini düşünüp, CHP’nin tekrar sosyal demokrat bir parti olarak canlanmasını isteyenler de “bakın oyumuz arttı” diyen Baykal’ın karşısında bir varlık gösterme umudunu kaybedeceklerdir.Bu seçimin arkasında görünen, şimdilik sadece “eski hamam eski tas, eski tellak” durumudur.***Peki, şu andaki manzara son bir haftada değişirse, AKP’nin genel oy oranı 40’a kadar inerse... CHP’nin oy oranı geçen seçimden aşağıya inerse... DTP Diyarbakır’ı AKP’ye kaptırırsa...Herkesin mağlup olduğu bir seçimden “hayır” mı çıkar “şer” mi?
Ankara’da darbe bekleyen, darbe özleyen, ülkenin askerî darbeyle “kurtulacağına” yürekten inananlar hep olmuştur.Onlara göre “kurtuluş” darbededir, çünkü demokrasi bu halka fazla bol gelmektedir. Bu halk 1950’den beri hep “sağa” oy verdiğine, seçilen sağcı politikacılar da ülkeye hep zarar verdiğine göre sorunun çözümü basittir.Siyasi partilere girip çalışmak, varolanları beğenmiyorsan yeni parti kurup derdini halka anlatmak zordur. Dünyada solun, sosyal demokrasinin ne yaptığı üzerine çalışacaksın, bizim ülkemizde ne yapılması gerektiğini düşüneceksin, yeni fikirler bulacaksın, bunları anlatmak için örgütler kuracaksın, partine daha fazla katılım olması için çalışacaksın...Zaman harcayacaksın, emek harcayacaksın...Böyle çalışacağın yerde, silahı olanın yanına yanaşırsın, “abi vatanı ancak sen kurtarırsın” diye kulağına sürekli fısıldarsın, “abi sen bir kere bu iktidarı devir gerisini biz hallederiz” dersin, kestirmeden vatanı kurtarırsın!*** Tabii “vatan kurtarma” nın içinde zorunlu olarak “kendini kurtarma” da vardır. Siyaset yapıp, çalışıp, parti yönetip iktidar olup, bakan ya da başbakan olmak için harcayacağın emekten ve zamandan tasarruf edip kestirmeden ikbale ulaşmanın kolay yolu varken neden çalışasın?Kestirme yolda ilerlerken kolay bir silahın vardır, sürekli “Büyük Atatürk” dersin ve Atatürkçülüğü kendi tekeline alırsın. Senin gibi düşünmeyenlere sürekli olarak “Atatürk düşmanı” diyerek “Atatürkçülük tekeli” ni eline geçirirsin ya da geçirdiğini zannedersin.Bir yapacağın da vatanın sürekli tehlike altında olduğunu tekrarlamaktır, insanları sürekli korkutmaktır.1980’de nasıl olmuştu? Herkes “demokrasiyi boş verin, zaten bu politikacılar beceremiyor, önce canımızı kurtaralım” demeye başlamıştı ve darbe olur olmaz bütün olaylar bıçakla kesilir gibi kesilmişti.***Yapılacak olan bir başka şey de devamlı olarak “politika kötü bir iştir, ben politikacı değilim, vatan kurtarıcıyım” fikrini işlemektir.Hele piyasayı demokrasiyi hazmetmemiş politikacı esnafı doldurmuşsa, şartlar daha da çabuk “olgunlaşır”.Demokrasiyi kötülemek için de zaten “cici demokrasi” lafı bulunmuştur, sen de aynı şeyi yaparsın, “zaten demokrasi yok ki” diye tutturursun.“Yahu şu demokrasiyi geliştirsek de vatanı öyle kurtarsak” diyenlere “iyi niyetli saflar” muamelesi yaparsın.Darbe sevenler, önceki darbelerin yol açtığı sonuçları da görmezden gelirler. Görseler zaten “darbe sever” olamazlar.
Bu seçimin özelliklerinden biri, adayların iyice geri plana itilmesi, bir anlamda “ezilmeleri” oldu. Ezenler de tabii ki genel başkanlar.Tayyip Erdoğan’ın en ön planda görünme taktiği, kendi kişisel etkinliğini kullanma tercihi olarak görülebilir. Ama daha da ötesinde, Erdoğan “tek şef” olmayı ve bunu her durumda göstermeyi de benimsemiştir.Erdoğan’ın “tek şefliği”ni AKP de benimsedi. Uzun süredir Erdoğan’ın ağzından çıkan, partinin siyaseti. Erdoğan tek şef ve tek sözcü. Bu durumda da konu ne olursa olsun, bakanların söyledikleri önemsizleşiyor, herkes Erdoğan’ın ağzından çıkacak lafı bekliyor.Ekonomik krizle ilgili tedbirleri de Erdoğan açıklıyor, IMF ile görüşmeler konusunda kamuoyuna bilgiyi de o veriyor. AKP’li belediyelerin yaptıklarını da o anlatıyor.Ekonomiyle ilgili bakanların konuşmaları giderek daha “yuvarlak” ve zayıf içerikli olmaya başladı. Durumları zor, çünkü söyleyeceklerinin tersi her an Başbakan tarafından söylenebilir. Dolayısıyla bakanlar da adaylar gibi “ezilmişler” arasına katıldı.CHP’de de “tek şef” Baykal’dır. O da kampanyayı Erdoğan’la laf atışması üzerine kurduğu ve bundan memnun olduğu için CHP’nin adayları da AKP’ninkiler gibi ezilmiş durumdadır.***Kendisini “tek şef-tek sözcü-tek karar verici” olarak konumlamış olan Erdoğan’ın her zaman, her meseleyi kendi “kişisel meselesi” olarak görmesi kaçınılmazdır.Geçen akşam bir TV kanalında soruları, “mülayim” soruları yanıtlarken sözü THY uçağının Amsterdam kazasına getirdi ve “gördünüz, bütün medya üzerimize geldi” dedi.Halbuki tam tersine, bu kazayla ilgili haberleri, yorumları okuyan herkes medyanın THY’nin zarar görmemesi için son derece dikkatli olduğunu hatırlayacaktır.Zaten bir cümle sonra Erdoğan’ın konuyla ilgili psikolojik durumu ortaya çıkıyor: “Tayyip havayolları diye yazdılar...” Biz hatırlamıyoruz da olabilir, birisi THY’yi eleştirirken böyle yazmış olabilir. Ama Erdoğan medyanın ne kadar dikkatli olduğunu görmemekte, sadece bu cümleyi kaydetmekte ve bunun üzerine “gördünüz bütün medya üzerimize geldi” demektedir. Yani medyanın bu kazayla ilgili yayınını nesnel bir şekilde değerlendirme imkânına sahip değil, birinin “Tayyip havayolları” yazmış olması onun “bütün medyanın üzerine geldiğine” inanması için yeterli oluyor.Çünkü o artık tek şef. Yerel seçimlerdeki adaylar da “onun” adayları, bakanlar kurulu üyeleri de “onun bakanları”dır. Adayların ezilmesinin de önemi yok, çünkü sahne de “onun” sahnesi. Ne gerekiyorsa o söyler. İstediğini azarlar. Tek şefler tartışmaz, fikir almaya ihtiyaç duymaz, talimat verir ve azarlar.Bu yerel seçimler de “onun” seçimleri, adayların silinmesi, ezilmesi çok doğaldır, çünkü sahnede hep kendisi olacaktır.
İkisi de hızla iyi gazeteci oldu ve kişilikleriyle herkesin dostluğunu kazandılar. Bizden genç olmalarına rağmen arkadaşlıklarımız hep devam etti.Sedat Ergin Cumhuriyet’ten Hürriyet Washington Temsilciliği’ne gitti, biz de ona karşı Ufuk Güldemir’i gönderdik. Böylece hem rekabet hem dostluklar devam etti.Sedat Ergin Hürriyet’in Ankara Temsilciliği’ne geldiği sırada Hasan Cemal Sabah’ta yazıyordu, ben de Yeni Yüzyıl Gazetesi’ni hazırlıyordum. Ufuk bir süre daha Cumhuriyet’te kaldı.1995’te Sedat Ankara’da devam ederken Ufuk Milliyet’in Genel Yayın Müdürü oldu. Yeni Yüzyıl, özellikleri dolayısıyla bir ölçüde Milliyet’e rakipti. Böylece biz de Ufuk’la doğrudan rakip olduk. Ama dostluk, arkadaşlık hep devam ediyordu.Tansu Çiller’in en parlak günleriydi ve özellikle yakın durmak istediği üç gazeteci vardı. Sabah’ta yazan Hasan Cemal, Hürriyet Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök ve Milliyet Başyazarı Güneri Cıvaoğlu. Çiller’in bu üç gazeteciyle yakın olma çabası dolayısıyla biz de çok eğleniyorduk. Her dış gezinin ardından “Tansu kimin elini ne kadar tuttu” eğlenceleri yaşanıyordu.O sıralarda Tansu Hanım hep bir eşarpla poz veriyordu. Bu eşarp da ayrı bir eğlence konusuydu.Sedat’ın Ankara’dan geldiği bir akşam, Ufuk, ben ve birkaç arkadaş daha rahmetli Gülçin Telci’nin evinde yemek yedik. Hasan Cemal Tansu Çiller ile bir geziden yeni dönmüştü, bunun üzerine espri üretip gülüyorduk. Bir ara Gülçin, Tansu Çiller’in eşarplarına çok benzeyen bir eşarpla geldi ve eşarbı tıpkı onun bağladığı gibi Hasan Cemal’in başına bağladı. Ve de fotoğrafını çekti.Dağılma saati geldiğinde bir ara Gülçin fotoğraf makinesini eline aldı, “Buna film koymayı unutmuşum ben” diye mırıldandı.İki gün sonra Milliyet’in birinci sayfasında Hasan Cemal’in “o” fotoğrafı, Gülçin’in çektiği Çiller eşarplı fotoğrafı vardı.Durum anlaşılmıştı. Gülçin’in evinden çıkarken Ufuk filmi cebine atmış ve fotoğrafı basmıştı.Hepimiz çok kızdık. Ufuk’a olan bütün sevgimize rağmen, bu “aşırı” gazetecilikten hoşlanmamıştık.Ya sIksaydI...O günlerde Etiler’de ilk “Havana” açılmıştı, küçük bir restoran bar olarak. Bir gece bir arkadaşımla yemekten dönerken kahve içmeye Havana’ya uğradık. Ufuk da birkaç arkadaşıyla oradaydı.Selam vermeden yanından geçtim, arkadaşım nedenini sordu, malum olay yüzünden konuşmadığımı söyledim.Barda kahveleri söylerken arkamdan bir ses duydum. Ufuk “Neden bana selam vermiyorsun” diye bağırıyordu. Sesimi çıkarmadım, başımı çevirdim, o biraz daha konuştu. Sonra “Okay ağabey konuş benimle, konuşmazsan ben de seni vuracağım” diye bir ses duydum.Hafifçe döndüm, Ufuk elindeki küçük çaplı bir tabancayı bana doğrultmuştu. O anda mekânda bulunan herkesin yere yattığını da gördüm. Durum kolay değildi. Ufuk bu, ne yapacağı belli olmaz. Yine de yapabileceğim tek şeyi yaptım, “Vuramazsın” dedim, barın arkasında yere yatmış garsonlara “Kahvem nerede” diye sordum. Bu arada Ufuk “Vuracağım, konuşmazsan vuracağım” diye bağırmaya devam ediyor, yere yatmış onlarca kişi bizi izliyordu. Biraz sonra birileri geldi, Ufuk’un elinden tabancayı aldılar.Eski dostluk günlerine dönmemiz fazla zaman almadı. Ama o geceyi hatırlayınca “ya sıksaydı” diye düşünmeden edemiyorum. Bütün gazetelere manşet olurduk: “Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni, Yeni Yüzyıl’ın, ağabey dediği Genel Yayın Yönetmeni’ni vurdu!..” Bütün Türkiye çok eğlenirdi.
Heyecanlı takibin hikâyesi1998 yılı sonuna gelindiğinde Türkiye ile güney komşusu Suriye arasında çok gergin bir dönem yaşandı. Kimilerine göre iki ülke savaşın eşiğine geldi. Nedeni Hafız Esad yönetiminin PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Şam’da koruması ve kollamasıydı.Öcalan’ın Şam’daki hayatıyla ilgili bilgiler Ankara’nın elindeydi, ama Suriye yönetimi sürekli olarak bunları reddediyordu. Sonunda gerilim, gerçekten de “savaş” sözcüğünün telaffuz edilebileceği bir tırmanışa girdi. Ve Öcalan Suriye yönetimi tarafından Şam’dan çıkarıldı. Bundan sonra Rusya, Yunanistan, İtalya ve Kenya’yı kapsayan 130 günlük bir kovalamaca başladı. Hulusi Turgut’un bu gergin dönemi anlattığı kitabının adı “130 Günlük Kovalamaca”. On yıl önce yaşananlarla ilgili olarak, zaman zaman değişik bilgiler ortaya çıktı. Bunların bazıları “kendine yontma” çabalarının ürünüydü. O heyecanlı 130 günde bütün Türkiye tek bir amaca kilitlenmiş olarak yaşamıştı. Öcalan’ın yakalanması ve Türkiye’ye getirilmesi artık tek gündem maddesiydi. Aynı dönemde Ankara’nın İtalya ve Yunan hükümetleriyle de ilişkileri gerginleşti. Ama Roma da Atina da fazla uzatmadan yanlıştan döndü. Öcalan’ın Kenya’da yakalanmasında ABD “desteği”nin önemi de zaman geçikçe ortaya çıktı. “130 Günlük Kovalamaca”da Hulusi Turgut olayın hem “polisiye” hem de siyasi taraflarını çok akıcı bir dille, heyecanlı bir roman gibi yazmış. Kitabın eklerinde yer alan belgeler, anlatılan hikâyenin siyasi boyutlarının önemini de gösteriyor.Yine Darwin ve evrimBu kitap, geçen hafta duyurduğumuz Darwin kitabına göre epeyce ağır. “Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi”nde yer alan 18 metinde önce evrim teorisinin kendisi, sonra da “yaratılışçılık” ile karşılaştırmaları yer alıyor. Kitapta yer alan yazarların 9’u yabancı ve kitaptaki metinlerden biri de Engels’in “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü.” Türk yazarlar Kenan Ateş ve Günseli Bayram’ın da dört makalesinin bulunduğu bu kitabı okumak için konuya daha önce belli bir ilgi duymuş olmak gerekiyor. Ancak kendisini biraz zorlayacak her tür okur, bu makalelerden “evrimin hayatta esas olduğu”nu öğrenecektir. İki yüzyıldır süren bir tartışma daha epeyce devam edecek. Bu yılın UNESCO tarafından Darwin yılı ilan edilmiş olması ve geçen hafta yaşanan TÜBİTAK rezaleti sayesinde biz de konuya ısınmış olduk. “Dünü Ve Bugünüyle Evrim Teorisi”nin tümünü okumak da gerekmiyor. Konuyla yeni yeni ilgilenen okur da makale seçerek işe başlayabilir.Bir şairin 50 yılıKitaptaki ilk şiirin adı “Melankoli”, altındaki tarih 1959. Ataol Behramoğlu şairliğinin 50’inci yılına ulaşmış.60’lı yıllarda, o dönemde “İkinci Yeni” olarak anılan şiir akımının ikinci kuşağı “devrimci” bir şiire yöneldi.Ataol Behramoğlu bu kuşağın önde gelen şairlerinden biri olarak 50 yıldır yazmaya devam ediyor.“Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar” kitabında 50 yıllık şairliğinin 100 şiiri yer alıyor. Behramoğlu bu elli yılda değişmiş, ama ana temaları, insanın iyiliği ve vatanseverliği hiç değişmemiş. 50 yıl boyunca duygularını insan sevgisi ve ülkesinin geleceği yönlendirmiş.“Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdumBoynu bükük ay çiçeğiŞiirin ve aşkın geleceği.” Bu mısraları yazan Ataol Behramoğlu, 50 yılın bir bölümünü ülkesinden uzakta geçirmek zorunda kalmıştı.