Ufuk tabanca çekti

Hasan Cemal, Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisiyken Ufuk Güldemir ile Sedat Ergin’i, henüz öğrenci olduklarında bulmuştu

Haberin Devamı

İkisi de hızla iyi gazeteci oldu ve kişilikleriyle herkesin dostluğunu kazandılar. Bizden genç olmalarına rağmen arkadaşlıklarımız hep devam etti.
Sedat Ergin Cumhuriyet’ten Hürriyet Washington Temsilciliği’ne gitti, biz de ona karşı Ufuk Güldemir’i gönderdik. Böylece hem rekabet hem dostluklar devam etti.
Sedat Ergin Hürriyet’in Ankara Temsilciliği’ne geldiği sırada Hasan Cemal Sabah’ta yazıyordu, ben de Yeni Yüzyıl Gazetesi’ni hazırlıyordum. Ufuk bir süre daha Cumhuriyet’te kaldı.
1995’te Sedat Ankara’da devam ederken Ufuk Milliyet’in Genel Yayın Müdürü oldu. Yeni Yüzyıl, özellikleri dolayısıyla bir ölçüde Milliyet’e rakipti. Böylece biz de Ufuk’la doğrudan rakip olduk. Ama dostluk, arkadaşlık hep devam ediyordu.
Tansu Çiller’in en parlak günleriydi ve özellikle yakın durmak istediği üç gazeteci vardı. Sabah’ta yazan Hasan Cemal, Hürriyet Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök ve Milliyet Başyazarı Güneri Cıvaoğlu. Çiller’in bu üç gazeteciyle yakın olma çabası dolayısıyla biz de çok eğleniyorduk. Her dış gezinin ardından “Tansu kimin elini ne kadar tuttu” eğlenceleri yaşanıyordu.
O sıralarda Tansu Hanım hep bir eşarpla poz veriyordu. Bu eşarp da ayrı bir eğlence konusuydu.
Sedat’ın Ankara’dan geldiği bir akşam, Ufuk, ben ve birkaç arkadaş daha rahmetli Gülçin Telci’nin evinde yemek yedik. Hasan Cemal Tansu Çiller ile bir geziden yeni dönmüştü, bunun üzerine espri üretip gülüyorduk. Bir ara Gülçin, Tansu Çiller’in eşarplarına çok benzeyen bir eşarpla geldi ve eşarbı tıpkı onun bağladığı gibi Hasan Cemal’in başına bağladı. Ve de fotoğrafını çekti.
Dağılma saati geldiğinde bir ara Gülçin fotoğraf makinesini eline aldı, “Buna film koymayı unutmuşum ben” diye mırıldandı.
İki gün sonra Milliyet’in birinci sayfasında Hasan Cemal’in “o” fotoğrafı, Gülçin’in çektiği Çiller eşarplı fotoğrafı vardı.
Durum anlaşılmıştı. Gülçin’in evinden çıkarken Ufuk filmi cebine atmış ve fotoğrafı basmıştı.
Hepimiz çok kızdık. Ufuk’a olan bütün sevgimize rağmen, bu “aşırı” gazetecilikten hoşlanmamıştık.
Ya sIksaydI...
O günlerde Etiler’de ilk “Havana” açılmıştı, küçük bir restoran bar olarak. Bir gece bir arkadaşımla yemekten dönerken kahve içmeye Havana’ya uğradık. Ufuk da birkaç arkadaşıyla oradaydı.
Selam vermeden yanından geçtim, arkadaşım nedenini sordu, malum olay yüzünden konuşmadığımı söyledim.
Barda kahveleri söylerken arkamdan bir ses duydum. Ufuk “Neden bana selam vermiyorsun” diye bağırıyordu. Sesimi çıkarmadım, başımı çevirdim, o biraz daha konuştu. Sonra “Okay ağabey konuş benimle, konuşmazsan ben de seni vuracağım” diye bir ses duydum.
Hafifçe döndüm, Ufuk elindeki küçük çaplı bir tabancayı bana doğrultmuştu. O anda mekânda bulunan herkesin yere yattığını da gördüm. Durum kolay değildi. Ufuk bu, ne yapacağı belli olmaz. Yine de yapabileceğim tek şeyi yaptım, “Vuramazsın” dedim, barın arkasında yere yatmış garsonlara “Kahvem nerede” diye sordum. Bu arada Ufuk “Vuracağım, konuşmazsan vuracağım” diye bağırmaya devam ediyor, yere yatmış onlarca kişi bizi izliyordu. Biraz sonra birileri geldi, Ufuk’un elinden tabancayı aldılar.
Eski dostluk günlerine dönmemiz fazla zaman almadı. Ama o geceyi hatırlayınca “ya sıksaydı” diye düşünmeden edemiyorum. Bütün gazetelere manşet olurduk: “Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni, Yeni Yüzyıl’ın, ağabey dediği Genel Yayın Yönetmeni’ni vurdu!..” Bütün Türkiye çok eğlenirdi.

DİĞER YENİ YAZILAR