Makyavel’in mantığı Dumlupınar’ın hikâyesi

Haberin Devamı

Şiddete çözüm var mı?

Şiddet, bizim toplumumuzda günlük hayatın bir parçası, hem de fazlasıyla. Okulda şiddet de hâlâ hayatımızda. “Çileden çıkan” bazı öğretmenlerin küçük çocuklara yaptıkları sık sık gazete haberi oluyor. Babasının tabancasını alıp arkadaşlarına ya da öğretmenine ateş eden çocuklar da bizim yabancımız değil. Şiddet, gelişmiş toplumlarda bile tam olarak çözülmüş bir sorun değil. Ama şiddet, sadece kişisel bir durum değil, toplumsal yapıyla da yakından ilgili bir vaka. Fransız eğitim uzmanı Eric Debarbieux, “Okulda Şiddet” kitabında bu vakanın boyutlarını, unsurlarını ve yapısal kaynaklarını inceliyor.
Çocuk psikiyatrı Profesör Levent Kayaalp’in önsözünde, “dünya”daki genel durumunun yanı sıra “bizim” durumumuzla ilgili önemli tespitler var. Okulda şiddet deyince sadece öğretmenlerin öğrencilere “iktidar gücü” kullanmaları anlaşılmamalı, çocukların kendi aralarında şiddet uygulamaları da en gelişmiş ve eğitim düzeyi en yüksek toplumların hastalığı olmaya devam ediyor.
Kitapta Fransa örneklerinin ağırlıklı olmasının önemi yok, çünkü verilen örnekler diğer toplumlar için de geçerli örneklerdir. “Okulda Şiddet / Küresel Bir Tehdit” öğretmen yetiştiren bütün eğitim kurumlarında okutulması, “yetişmiş” öğretmenlere de tavsiye edilmesi gereken bir kitap.


İnsanlık gemisi

İnsanlık İkinci Dünya Savaşı’yla en kötü günlerini yaşamaya başladığı sırada bir gemi, aynı insanlık için insanca el uzatıyordu. Geminin adı Dumlupınar’dı, görev yeri Ege Denizi’ydi. Aç kalmış Yunan halkına ekmek götürüyor, çocukları ölümün elinden alıyordu. Hiçbir toplumun tarihi sadece “iyi” ya da sadece “kötü” değildir, olamaz. Koşullar bazı toplumları zaman zaman suçluların ortağı haline getirir, bazen de tam tersi olur. Kendi tarihimizle ilgili tartışmaya başlayalı fazla zaman olmadı. Uzun süre, bize anlatılan her şeyi doğru olarak kabul ettik. Sonra hayatın düz bir çizgi olamayacağını, inişler çıkışlarla varolduğunu öğrendik. Bize sadece “iyi” olanın anlatılmış olması, bazen hepimizi “karşı” alana çekti ve olduğundan fazla siyahlar görmemize yol açtı. Dumlupınar gemisinin hikâyesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin “iyi”, bütün anlamlarıyla “iyi” yönetildiğini gösteren bir örnektir. Prof. Dr. Nejat Akar’ın “Dumlupınar, Bir İnsanlık Görevi” kitabında insanın içini ferahlatan bir hikâye anlatılıyor, üstelik gerçek bir hikâye.


En büyük politikacı

Makyavel (Machiavelli), kendi adından türetilmiş sıfat dolayısıyla düşünce tarihinin en fazla haksızlığa uğramış isimlerinden biridir. Makyavel, politikanın ne kadar önemli ve ince bir sanat olduğunu ilk kez anlatmış, yazmış, öğretmiştir. On beşinci yüzyılın sonu ile On altıncı yüzyılın başında yaşadı ve insanlığın yeni bir döneme geçtiğini “hissetti”. “Roma” bitmişti yeni bir Roma ortaya çıkacaktı. Bu geçişte “Hükümdar” ya da “Prens” çok daha akıllı, çok daha “kıvrak” olmak zorundaydı. Koşullar değişmişti, yeni bir “devlet” anlayışı ortaya çıkıyordu. Makyavel’in “Söylevler”inin bütününde “Prens” ve “Hükümdar” adlarıyla yayınlanan başeserindeki mantığı biraz daha açılıyor. “Politikacı” yani “devleti yöneten” yani “halkı yöneten” akıllı ve mantıklı olmak zorundadır. Akıl ve mantık kaybolduğunda toplumda çürüme başlar; düşmanlar kazanılır ya da toplumun dengeleri bozulur. Makyavel kimilerinin sandığı gibi “dönek” değildir, “her şey mübahçı” hiç değildir, “yeni toplumun” mantığını oluşturmaya çalışan büyük bir düşünce adamıdır. Üstelik neredeyse 500 yıldır fikirleri canlılığını korumuş bir düşünce adamı.


DİĞER YENİ YAZILAR