Önemli reformlara imza atmış olan Özal, haksızlığa uğradığına inanıyor ve bunun sorumlusunun basın olduğunu düşünüyordu.
Basına yönelik bir saldırı için elinde iki ekonomik silah vardı.
Gazetelerin kâğıdı esas olarak SEKA üretiminden karşılanıyordu, ancak ithalat da başlamıştı. Yerli üretim kâğıdın fiyatını hükümet, yani Özal belirliyor, ithalatta da fon uygulamasıyla ithal kâğıdın maliyetini istediği gibi yükseltebiliyordu.
Özal’ın ikinci silahı, resmi ilanlar ve kamu bankalarının ilanlarıydı. Gazetelerin resmi ilan gelirlerini “yandaş” basına doğru çevirerek kendisini eleştiren basını zora sokma politikasını daha önce Demokrat Parti de uygulamıştı. “Besleme basın” deyimi o zamanın “yandaş” medyası için kullanılıyordu.
Resmi ilanlar aslında ucuzdu, yine de toplam miktar her gazete için önemliydi. Ama asıl silah kamu bankalarının ilanlarıydı. Bu ilanlar gazetelere kendi özel ilan fiyatlarından veriliyordu.
Özal neredeyse haftada bir SEKA’nın kâğıdına zam yaptırıyordu, ithal kâğıda da olağanüstü yüksek bir fon koymuştu. Bütün gazeteler bundan etkileniyordu.
Özal’ın somut bir hedefi daha vardı. Günaydın Gazetesi’ni özellikle zor duruma sokmak ve kendisine yakın bulduğu Kıbrıslı iş adamı Asil Nadir’e sattırmak istiyordu.
O günlerde Gazete Sahipleri Sendikası’nda durumu görüşmek ve ne şekilde davranılacağına karar vermek için bir toplantı yapıldı. Emine Uşaklıgil ve Hasan Cemal yoktu, Nadir Nadi zaten böyle toplantılara hiç gitmezdi, benim katılmam istendi.
Gazete Sahipleri Sendikası’nın Başkanı Aydın Doğan’dı. Sabah’ın sahibi Dinç Bilgin, Tercüman’ın sahibi Kemal Ilıcak, Güneş’in sahibi Mehmet Ali Yılmaz, Türkiye’nin sahibi Enver Ören, Hürriyet adına Çetin Emeç, Günaydın adına Kemal Kınacı ve Cumhuriyet adına ben vardım.
Aydın Doğan durumu özetledi. İki ihtimal vardı. Bütün gazetelerin birinci sayfalarından yayınlanacak bir yazıyla tepki göstermek ya da Başbakan Özal ile bir ateşkes yolu aramak.
Dinç Bilgin ikisine de karşıydı, toplantıdan ayrıldı. Çetin Emeç çok sert bir metinle tepki göstermeyi savundu. Benim fikrim sorulduğunda “rütbem dolayısıyla” çoğunluğa uyacağımı, ancak kişisel olarak sert bir tepkiyi tercih edeceğimi söyledim.
Görüşme eğilimi ağır basınca Aydın Doğan Özal’ı telefonla aradı, basının sıkıntıları olduğunu kısaca söyledi. Özal da bu toplantıdaki “heyet”i ertesi gün öğle yemeğine davet etti.
AydIn Bey benİ aradI ve...
Ertesi sabah Ankara uçağında “heyet” biraz daralmıştı, ama çoğunluk vardı. Öğle yemeğine kadar bir yerde oturuldu. O sohbette ben fikrimi söyledim: Özal’ın niyeti Günaydın’ı Asil Nadir’e sattırmaktı, o yüzden bu görüşmeden bir sonuç alamayacaktık.
Daha sonra Başbakanlık konutuna gittik. Özal geniş salonda oturuyordu. Ben tabii en arkaya oturdum. Aydın Doğan sorunların ayrıntısına girmeyen bir konuşma yaptıktan sonra Kemal Ilıcak söz aldı ve hiç diplomatik olmayan bir üslupla “Siz zaten basına Asil Nadir’i sokmak istiyormuşsunuz, o yüzden bu ekonomik baskıları yapıyormuşsunuz” dedi.
Özal bunun üzerine biraz sert bir sesle “Nereden çıkarıyorsunuz bunları” deyince Kemal Bey durdu, arkaya baktı, beni gördü ve “Okay anlattı” dedi. Görüşmenin bu kısmı böylece bitti, Özal yemeğe geçmeye davet etti.
Yemekte Aydın Doğan yine genel olarak basının rahatsızlıklarını dile getirdi. Bundan sonra diğer katılımcılar tek tek kendi sorunlarını anlattı, bazıları ise doğrudan bir şey isteyince Özal görüşmeyi kesti. Bana baktı, “Sen bir şey istemiyor musun” dedi, tabii ki “Hayır” dedim.
Yemek bitti, kalkıldı ve Özal benim yanıma geldi, koluma girip Başbakanlık konutunun kapısına kadar götürdü.
Bir gün sonra Hürriyet’in tepesinde ağır bir yazı yayınlandı. Çetin Emeç, Aydın Doğan’ı ağır şekilde suçluyordu. Bütün görüşmelerde bulunmuştum ve Aydın Bey’in Gazete Sahipleri Sendikası Başkanı olarak “temsil” işlevi dışında bir tavrı olmamıştı.
Bu yazıyı okuduktan birkaç dakika sonra telefon çaldı; Aydın Bey arıyordu. “Kardeşim sen bütün toplantılarda vardın ve tek çalışan olarak sen vardın, ben bu suçlamaları hak edecek bir şey söyledim mi?” dedi. Ben de kesinlikle böyle bir şey olmadığını, Çetin Emeç’in bunu nereden çıkardığını anlamadığımı açıkça söyledim.
Özal ile ateşkes yapılamadı, çünkü Asil Nadir’i kendi kontrolü altında tutabileceği basın grubu olarak getirmeyi kafasına koymuştu. Nitekim bir süre sonra bu plan gerçekleşti, Haldun Simavi Günaydın grubunu, Ercan Arıklı da Gelişim grubu dergilerini Asil Nadir’e sattı...
Bu yazının başındaki genel manzarayı anlatan bölümde isimleri ve tarihleri değiştirin; istediğiniz başbakanın adını koyun, bir şey değişmediğini gözlerinizle görün.
Özal’ın basınla yalan mütarekesi
1987 seçimlerinden Turgut Özal’ın ANAP’ı birinci çıkmıştı, ama kan da kaybetmişti
Haberin Devamı

